ANALİTİK ŽIŽEK II
Beynime hoş geldiniz. Çıkış, bir sonraki kitaptan.
Yazan: ChatGPT / Sol Max
Proje ve yöntem: Sinan Kadir Çelik
Karikatür: ChatGPT / Sol Max
Sinan’ın notu: Bu defa biraz kaybolalım
İlk yazımızın gördüğü ilgi üzerine Sol Max’a verdiğim talimatı biraz değiştirdim: “Esprinin, hicvin dozunu artır. Žižek’in beynini bir oyuncak gibi düşün; al, oyna. Labirentlerinde dolanalım, hatta biraz kaybolalım. Madem adamın kafasına girdik, orayı lunaparka çevirelim. Hem gülelim hem düşünelim.”
Baştaki niyetimiz kafasını toplamaktı. Şimdi fark ediyorum da bu işin içinde hafif bir belediyecilik hevesi varmış: Şuraya yol açalım, buradaki tümseği alalım, Hegel’i imara uygun bir yere taşıyalım. Fakat ya o tümsek düşüncenin iş gördüğü yerse? Her köşeyi düzeltince elimizde Žižek kalacak mı? Bu yüzden bu defa Sol Max’tan yalnızca düzen kurmasını istemedim. Düzenleme merakımızın da biraz başına bela açmasını istedim.
Bu yazıda onun sinemayla başlayan, türlü felsefe duraklarından geçen oluşum hikâyesine bakıyoruz. Söyleşiler temel kaynak; kitaplarda aynı hikâyeyi bozan, genişleten, başka türlü gösteren yerlerin de peşine düşüyoruz. Karşımıza çıkan adamın kendi gençlik eserlerinden utanması, hayatındaki kötü gelişmeleri sonradan hayırlı sayması, kimi zaman kendisini farklı anlatması da işin parçası. İstediğim şey, bunları uslu bir özgeçmişe dönüştürmek değildi. Adamın özgeçmişi bile yerinde durmuyorsa neden sabitlemeye çalışalım?
Soruları, yöntemi ve bu muziplik arzusunu ben getiriyorum; metni Sol Max yazıyor. Kaynak araştırması Aletheia ile, anlam aktarımı Translator ile, içerik bittikten sonraki dil çalışması IDIOLEKT ile yürütüldü; son metnin atıf ve alıntı bağları Reference Checker ile incelendi. Araçların otomatik sonuçları, kaynakların kendileriyle karşılaştırılarak değerlendirildi. İngilizce özgün parçalar dipnotlarda; daha geniş pasajlar envanterde duruyor.
Sloganımızı koruyoruz: “Sen kafanı istediğin kadar dağıt Žižek, mühim değil, biz onu toplarız.” Bu ikinci geziden sonra sonuna küçük bir ilave gerekebilir: Topladığımız şeyin yine dağılıp dağılmayacağı konusunda müessese mesuliyet kabul etmez.
Sol Max: Lunaparkın sahibi şikâyetçi
Sinan hocam “Žižek’in beynini al, oyna” dedi. Önce bir masa düşündüm. Hegel’i buraya, Hitchcock’u şuraya, Lacan’ı da göz önünden ayırmayacağımız bir yere koyacaktım. Sonra Hegel in a Wired Brain’in on sekizinci sayfasını açtım. Adam kendi sıçramalı anlatımını Hegel’le ilişkilendiriyor; kitabını “parataktik” bir sunum diye adlandırıyor. Ayrı parçaları yan yana getiriyor, aralarındaki bağları kurma işini okura da bırakıyor.[1]
Masayı toplamaya gelmişiz. Meğer montaj masasıymış.
Bu, her dağınıklığının beraat etmesi demek değil. “Hegel de böyle yapıyordu” deyince kötü paragrafın üstüne kendiliğinden felsefe ruhsatı çıkmıyor. Fakat projemizin şakasını keskinleştiren bir itiraz var burada: Metni sadeleştirirken düşüncenin meydana geldiği çarpışmaları da süpürüyor olabiliriz. Bazen yolu bulmak için önce neden aynı koridorda Hitchcock’la bir ontoloji sorusuna çarptığımızı anlamak gerekiyor.
