21. YÜZYILIN GERÇEKLİĞİNDE SANATIN ANLAMI

Uzun tarihsel dönemi boyunca sanat, bağımsız, eleştirel bir pratikten ziyade, siyasal ve dinsel iktidar yapılarını meşrulaştıran estetiğin taşıyıcısı olarak iş gördü. Antik Yunan’da tapınakları süsleyen kabartmalar, Roma İmparatorluğu’nda zaferleri ölümsüzleştiren anıt heykeller, Orta Çağ’da katedralleri anlamlı kılan dini resimler, zamanın iktidarının ve hâkim ideolojisinin propagandasını yapmak üzere biçimlendiriliyordu. Bu dönemde sanatçı, bireysel bir politik duruş sergilemekten ziyade, Kral, kilise, aristokrat aile gibi sipariş veren gücün isteklerini yerine getiren zanaatkar konumundaydı.

18. yüzyıl Aydınlanma felsefesi birçok alanda olduğu gibi sanat alanında da köklü bir dönüşüm yarattı. Immanuel Kant’ın eleştirileriyle, ahlak, din ve siyaset gibi dışsal alanlardan bağımsız düşünülmeye başlanan sanat, ‘çıkar gözetmeyen haz’ kavramı temelinde özerk bir estetik alanı olarak temellendirildi. Ancak bu özerklik, sanatı siyasetten koparmak bir yana, ona yeni bir siyaset biçimi kazandırdı. 18. yüzyıldan itibaren sanat, doğrudan eleştiri ve politik tavrı görünür kılarak estetik bir nesne olmanın ötesine geçti ve güçlü bir ideolojik ifade biçimine dönüştü. Siyasi iktidar ve kilisenin vesayetinden kurtulan sanatçı, atölyesinden çıkarak doğaya yöneldi, duygu ve düşüncelerini, öznel deneyimlerini yapıtlarında yansıttı. Bu özgürleşmeyle birlikte sanatçı, geleneksel zanaatkâr kimliğini geride bırakarak eleştirel bir özne ve yaratıcı bir karakter olarak yeniden tanımlandı.

Daha büyük sıçrama 19. yüzyılda, Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi’nin toplumsal dokuyu kökünden sarstığı dönemde yaşandı. 1830 ve 1848 Devrimleri, Nasyonalizm, Sosyalizm, Anarşizm gibi ideolojilerin yükselişi, sanatçıları derinden etkiledi. Sanatçılar, içinde yaşadıkları toplumun çalkantılarına kayıtsız kalamaz hale geldi. Bu dönemde ortaya çıkan Gerçekçilik ve Toplumsal Gerçekçilik akımları, işçi sınıfının yaşamını, yoksulluğu ve toplumsal eşitsizlikleri doğrudan konu edinerek sanatı bir toplumsal eleştiri mekanizmasına dönüştürdü.

20.yüzyılın başında Avangart hareketler bu ilişkiyi daha da radikalleştirdi. Örneğin, Fütürizm, 1909 yılında bir sanat manifestosuyla doğrudan siyasi bir duruş sergileyerek savaşı ve şiddeti yüceltti, daha sonra İtalyan Faşizmi ile bütünleşti. Benzer şekilde, 1930’larda Sovyetler Birliği’nde devlet eliyle şekillendirilen Sosyalist Gerçekçilik, sanatı kendi ideolojisinin hizmetine sevk eden en çarpıcı örneklerdendi.

Dada ve Avangart hareketler, sanatın gündelik hayatla kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlayarak sanatı hayatın içine çekiyor, sıradan, görünmez olanı görünür hale getiren, kişisel olanı politik bir bağlama oturtan bir yaklaşımı ele alıyor ve tartışmaya açıyordu. Bu tavır sanatın en güçlü ve en demokratik yönlerinden biri olarak kabul ediliyordu.

