Niçin doğayla inatlaşmaya devam ediyoruz?

Babam Burhan Arpad Cumhuriyet Gazetesi’nde “Hesaplaşma” köşesinde İstanbul üzerine çok şey yazmıştı. Aşağıdaki görüşleri 1986 yılından:

‘1950‘lilerden günümüze İstanbul’da çok şey değişti, pek çok şeyi yok edildi. Değişimlerin çoğu, getirdiği sağlam temele dayanmayan özenti benzetmeler. Yok edilenler ise az buçuk da olsa bir kültür geleneğine, toplumun oluşturduğu alışkanlıklara dayanan olumlu yanlar… Yarım yüzyıl önceleri İstanbul’a gelen taşralı, bir nesil sonra büyük kentli olurdu. Giyimiyle, alışkanlıklarıyla, diliyle ve kafasıyla. Son elli yılda İstanbul’a saldırı bir başka olguyu gerçekleştirdi. İstanbul taşra oldu… Yerleşik düzene ayak uyduramamış ve gerçek anlamıyla üretici olamamış bir toplum yapısını hâlâ aşamadığımız gerçeği gözler önünde. 

Günümüz İstanbul’u ikiye bölünmüş bir toplumun çalkantılarını ve bunalımlarını yaşıyor. Kentin yetmiş-seksen yıllık geçmişi, toplum yapısı değişiminin bir panoraması. Günümüz İstanbul’unda yan sokakların beton barınaklarına tıkılmış insanlar doğadan öylesine uzaklaşmış ki, ne yeşil ne çiçeklerin renk cümbüşü ne de kuş cıvıltıları var! 

Kara suratlı eski tahta evlerin yan sokaklarında, çeşme başı dedikoduları, mahalle kahvesi yarenliklerin, semt tulumbacı reisinin yazları karpuz sergileri, çıkmaz sokaklarda ya da cami avlusunda alı al, moru mor çift kale ayaktopu tekmeleyen çocukların sevinç çığlıkları vardı. İstanbul ilkyazlarının en güzeli Boğaziçi’nde yaşanırdı. Ancak o ilkyazların yaşandığı korular, koylar, yamaçlar hoyratça yok edildi. Bu yeryüzü cenneti, yüksek mimarlar, kent planlamacıları ve belediyeciler eliyle kemirildi.

 

Ranta dayalı zenginleşme

Son 60-70 yılda aşırı kentçilik her yanı denizlerle çevrili 3 bin yıllık metropol kentte sağlıksız bir büyüme göstermiştir. İstanbul tüm deprem tehlikesine karşın sürekli bir kaçak yapı cenneti olmuştur. Çarpık kentleşmenin en ‘güzel’ örneklerini İstanbul’un her köşesinde görmek mümkündür. Adnan Menderes’le başlatılan ‘ranta dayalı zenginleşme’, toplumu ve ekonomiyi allak-bullak ederek Özal döneminin ‘devlet destekli yağma’sında doruk noktasına ulaşmıştır. Yeditepe kentin yüzlerce tepesini ele geçirenler başlarını sokacak bir dam altı ile yetinmediler. Hazine arazileri üzerine kaçak yaptıkları gecekondularına oy karşılığı tapu aldılar. Böylece yasadışı eylemlerine devleti de ortak ettiler. Zamanla gecekondular apartmana çevrilirken, depremler kentinin taşı toprağı, kayan yamaçları betonla kaplandı. İstanbul’un yapısal sorunlarına nedense hiçbir hükümet çıkar yol bulamadı. Menderes’in başlattığı “yeşilin yerine asfalt ve beton misyonu”nu İstanbullu olmayan, fakat kendilerine “İstanbul âşığı” diyen halefleri hep sürdürdü. Son yirmi-otuz yılın gecekonduları(!) su havzalarına, orman kenarlarına kondurulan villalar, İstanbul’un sağına, soluna dikilen ‘plazalar’, ‘cityler’, ‘centerler’, ‘residencelar’dır.