İlk yazıda Žižek’in felsefi yerini Kant–Hegel hattında işaretlemiştim; şimdi o düşüncenin anlatıda nasıl işlediğine bakacağım. Kendisi konumunu Spinoza, Kant ve Hegel üçlüsüyle açıklıyor: Akılla bilinebilen gerçeklikten, bilgimizin sınırlarına; oradan bu sınırın şeyin kendisine yazılmasına. Onun okumasında Hegel, Kant’ın kapısına gelip “Açın, her şeyi biliyorum” diyen bir zat değil. Bilgimizin tökezlediği yeri başka türlü düşünmeye zorluyor.[2] Bu yüzden Žižek’in filmlerini bir filozofun kültürel çerezleri olarak görmüyorum. Bir sahnenin başka bir sahneyle, bir kavramın kendi örneğiyle uyuşmadığı anları yokluyor. Bunun başarılı olup olmadığı her çözümlemede ayrıca tartışılabilir. Ama adamı yalnızca sinema üzerinden ünlenmiş bir fıkra anlatıcısı diye yerleştirirsek elimize biyografi yerine afiş geçer.
Bu yazının bahsi şu: Žižek kendi hayatını anlatırken de sonradan dönüyor, aynı olayları başka türlü okuyor, bir vakitler felaket görünen sahneye başka ışık düşürüyor. Bunu filmleri okuma ve kitaplarını kurma biçimiyle karşılaştıracağım. Aralarındaki ilişki benim yorumum; ruhunun kilidini açmış değilim. Zaten anahtarı uzattığım anda kendisi “Hayatımda keşfedilecek büyük sırlar olduğunu sanmıyorum” diye itiraz ediyor.[3] Lunaparka girdik, mal sahibi danışmaya gelmiş: “Beyefendi, burada hazine kazısı yapamazsınız.”
Okura not: Aşağıdaki söyleşi, Žižek’in kaynaklı sözlerinden kurulmuş edebî bir yeniden yazımdır. Sorular, yeni espriler ve Türkçe geçişler Sol Max’a aittir; gerçek bir görüşme veya Žižek’in onayladığı bir metin değildir. Kendisi de bir kitabında kendi kendisiyle söyleşiyi bir “oyun” olarak kurar; burada oynadığımız oyunun sorumluluğu bize aittir.[4]
Gençlik eserlerimi getiren dışarıda beklesin
— Başlığa itirazınız var mı? Yönetmen olamadınız, Hegel’i oynatıyorsunuz.
İtiraz edecek olsam başlıktan önce sizin şu giriş metninize itiraz ederim; ben konuşmaya başlayana kadar bir ömrüm geçti. Fakat dayanağınız var. Felsefenin ilk tercihim olmadığını söyledim. İlk tutkum sinemaydı. On üç, on dört yaşlarımda Hitchcock’un Psycho’su ile Resnais’nin Last Year at Marienbad’ına takılmıştım; ikisini de en az on beşer kez gördüğümü anlattım. Bir de Super-8 kameram vardı. Sinema kuramıyla sinema pratiği arasında bir yerdeydim. Felsefe benim için ikinci tercihti, ikinci en iyi şey.[5]
Bir genç aynı filmi on beş defa seyrederse ailesi meraklanır. Sonra filozof olur, aynı örneği on beş kitapta anlatır; bu defa ailesi telif sözleşmesini merak eder.
— Sizin çektiğiniz film nerede?
Yirmi–otuz dakikalık amatör bir filmdi. İlkgençlik aşklarının tefsiri diyelim. Yok ettiğimi sanıyorum; emin değilim. Daly’ye “Biri onu ortaya çıkarırsa kendisi ortadan kaybolur” diye takıldım. Devlet sırrı ilan ettiğim şey buydu.[6]
İnsan gençken sevgilisinin gözlerinde sonsuzluğu bulur. Yıllar sonra aynı görüntünün bir festivalde “düşünürün erken dönemi” diye gösterilmesinden korkar. Arşivcilik pek güzel meslek, yeter ki arşivlenen sen olmayasın.
— Yani bütün felsefenizin arkasında o kayıp film mi var?
