Prömiyerlerini önde gelen uluslararası festivallerde yapmış yılın dikkate değer filmleri birbiri ardına, genellikle çok sınırlı ölçeklerde vizyona girmeye devam ediyor. Geçen hafta vizyona giren, Irak’ın işgali sırasında silahsız üç sivili ‘yanlışlıkla’ öldüren bir müfrezede görevli Amerikalı bir askerin, maktullerin aile fertleriyle yüzleşmesini perdeye getiren Kefaret’in (Atonement) (*) ardından 2. Dünya Savaşı yıllarında Fransa’yı mağlup etmiş Alman güçleriyle iş birliği içindeki kukla yönetimin bir bürokratını odağına alan Fransa-Belçika ortak yapımı Devrinin Adamı (Notre salut) ve çocuklarla cinsel ilişki kurmaya istekli yetişkinleri tuzağa düşüren bir televizyon programı hakkındaki bağımsız Amerikan yapımı Primetime bu hafta gösterime girdiler. Bu üç filmin ortak bir noktası gerçek vakaları, gerçek kişileri çıkış noktası olarak almaları.
Çocuk oyuncu olarak yan rollerden birinde yer aldığı Harry Potter filmleriyle tanınırlık elde ettikten sonra gençliğinde Alacakaranlık (Twilight) filmleriyle yıldız mertebesine erişen Robert Pattinson’ın olgunluk döneminde artık anaakım Hollywood yapımlarının yanı sıra bağımsız filmlerde de oyunculuk yeteneğini sergileme yöneliminin tezahürlerinden olan Primetime’da Pattison hem baş rolde yer alıyor hem de filmin yapımcılarından biri; hatta projeyi ilk sahiplenen o olmuş. Bu yılki Venedik Uluslararası Festivali’nde büyük ödül Altın Aslan için yarışan ama festivalden ödülsüz dönen Primetime ‘tuzak kurmanın’ potansiyel handikaplarını çok yönlü ve yeterince derinlikli düzeyde ele almasa da reyting hırsının çarpıcı biçimde yerildiği pasajlar içeriyor. Öte yandan tuzakçı televizyon programının yöneticisi ve sunucusunun çelişkili kişiliği (kendini samimi olarak çocukların kurtarıcılığına yönelik bir misyon sahibi olarak mı görüyor, yoksa bu retorik salt reyting kaygısının üstünü örtmek için bir kamuflaj mı, yaptığı işten ne kadar memnun vb. sorunsallar) tatmin edici biçimde yansıtılamamış, her ne kadar Pattison senaryo elverdiği ölçüde elinden geleni fazlasıyla yapıp etkileyici bir performans ortaya koysa da; Pattison’ın Primetime’daki rolüyle bu yılın Oscar adayları arasına girmesi sürpriz olmaz.

Primetime’dan çok daha sınırlı ölçekte vizyon yüzü görebilen Devrinin Adamı ise iki buçuk saati aşan süresiyle, özellikle ilk yarısı fazlasıyla diyalog ağırlıklı bir film olduğundan önce zorlayıcı bir seyir deneyimi sunmakla birlikte zamanla izleyiciyi ‘bağlamayı’ başaran bir film. Senarist-yönetmen Emmanuel Marre, Cannes Film Festivali’nde En İyi Senaryo ödülünü kazanan Devrinin Adamı’nın senaryosunu büyük-büyükbabası ile büyük-büyükannesinin birbirlerine yazmış oldukları mektupları temel alarak yazmış; nitekim filmde de Henri Marre ile eşinin mektupları sık sık anlatıcı üst ses olarak izleyiciye aktarılıyor.