Her başa geçen politikacı ‘deprem kenti’ İstanbul’da yeşil yerine beton-asfalt politikasını sürdürdü. Ve tüm belediye seçimlerinden zaferle çıktı! Gökdelenlerin modern kentçilikte çağdaş bir adım olduğu yalanına İstanbulluları inandırmak isteyen para babaları, yetkililer, uzmanlar… Bu kentin birinci derece deprem bölgesinde yer aldığını bilen mimar ve mühendisler… Çarpık yapılaşmaya yine de göz yummaya devam eden kent planlamacıları, ‘dinibütün’ belediyeciler, ‘referansı İslam’ politikacılar…

Son 84 yılın en şiddetli yağışı

Türkiye’de Ekim ayındaki aralıksız yağışların özellikle İstanbul’da felakete dönüşmesinin nedeni yukarda anlatmaya çalıştığım örneklerde yatıyor. Kent plancısı Pelin Pınar Giritlioğlu’na göre yağışların yıkıcı sonuçlarında, yıllardır sürdürülen yapılaşma politikası çok önemli bir rol oynuyor, afet riskleri her geçen gün artıyor. “Depremden kaçarken sele yakalanıyoruz”, diyor Giritlioğlu. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) İstanbul Şubesi de 15 Ekim’de yayımladığı açıklamada, su baskınlarına plansız kentleşme ve altyapı eksikliklerinin neden olduğuna dikkati çekiyor. Çevre mühendisleri İstanbul’un “sünger kent” özelliğini kaybettiğini belirtiyor. Kent plancısı Giritlioğlu, İstanbul’da dere yatakları ve su havzaları çevresindeki alışveriş merkezleri, üniversiteler ve büyük konut projelerinin taşkın riskini artırdığını savunuyor. 2009’da Ayamama Deresi’nin taşmasıyla yaşanan sel felaketini anımsatıyor, Basın Ekspres Yolu çevresindeki yapılaşmaya de dikkati çekiyor. Cendere Vadisi ve Kurbağalı dere çevresindeki alışveriş merkezleri ile üniversite yerleşkelerini de örnek gösteriyor ve soruyor: “Niçin doğayla inatlaşmaya devam ediyoruz? İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin 14 Ekim yağışlarının ardından yaptığı açıklamaya göre İstanbul’un bazı semtlerine metrekare başına 272 kilogram (kg) yağmur düşmüş!

Dere yatakları ve yapılaşma

 İstanbul’da şiddetli yağışlar günler boyu sürdü ve kent genelinde yaşamı çok olumsuz etkiledi. Sayısız sayıda dere taştı, yollar su altında kaldı, araçlar sel sularına kapıldı ve insanlar mahsur kaldı. “İstanbul’daki şiddetli yağışta Karadeniz’in yaklaşık 19,5-20 dereceye ulaşan su sıcaklığının, Balkanlar’dan gelen soğuk hava ve deniz üzerinden nem taşıyan poyrazla birleşmesi etkili oldu.” Meteoroloji ve Afet Yönetimi Profesörü Mikdat Kadıoğlu beton ve asfalt yüzeylerde yağışın neredeyse tamamının toprağa sızamadan yüzey akışına geçtiğine ve yerçekimiyle en alçak noktalara, dere yataklarına, alt geçitlere ve bodrum katlara aktığına değindi. „Dere yataklarındaki yapılaşma aşırı, altyapı yetersiz. Yağmur bir tehlike. Afet, o tehlikenin bizim hazırlıksız, yanlış yere kurulmuş ve yanlış işletilen kentimizle buluştuğunda ortaya çıkan sonuçtur. Bu tanıma göre İstanbul’da yaşananlar yerel ölçekte bir afettir. Fakat ‘doğal afet’ demeyelim. Yağmur doğaldır, afet insan yapısıdır”, ifadelerini kullandı. İstanbul’daki taşkınların meteorolojik koşulların yanı sıra havzanın yapısı ve insan müdahalesiyle şekillendiğini anlatan Kadıoğlu, dere yataklarının yol, otopark ve konut alanlarına dönüştürülmesinin riski artırdığına dikkati çekti. Onun şu sözleri de önemli:

“Üstü kapatılarak yol, otopark ve konut alanlarına dönüştürülen dereler yeniden açılmalı, dere yataklarını daraltan dolgular kaldırılmalı. Çatı suları depolanmalı, parklar ve meydanlar yağış sırasında suyu geçici olarak tutabilecek şekilde tasarlanmalı. Yağmur suyu ve atık su hatları birbirinden ayrılmalı. Taşkın haritaları hazırlanmalı ve bu haritalar dikkate alınmadan riskli alanlarda yapılaşmaya izin verilmemeli. Sorun yalnızca boruların yetersizliği değil, suyun doğal akış yollarının kapatılması ve kentlerin buna göre planlanmamasıdır.”

İstanbul 84 yılın rekor felaketini yaşadı. Ekim ve Kasım aylarında Türkiye genelinde yaşanan aşırı yağışlar İstanbul’dan başka Mersin, Antalya, Muğla, Manisa ve Osmaniye gibi birçok kentte de ciddi sel felaketlerine, altyapı hasarlarına ve can kayıplarına yol açtı.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.