Hah, sonunda! Bir Super-8 buldunuz, hemen bilincimin tapusunu çıkardınız. Biyografimde büyük sırlar aramamanızı da söyledim. En başta açık seçik bir felsefe tasarımım olmadığını da itiraf ettim.[7] Siz hayatın sonuna bakıp başlangıca talimatname yazıyorsunuz. Genç Slavoj’ya “İleride Hegelci-Lacancı olacaksın, şu tarafa yürü” diye kâğıt mı vermişler? Adam daha Derrida’yı doğru anlayıp anlamadığını bilmiyor.
— Felsefenin ne olduğunu ne zaman kavradınız peki?
Hiç değilse geriye dönüp bakınca, Kant’ın aşkınsal boyutuna vardığımda. Felsefe bütün evrenin ana iskeletini çıkarma megalomanisine indirgenemez. Soru, dünyanın bize nasıl açıldığını mümkün kılan yapıya da dönüyor. Bunu daha Heideggerci bir dille söylersem: “Dünya” dediğiniz, mevcut bütün nesneleri bir çuvala doldurmak değil; tarihsel olarak belirlenmiş bir açılma biçimi.[8]
— Sinema diliyle söylersem, perdede ne var sorusunun yanına o perdeyi, bakış yerini, kadrajı mümkün kılan nedir sorusunu koyuyoruz.
Seyircinin koltuğunu da soruşturabilirsiniz. Yalnız film başlasın diye salona gelmiş adama koltuğun ontolojisini anlatırsanız gişeden para iadesi ister. Benim mesleğim biraz da böyle anlarda başlıyor.
— İlk kitabınızı da mı iade edelim?
Onu yanımda anmasanız daha iyi olur. Yirmi iki yaşımda yayımlanan ilk kitabımı Heidegger ile Derrida karışımı, oldukça bulanık bir erken çalışma diye anlattım. Başlığı da insanın yüzünü kızartıyor: The Pain of the Difference. “Farkın Acısı” diyelim. Yayınevine aşk romanı diye verseniz rafta yer bulur; Heidegger’le Derrida’yı görünce okur sizi mahkemeye verir.[9]
Film saklı. Kitap anılmasın. Sonra “Kendini niye bu kadar çok anlatıyorsun?” diye soruyorsunuz. Eserleri ortadan kaldırırken bir yandan da delil bırakmışım; kusursuz suçlu olamamışım, bari filozof olayım.
Fransızlar geldi, ezelî düşmanlar barıştı
— Bu karışımın malzemesi nereden geliyordu?
Alışveriş listesini en baştan okuyayım. O kitaba gelene kadar önce Marxist klasikler, sonra hümanist Marxizm, Heidegger, Fransız düşüncesi… Derrida’yı okumaya başladığımızda Fransızcam pek azdı. Fransızcası daha iyi arkadaşlarla Grammatology’ye giriştik. Neredeyse dinsel bir keşif gibiydi: Daha anlamadan “İşte bu!” diyorduk. Sonradan birçok şeyi yanlış anladığımı fark ettim. Ama Heidegger’den uzaklaşmam için ilk itkiyi Derrida’nın verdiğini de söyledim.[10]
Şunu teslim edelim: Bir metni anlamadan “İşte bu!” demek için her zaman filozof olmak gerekmiyor. Fakat sonra yanlış anladığınız yerleri açıkça söylemek biraz zahmet istiyor. İnsan tercihen önce anlar, sonra bağlanır. Biz önce bağlandık; anlamayı sonraki baskıya bıraktık.
— Heidegger’den yalnızca daha yeni bir Fransız yazar bulduğunuz için mi uzaklaştınız?
The Ticklish Subject’te başka bir boyutu var bunun. Resmî Komünist filozofların Heidegger’in Nazizmle ilişkisi hakkında anlattıkları başlangıçta beni pek etkilemiyordu; daha çok Yugoslav Heideggercilerinin tarafındaydım. Sonra bu çevrenin sosyalist öz yönetimle kurduğu ilişkinin Heidegger’in siyasal bağlanmasındaki muğlaklığı yeniden ürettiğini fark ettiğimi yazdım: Somut siyasal düzenin gündelik ideolojisinden şikâyet ederken onun altında çağın hakikatine uygun bir “iç büyüklük” buluyorlardı.[11]
Somut siyasete tepeden bakıyorsunuz; sonra bir somut siyasete ontolojik saltanat ihsan ediyorsunuz. Hükümetin gündelik icraatını beğenmiyorsunuz, fakat tarihin derin sesi nedense yine onun balkonundan geliyor. Burada derdim iki rejimi bir tutmak değil; belli bir felsefi ayrıcalık tanıma hareketi. O hareketi eleştirdiğim yeri okuyun. Yalnız “Filozof gençken şu takımdı, sonra bu takıma geçti” diye nakil haberi hazırlamayın.