Marcel Duchamp’ın 1917 yılında “çeşme” adını verdiği sıradan bir nesne olan erkeklerin çiş kabı; pisuvarı ters çevirerek sanat eseri olarak sergilemesi, “sanat eseri” kavramını kökünden sarsmıştı. Bu hamle, gündelik bir hazır nesneyi bağlam değiştirerek sanatın odağına yerleştirmenin en radikal örneklerinden biriydi. Andy Warhol’un Campbell’s Soup tenekeleri, Roy Lichtenstein’ın çizgi roman panelleri, tüketim kültürünün ve seri üretim nesnelerinin gündelik hayattaki yerini sorgulatıyordu.

Performans Sanatı ve Beden Sanatı, yemek yeme, yürüme, temizlik yapma gibi günlük rutinleri sanatsal bir eyleme dönüştürüyor, Marina Abramović gibi feminist sanatçılar, sıradan görünen eylemlerin ardındaki toplumsal cinsiyeti sorguluyor, kadın bedeninin duygusal ve fiziksel sınırlarıyla izleyiciyi yüzleştiriyordu.

Fluxus hareketi, bestelerinde ve performanslarında gündelik sesleri ve hareketleri kullanarak sanat ile hayat arasındaki sınırları muğlaklaştırıyordu. Tracey Emin’in “My Bed”i özel olanın politik olduğunu savunan, ev içi yaşam, cinsellik, doğum, annelik gibi geleneksel olarak “küçümsenen” gündelik deneyimleri sanatın merkezine taşıyordu. Günlükler, mektuplar, aile fotoğrafları gibi kişisel arşiv malzemeleri, bireysel hafızayı toplumsal tarihle kesiştirmek için kullanılıyordu. Minimalist heykeltıraşlar, endüstriyel malzemeleri ve formları kullanarak fabrika, ofis gibi gündelik mekanların estetiğini müzelere taşıyarak sorguluyorlardı. Rachel Whiteread gibi sanatçılar, evler, odalar, merdiven boşlukları gibi sıradan mekanların kalıplarını alarak galeriye taşıyor, bu mekanların içindeki “yokluğu” ve hafızayı irdeliyorlardı. Sanatçılar, reklamlar, televizyon programları, sosyal medya paylaşımları gibi gündelik hayatı kuşatan imgeleri yeniden düzenleyerek, manipülasyon, tüketim çılgınlığı ve gerçeklik algısı üzerine eleştiriler getiriyorlardı.

İki dünya savaşı, soykırımlar, devrimler, sömürge çözülmeleri ve ideolojik çatışmalarla geçen 20. Yüzyılda güzel, uyumlu, temsilî sanat artık gerçeği anlatmaya yetmiyordu. Gerçeğin parçalanması sanatı anlaşılmaz hale getirmişti. Buna karşın Duchamp’ın hazır nesneyi sanat alanına getirerek sanat nedir? sorusunu yeniden sorması Brecht’in epik tiyatroyu, duygusal özdeşleşmeye dayalı estetikten çıkarıp toplumsal gerçekliğe eleştirel bir mesafeden bakmayı önermesi, Dada’nın hiyerarşileri, kuralları yıkan tavrı, Sürrealizm’in bilinçaltını serbest bırakan tavırları 20. Yüzyılda sanatı, gerçeklik karşısında bir karşı-güç olarak konumlandırdı. Gerçeklik çirkindi; sanat da çirkin olacaktı, gerçeklik saçma ve anlamsızdı; sanat da anlamsızlığı ve saçmayı kucaklayacaktı. Amaç gerçekliği yansıtmak değil, onu parçalayarak hakikati açığa çıkarmaktı.

Toplumsal çalkantılar, krizler ve hız kesmeyen dönüşümlerle, olağan dışı, esrarengiz, heyecan verici vasfıyla karakterize olan 20. Yüzyıl sanatına karşılık 21. Yüzyılın sanat anlayışı, belgesel, veri görselleştirme, yapay zeka ve aktivizm gibi alanlarda gerçeklikle ilişkisini yeniden düzenledi.