Devrinin Adamı’nın arka planı 2. Dünya Savaşı’nın hemen ilk yıllarında Nazi Almanyası karşısında ağır bir yenilgiye uğrayarak başkenti düşen Fransa’nın Almanya’nın ilk aşamada resmen, doğrudan işgal etmeye tenezzül etmediği yörelerinde ama Alman ordusunun himayesinde kurulan, merkezinin yer aldığı kente atfen Vichy Fransası olarak anılan ve eski bir savaş kahramanı olan Mareşal Pétain’in (adeta Nazi yönetiminin Fransa’ya atadığı kayyum olarak işlev gören) diktatörlüğü altındaki kukla devlete ilişkin. Geçmişte özel sektörde çalışmış olan Henri Marre, Fransa’nın yeniden inşasına ilişkin kendine özgü fikirleri olan ve bu doğrultuda devlet bürokrasisinde görev almayı hedefleyen orta yaşlarda bir Fransız. Uzun süren çabalardan sonra Henri yeni kurulan (ve Komünist bir sendikanın el konulan merkezine konuşlandırılan!) işsizlikle mücadele bürosunda bir konum elde eder.
Devrinin Adamı büyük resim açısından insanlığa karşı suçların ucundan da olsa kolaylaştırıcısı, dolayısıyla parçası olmak dahil aslen düşmanla, işgalciyle iş birliği niteliğindeki pratiklerin, bu pratiklerin özneleri açısından nasıl adeta günlük yaşamın akışının olağan-dışı olmayan unsurlarıymış gibi ‘normalize’ olduğunu sergiliyor. Yeni görevi çerçevesindeki çalışmaları esnasında Henri, Alman ordusunun zaman zaman onlarca işçiyi Almanya’ya göndermesi gibi ‘zorluklarla’ da karşılaşınca bu konuda Alman askeri yetkililerle görüşerek Fransız işçiler yerine Almanya’ya Fransa’daki yabancı işçilerden işgücü tedarik etme taahhüdünde bulunur. Yöredeki Yahudilerin Almanya’ya topluca gönderilmesi sürecinde ise nakil araçlarına benzin tedarik edilmesi konusunu da talep edilenden daha az ama yine de yetecek kadar benzin tahsis edilmesi ile ‘halleder’; bu konudaki resmi yazışmalarda “gönderilme” yerine “transfer” gibi alternatif ifadeler kullanma üzerine sekreteriyle görüş alışverişinde bulunur… Daha sonra benzin talebinde bulunmuş olan üst düzey yetkilinin ailesi tarafından evlerinde verilen eğlenceye davet edilerek ödüllendirilir.
Öte yandan Devrinin Adamı’ndaki Henri portresi, bir işbirlikçi portresinden beklenebilecekten biraz daha farklı. Emrinde çalışan Yahudi asıllı bir memuru, tasfiye riskini ortadan kaldırmak/azaltmak için yetkililerin dikkatini çekmeyeceği bir konuma getirme adına işçi statüsüne indirip azalacak maaş farkını kısmen primlerle telafi etme planı yine de ahval ve şeraite bir çeşit uyum ve kabullenme stratejisi. Ama Alman ordusu Fransa’nın tamamını askerî açıdan doğrudan işgal edip göstermelik kukla idareyi iyice işlevsizleştirdiğinde yeni amiri olarak atanan Fransız’ın Henri’den eski amirini ihbar etmesini talep ettiğinde Henri’nin bu talebe karşı çıkması Henri’nin bile kırmızı çizgileri olduğunu imliyor gibi.
Bu arada Mareşal Pétain’in Henri’nin görev yaptığı kente ziyareti film içinde arşiv görüntüleriyle takviye edilerek ve anakronik biçimde çağdaş müzik eşliğinde sunulduğunda birkaç yıl sonra vatan haini olarak (yaşı ve geçmiş hizmetleri dolayısıyla ömür boyu hapis cezasına çevrilecek olsa da) idama mahkûm edilecek bir kişinin kitleler tarafından nasıl coşkuyla karşılanmış olduğunu göstermesi açısından çok çarpıcı. Bu coşku seli orkestra edilmiş bir coşku olsa da kalabalıklardaki insanların yüz ifadelerinden muktedir işgalcinin kendilerine çok fazla zulmetmesine engel olacağını, hayatlarını asgari düzeyde ‘normal’ biçimde sürdürmelerini sağlayacağını umdukları bir figürü nasıl hararetle ve dolayısıyla nasıl patetik biçimde, nasıl acınası bir şekilde sahiplendiklerini de hissediyorsunuz- bazıları doğrudan en insanlık-dışı ideolojik sebeplerle sahiplenmiş olsa da.
(*) bkz.: https://ekdergi.com/kefaret-savas-denen-melanet-uzerine-dusundurucu-bir-film/


Bir Cevap Bırakın