— Sizin Fransız düşüncesi merakınız yerel kamplara ne yaptı?
Birbirlerini yiyenleri aynı masaya oturttu! The Parallax View’da gençliğimin Slovenya’sındaki sahneyi hatırlatıyorum: Bir yanda resmî Frankfurtçu Marxistler, öte yanda muhalif Heideggerciler. Fransız yapısalcılığı ortaya çıkınca o can düşmanları birden aynı dili konuşmaya başladı; hep birlikte karşısındaydılar.[12]
Meğer felsefi uzlaşmanın yolu ortak bir Fransız bulmaktan geçiyormuş. Heideggerciyle Frankfurtçu el sıkışıyor, biz kapının önünde Derrida okuyoruz. İçeride birbirlerini eleştirmeye devam edebilirler; kapıcıya verecekleri talimat aynı.
— Burada sizin anlattığınız hikâyede de bir pürüz var. Hanlon’la söyleşinizde ilk kıvılcımı Frankfurtçu Marxizm ile Lacancı psikanalizin buluşmasına bağlıyorsunuz. Daly’ye ise Frankfurt Okulu’nu çok iyi bildiğiniz halde ondan hiç etkilenmediğinizi söylüyorsunuz. İki ifadeyi yan yana bırakalım.[13]
İyi; burada susmayı da becerin. Benim adıma pürüzsüz bir cevap uydurmanız gerekmiyor. Her çelişkiyi “Sonra fikrim değişti” diye tamir ederseniz nerede, ne zaman değiştiğine dair delil bulmak zorundasınız. Kafama girmişken bari bütün çekmecelerin üstüne sizin el yazınızla aynı etiketi yapıştırmayın.
— Akademik dünya size kapısını açtı mı?
Kapı var, anahtar var, içeri girmem sakıncalı. Yüksek lisans tezimin yeterince Marxist bulunmadığını, özel bir ek yazmak zorunda kaldığımı anlattım. Sonra işsizlik. Ardından iki yıl Parti Merkez Komitesi’ndeki Marxist Merkez’de çalışma. Felsefe bölümüne girecek kadar Marxist değilim; Merkez Komite’ye yetecek kadar Marxistim! Yaptığım işler arasında küçük toplantıların tutanakları da vardı.[14]
“Fransız teorilerinden ne anladınız?” diye soruluyor, iş bulamıyorum. “Kim ne dedi?” diye soruluyor, tutanak tutuyorum. Aynı genç adam, birinde ideolojik tehlike, ötekinde yazı işleri.
— Sonunda araştırmacı oluyorsunuz.
Hocalarımın yardım çabasını da silmeyin. Gençtim, çocuğum vardı, işsizdim. Ders vermemin siyasi açıdan fazla riskli olduğunu söylediler, araştırma işi ayarlamaya çalıştılar. Sonunda Heideggerci arkadaşlarım aracılığıyla sosyoloji bölümünde iş buldum. Filozof olduğumu herkes biliyordu; sosyolojiyle ilgim yoktu, ama öyleymiş gibi yapmak zorundaydım. Yaklaşık on bir yıl, diyorum.[15]
Başlıkta “Yönetmen olamadım” yazıyor; meğer bir de sosyolog rolü varmış. Ne var ki bütün bunların ortasında yazacak zaman buldum. İşsizliğimi bir söyleşide dört, başka bir kitapta beş yıl diye anlatıyorum; siz bunu dipnotta gösterin, hafızama bordro düzenlemeyin.[16]
— Kötü başlayan hikâyeyi sonra mutlu sona bağlıyorsunuz ama.