1989 Berlin Duvarı’nın Yıkılışı, soğuk savaş’ın en somut sembollerinden birinin, halk tarafından coşkuyla yıkılması, adeta bir performans sanatına dönüştü. İnsanlar duvarın parçalarını alırken, bir yandan da üzerine grafiti yaparak bu tarihi anı estetik bir eyleme dönüştürdüler. Bu olay, siyasi bir dönüşümün ötesinde, özgürlüğün, birliğin ve umudun kolektif olarak sahnelendiği dev bir “şenlik”ti.

11 Eylül saldırıları, en etkileyici olay, dehşetin estetiği olarak övülüyor, körfez savaşı, seyirlik bir olay olarak savaşın göstergesine dönüştürülüyordu. İstanbul Gezi direnişinde sanatın sunamayacağı bir canlılık ve coşkuyla başkaldırının karnavalı yaşanıyordu.

2010-2012’de Arap Baharı Gösterileri Tunus’ta başlayıp Mısır, Libya, Suriye gibi ülkelere yayılan halk ayaklanmaları, meydanları adeta birer sanat şölenine çeviriyor, duvar yazıları, sloganlar, şarkılar ve hicivli pankartlar, direnişin estetiğini ortaya koyuyordu. Özellikle Mısır’daki Tahrir Meydanı ve Taksim Gezi parkı siyasi bir protesto alanı olmanın çok ötesinde, kolektif yaratıcılığın ve ifade özgürlüğünün sergilendiği dev bir enstalasyon alanına dönüştü. Buradaki “performans”, herhangi bir tiyatro oyunundan çok daha etkileyici ve gerçekti.

2022’de Ukrayna’da savaşın vahşeti, Ukrayna’nın iletişim stratejisi sayesinde küresel bir izleyici kitlesine anlık ve son derece etkileyici görüntülerle aktarıldı. Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin bir komedyandan savaş liderine dönüşümü, cepheden gelen görüntülerin sinematografik etkisi, sıradan vatandaşların ellerinde silahlarla verdikleri pozlar… Tüm bunlar, savaşın dehşetini ve ulusal direnişi, dünyanın daha önce deneyimlemediği bir “gösteri” ve hikâye anlatıcılığıyla buluşturuyordu. Savaşın kendisi, bir “hikâye” olarak sunuluyordu.

2019 yılında İklim Aktivizminin Gösteri Sanatları “Extinction Rebellion” (Yok Oluş İsyanı) ve “Just Stop Oil” gibi gruplar, protestolarını birer performans sanatına dönüştürmüşlerdi. Trafiği kesen kanlı kıyafetli ölü dansçılar, kamu binalarına yapıştırdıkları elleriyle, Müzelerde Van Gogh’un “Ayçiçekleri” gibi popüler tablolara yemek fırlatmalarıyla protest bir eylem gerçekleştirmişlerdi. Bu aktivist tavır, izleyicide yarattığı şok etkisi ve medyada görünürlük kazanma biçimiyle, bir galeride sergilenen herhangi bir kavramsal sanat eserinden çok daha fazla heyecan yaratıyor ve “sanatın” sınırlarını zorluyordu.

Günlük hayatın rutin, sıradan nesnelerini, olayları abartarak, maniple etme yoluyla dikkati çeken 20.yüzyıl sanatı, 21. Yüzyılda aktivizm ve deneysellik alanında varlık gösteriyordu. Sanat kolektif bir deneyim alanı olarak anlık ve plansız gelişen, yeni bir kendiliğindenlik yaratıyordu.