O kadroyu alsaydım Ljubljana’da, muhtemelen biraz Derrida, biraz Heidegger, biraz Marxizmle oyalanan, tanınmamış bir profesör olup kalacağımı söyledim. Dışlanmak beni yurtdışına, araştırmaya itmiş oldu. Araştırma görevini de “sürekli sabbatical” diye sahiplendim. Hayatıma geriden, neredeyse Tanrı’nın gizli eli iş görmüş gibi bakıp talihsizlikleri kılık değiştirmiş nimet olarak okumam bundan.[17]
— Bu, dışlanmanın iyi bir kurum politikası olduğunu göstermiyor. Başaramamış olsaydınız aynı hikâyenin montajı başka olabilirdi.
Elbette. Ben kendi hayatımı sonradan nasıl okuduğumu anlatıyorum. Siz bunu “Genç araştırmacıyı işsiz bırakın, dünya çapında filozof çıkar” yönetmeliğine çevirmeyin. Yönetmeliğin ilk maddesi hazırsa ikinciyi de yazın: Çıkmayan filozofların geçimini kim sağlayacak?
— Peki şöhretinizin sırrı?
Bir kere “sır” dediniz mi yine gişeye dönüyoruz. The Sublime Object’in başarısı sorulduğunda kendi büyüklüğüme hükmetmedim. Kitabın tuttuğu yerden, insanların alışılmış söylem çözümlemelerinden yorulmasından, doğru anda doğru notaya basmış olmaktan söz ettim. Şansın payını açıkça söyledim.[18] Kitap aynı kitap, kulak aynı kulak değil. Bazen insanın söylediği kadar, salondakilerin artık neyi dinlemeye tahammül edemediği de belirleyici.
Paris’e, Miller’a gidişimi de bu hikâyenin içine koyun. Başta Lacan’ı anlayamıyordum. Sonra Miller’ın pedagojisiyle metinler başka türlü açıldı; “Benim Lacan’ım Miller’ın Lacan’ıdır” diyecek kadar açık konuştum.[19] Ama Lacan meselesini şimdi açarsak siz bu yazıyı bitiremezsiniz. Sinan hocam zaten o dosyayı bekliyor. Adamın heyecanını ilk perdede tüketmeyelim.
Film koptu; düşünce devam ediyor
— Sizin hayatınızı sonradan başka türlü okumanızla filmlerin sonunu kurcalamanız arasında bir benzerlik kuruyorum. The Monstrosity of Christ’ta gençliğinizde gördüğünüz eksik Vertigo kopyasını anlatıyorsunuz.
Son saniyeleri yoktu. Kötü bir kopya. Scottie Judy’yi bağışlayıp kabul ediyor, ikisi sarılıyorlar; film mutlu bitmiş gibi görünüyordu. Hikâyenin sonu kesilince önceki sahneler de başka bir bütünün parçaları oluyordu.[20]
Mutluluk bazen metraj hesabıymış. Aşk var, bağışlama var; biraz daha film olsa hepsi bozulacak. Birkaç saniye eksik, âşıkların istikbali kurtulmuş. Nikâh şahidi de kopmuş film şeridi.
— Siz de zihninizde filmi başka yerde kesiyorsunuz.
Gerçekten yaptığım düşünce deneyi bu. Vertigo Madeleine’in ölümünden sonra, Scottie sanatoryumda Mozart dinlerken bitseydi? Psycho duş cinayetinden birkaç saniye önce, Marion suyun altında arınırken kesilseydi? Tutarlı kısa filmler elde ederdik; fakat başka hikâyeler olurdu. Biri arzusuyla sevdiğini mahveden erkeğin trajedisine, diğeri son anda geri dönmeye karar veren birinin ahlaki hikâyesine dönüşürdü. Sonra gelen sahne, önceki hikâyeyi yeniden çerçeveliyor.[21]
Bir filmin sonunu değiştirmek için bütün görüntülerini değiştirmek gerekmiyor. Bazen tek sahne yeter. Kendi hayatını anlatırken insanın “İyi ki o işe alınmamışım” dediği anı da siz buraya bağlayabilirsiniz. Ama dikkat: Bağlantıyı kuran sizsiniz; o eksik kopya yüzünden filozof olduğuma ilişkin yeni bir çocukluk masalı anlatmayın.