20. yüzyılda, olağan dışılık, radikallik ve dehşet uyandırma kapasitesiyle karakterize edilen “yalnızca sanatta mümkün” olan aşırılıklar, bugün sokağın, ekranların ve gündelik hayatın içinde doğrudan deneyimlenmekte. Geçmişte Marquis de Sade’ın yazdıkları, Lautréamont’un Şiirleri, Artaud’nun Tiyatrosu, Duchamp’ın pisuvarı “bu kadar ileri gidilebilir mi” sorusunu sorduruyordu. Sanat, toplumun kaldıramayacağı şeyleri deneyen, sınırları zorlayan bir laboratuvardı. Bugünse, savaşlar canlı yayında, şiddet 4K çözünürlükte, sapkınlık sıradanlaşmış bir eylem olarak kabul ettirilmeye çalışılırken, Jeffrey Epstein vakasında olduğu gibi, küresel bir elitin organize ettiği çocuk istismarı ağları ortaya döküldüğünde, sanatın asırlardır sınırlarını zorladığı radikalliğin aslında ne kadar naif ve hayal ürünü kaldığı gerçeğiyle yüzleşiliyor.

Gerçek hayat, sanatın hayal edebileceğinin ötesine geçti. Bir sanatçının kurgulayacağı vahşet, bir savaş suçlusunun gerçekleştirdiği katliamın yanında sönük kalıyor. Porno endüstrisi Sade’in hayal gücünü aşmış, reality şovlar Artaud’nun “vahşet tiyatrosu”nu gündelik eğlenceye dönüştürmüş durumda. Baudrillard’ın simülasyon kuramında işaret ettiği hiper gerçeklik, kendi temsillerini yutuyor, sanatın radikalliği, hayatın radikalliği karşısında naif kalıyor, bir performans gösterisini izlemek yerine internetten bir infaz videosu izlemek tercih ediliyor, zira gerçek olan temsilden daha gerçek görünüyor.

Sanatın bir zamanlar sahip olduğu sansasyon yaratma gücü tükendi. Bugün bir eserle toplumu şoke etmek neredeyse imkânsız; şoke olma kapasitesi, maruz kalınan onca gerçek şiddet ve sapkınlık karşısında köreldi. Sosyal medya, haberler ve diziler aracılığıyla her gün gösterilen aşırılıklar, sanatın 20. yüzyıla özgü şok etme stratejisini işlemez hale getirdi. Seyretme hazzı da aşındı: Bir imgenin karşısında durup ona saatlerce bakmak yerine, artık hızlıca geçiştiriliyor. Bütün bunların sonucunda 21. yüzyılda sanatın gerçeklikle kurduğu ilişki kökten dönüştü.

Dijital teknoloji gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelirken sanat da bu algoritmanın içinde çalışmaya başladı. İzleyicinin konumu değişti: Pasif bir alımlayıcı olmaktan çıkan izleyici; tıklayan, kaydıran, yorum yapan, katılan aktif bir fail haline geldi. İklim krizi, göç, otoriter rejimlerin baskısı ve eşitsizlik politikaları, sanatın gerçekliğin karşısında değil onun içinde konumlanmasına yol açtı.

Sanatın yavaşça inşa ettiği anlam katmanları, hızlı tüketimin çarkları arasında öğütülüyor. Bir zamanlar bir tablonun önünde saatlerce vakit geçirenler, bugün aynı sürede yüzlerce görseli tüketip unutuyor. Sanatçının aylarca üzerinde çalıştığı eser, sosyal medyada bir saniyelik dikkat süresine maruz kalırken seyretme eyleminin kendisi bir performansa, bir tüketim ritüeline dönüşmüş durumda. Günümüz sanatçısı bir yandan yapay zekâ gibi yeni teknolojilerle yarışırken diğer yandan eserinin dijital kopyalarının kontrolsüz dolaşımıyla mücadele ediyor. Sanatçı artık sadece yaratıcı değil; aynı zamanda bir pazarlamacı, bir influencer, bir içerik üreticisi olmak zorunda kalıyor. Bu durum sanatçının özüne hizmet etmediği gibi onu itibarsızlaştırıyor.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.