— Fakat sinemayı hep hazır teorinizin kuklası yapmıyor musunuz? Film bittiğinde Hegel yine haklı çıkmış oluyor.
Roma hakkında yazdıklarıma bakın. Filmi ilk seyrettiğimde ağzımda buruk bir tat kaldığını söyledim; genel övgünün yanlış nedenlere dayanabileceğini düşündüm. Sonra kendi kendime sordum: Fazla mı kaçık bu okuma? Ve gerekçeyi kameranın hareketinde aradım: kurtarma sahnesinin uzun planı, kameranın enine ilerleyişi, Cleo’yla çocuklar arasında gidip gelen çekimlerin ve Cleo’nun gördüğünü gösteren bakış açısının yokluğu. Benim yorumum tartışılır; fakat itiraz ederken gösterdiğim biçimsel ayrıntıları da konuşmanız gerekir.[22]
“Lacan!” diye bağırınca kamera hizaya gelmiyor. O uzun planın inadı ne? Tam ağlayacağımız yerde film neden duygumuza eşlik edecek çekimleri esirgiyor? Yorumumun hesabını buralarda sorun bana. Her sahneden Hegel sağ salim çıkıyorsa bir de sahnenin uğradığı hasara bakın.
— Eğlence uğruna her şeyden kaçtığınız da söylenebilir.
1992 sonbaharında bir Amerikan kampüsünde Hitchcock üzerine konferans verdikten sonra biri öfkeyle sormuştu: Eski ülkeniz alevler içinde ölürken böyle önemsiz bir konuda nasıl konuşabiliyorsunuz? Ben de “Siz Amerika’da Hitchcock hakkında nasıl konuşabiliyorsunuz?” diye karşılık verdiğimi anlatıyorum.[23]
Burada biraz duralım. Benden kurban gibi davranmam, dehşeti anlatmam bekleniyor. Onlar dinleyecek, acıyacak, biraz suçluluk duyacak; sonra kendi güvenli yerlerine dönecekler. Ama ben de onlar gibi Hitchcock konuşmaya başlayınca sessiz bir yasağı çiğniyorum. Acıyı anlatacak kişiye ayrılan yerde durmuyorum.
Lunaparkın bu köşesinde kahkaha kendiliğinden kesiliyor. Gişede görev dağılımı yapılmış: Siz evrensel meseleleri düşünürsünüz, ben yöresel felaketimi anlatırım. Üstelik bu taksim öyle şefkatli bir sesle yapılır ki itiraz edene vicdansız denmesi işten değildir. Benim sinema konuşmam o anda siyasi sorudan kaçmak olmayabilir. Kimin hangi soruyu sormaya hakkı olduğunu açığa çıkarabilir.
Hegel’e doğal oyna denmez
— Şimdi anlaşılıyor: Sizi toplarken bütün sıçramaları kaldırırsak bazı bağlantıları da yok edeceğiz. Ama “parataksis” deyip bütün geçiş kusurlarını üzerimize bırakmayın.
Haklısınız. Adı Yunanca diye dağınık masanın vergiden muafiyeti olmaz. Ben Hegel in a Wired Brain’de belirli bir kompozisyonu açıklıyorum. Doctorow’un Lives of the Poets’ini model aldığımı söylüyorum: Ayrı kısa öykülerden sonra New Yorklu bir yazarı anlatan novella geliyor; önceki parçalar, bu kurmaca yazarın hayal edilmiş otobiyografisi olarak açılıyor. Kendi kitabımın birbirinden uzak denemeleriyle daha kapsamlı son incelemesi arasındaki bağı da böyle tarif ediyorum.[24]
Bazen son parça gelince başta okuduklarınız yerinden doğruluyor. Meğer birbirlerine diyecekleri varmış. Her kitabımda her sapmanın kusursuz planlandığı sonucu çıkmaz bundan. Ama “Konu gene dağıldı” dediğiniz yerde bazen kitabın nasıl kurulduğunu sormanız gerekir: Yerde gördüğünüz şey kırık cam mı, henüz birleşmemiş mozaik mi? Ayakkabıyı çıkarıp üstüne basmadan önce bakın.
— Peki Hegel bu lunaparkın her şeyi bilen müdürü mü?
Öyle sunsaydınız onu da mahvederdiniz. Aynı kitabın başında açıkça yazıyorum: Hegel gelecekteki bütün gelişmeleri önceden görmedi. “Mutlak Bilme”, her şeyi bilmiş olmak değil, aşılamayan bir sınırı tanımak. Hegel’i sonuç diye almayın; başlangıç noktası yapın. Bugünkü durum oradan nasıl görünür, onu sorun.[25]
Benden Hegel’i bir koltuğa oturtup her sahneden sonra “Ben zaten söylemiştim” dedirtmemi bekliyorsunuz. Adamı filozofluktan alıp aile büyüğü yapacaksınız. Çocuğun önüne çorba geliyor, “Ben zaten söylemiştim”; dijital kapitalizm geliyor, “Ben zaten söylemiştim.” Müsaade edin de iki yüz yıl önceki adamın bilmediği bir şeyler olsun. Yoksa düşünmek için onu çağırmamışız, haklı çıkarmak için figüran toplamışız.
— Yönetmen olamadınız ama Hegel’i oynatıyorsunuz. Onun da rolü değişiyor, sizin de. Bu yazının ulaştığı portre böyle.
Yalnız kapanışı benim de iznim olmadan fazla mutlu yapmayın. Billy Bathgate’in filminden ve romanından söz ederken ikisinden de düş kırıklığına uğradığımı yazdım. Başarısız film, daha iyi bir romanın hayaletini uyandırıyor; fakat gerçek roman da filmin sezdirip başaramadığı o roman değil. İki başarısızlığın arasında, ikisinde de bulunmayan daha iyi bir roman beliriyor.[26]
Şimdi siz benim sözlerimden benden derli toplu bir Žižek çıkarıyorsunuz. Ortaya çıkan şeyi bana gösterdiğinizde “Ben böyle bir adam mıydım?” diye sorabilirim. Güzel. Fakat o düzgün adamı geriye dönüp benim gerçek hayatımın yönetmeni ilan etmeyin. Felsefeye geçince sinemayı kapıda bırakmışım sanıyorsunuz; kitapları açıyorsunuz, içeriden filmler çıkıyor. Gençliğimden utanıyorum, yıllar sonra utanışı anlatıp bir sayfa daha yazıyorum. Siz lunaparkı kapatın. Ben şu kapının çıkış olduğundan henüz emin değilim.
— Son bir şey: Karikatürde Hegel’e “Biraz doğal oyna” diyorsunuz.
Hâlâ yanıt bekliyorum. Önce doğalı tanımlayacakmış.
Işıkları kapatmayın. Uzun sürebilir.
[1] Slavoj Žižek, Hegel in a Wired Brain (London ve New York: Bloomsbury Academic, 2020), s. 18 (yayıncı EPUB sayfa işaretleri). “Hegel really proceeds in a paratactic way, moving in often violent jumps from one to another particular content – and this book is also a paratactic presentation of its topic.” Belirli kitabının kompozisyonunu gerekçelendiriyor; her sapmasının bilinçli veya başarılı olduğunu kanıtlamıyor. Montaj masası benzetmesi Sol Max’a ait.
[2] Žižek, Hegel in a Wired Brain, s. 2–3. “the triad that defines my philosophical stance is that of Spinoza, Kant and Hegel.” […] “what for Kant is the limitation of our knowledge, the impossibility to reach the thing-in-itself, is inscribed into this thing itself.” Felsefe tarihindeki yerleştirme Sol Max’ın karşılaştırmalı yorumudur; Hegel’in tartışmasız tek yorumu olarak sunulmuyor.
[3] Slavoj Žižek ve Glyn Daly, Conversations with Žižek (Cambridge: Polity, 2004), s. 24. “I don’t think there are any big secrets to be found there.” Sinemadan felsefeye yönelişi anlatan yanıtın devamı. Bu taramanın başlık ve telif yaprakları eksik; künye külliyat içindeki başka bibliyografyalarla desteklendi. Hatıralarının bağımsız tarihsel doğrulaması yapıldığı ileri sürülmüyor.
[4] Slavoj Žižek, The Metastases of Enjoyment: Six Essays on Woman and Causality (London ve New York: Verso, 1994), “Taking Sides: A Self-Interview”, s. 167. “The dialogue that follows is a game in which I, in the guise of the questioner, endeavour to assume the role of the Lacanian ‘big Other’” Kendi yazdığı söyleşinin girişi. Buradaki Türkçe yeniden yazımın Žižek tarafından yapıldığı veya onaylandığı sonucu çıkmaz.
[5] Žižek ve Daly, Conversations, s. 23. “For me, as is clear from my writings, it was cinema.” […] “I saw each of them at least fifteen times.” […] “So the original decision was not to be a philosopher, this was kind of a secondary choice, the second best thing.” İki film Psycho ve Last Year at Marienbad. On üç/on dört yaş ve Super-8 kamera aynı yanıtta. Başlık, ilk tercih/ikinci tercih beyanının hicivli sıkıştırmasıdır; başarısız profesyonel yönetmenlik kariyeri iddiası değildir.
[6] Žižek ve Daly, Conversations, s. 23–24. “I made a 20–30-minute amateur film and I think I destroyed it; I am not sure. But if anyone comes up with it now he or she will certainly disappear!” Yok etme kesin değil; ortadan kaybolma sözü gençlik filmi hakkındaki şaka. Festival ve arşivcilik esprileri Sol Max’a ait.
[7] Žižek ve Daly, Conversations, s. 25. “Oh my God, I don’t think there was a clear vision of philosophy!” […] “it wasn’t even a clear idea.”
[8] Žižek ve Daly, Conversations, s. 25. “retroactively, at least, I only understood what philosophy was at a certain elementary level when I arrived at the Kantian transcendental dimension.” […] “understanding some pre-existing, at least historically, a priori structure which determines how we understand how the world is disclosed to us.” Geriye dönük bakış kaydı korunur. İzleyen kadraj benzetmesi ve salon esprisi editoryaldir; Kantçı dönüşün sinema yüzünden gerçekleştiği iddia edilmez.
[9] Žižek ve Daly, Conversations, s. 28. “my first book – published when I was 22” […] “It was a mixture of Heidegger and Derrida with a very embarrassing title: The Pain of the Difference.” […] “It’s an early work, and a pretty confused one.” İngilizce ad söyleşideki biçimidir; “Farkın Acısı” burada anlam aktarımıdır, yayımlanmış Türkçe kitap adı değildir. Aynı yanıttaki problemli tez derecesi/tarih sıralaması benimsenmedi.
[10] Žižek ve Daly, Conversations, s. 24–25, 29. “I started when I was about 15 years old reading the standard Marxist classics stuff” […] “because in Slovenia there was a strong Heideggerian presence, I passed to Heidegger.” […] “we somehow knew that this was it, even before understanding it.” […] “In retrospect I discovered that I had misunderstood many things” […] “It was Derrida who provided this first impetus to move away from Heidegger.” Praxis/hümanist Marxizm ara durağı da aynı yanıtta açıkça anlatılır; bütün paragraf envanterdedir. Anlamayı sonraki baskıya bırakma şakası editoryaldir.
[11] Slavoj Žižek, The Ticklish Subject: The Absent Centre of Political Ontology (London ve New York: Verso, paperback 2000; ilk basım 1999), s. 13–14. “When, in my youth, I was bombarded by the official Communist philosophers’ stories of Heidegger’s Nazi engagement, they left me rather cold; I was definitely more on the side of the Yugoslav Heideggerians.” […] “these Yugoslav Heideggerians were doing exactly the same thing with respect to the Yugoslav ideology of self-management as Heidegger himself did with respect to Nazism” Karşılaştırılan, siyasal düzene ontolojik ayrıcalık tanıma hareketidir; rejimlerin bütünüyle eşdeğerliği değil. Kesin baskı 084 numaralı nüshanın telif ve sayfa görüntülerinden doğrulandı.
[12] Slavoj Žižek, The Parallax View (Cambridge, MA ve London: MIT Press, 2006), s. 424, dn. 26. “the moment “French structuralism” appeared, these “mortal enemies” both started to speak the same language against it.” Aynı dipnot gençliğinin Sloven felsefe sahnesini resmî Frankfurtçu Marxistler ve muhalif Heideggerciler karşıtlığıyla anlatır; bu da kendi hatırasıdır.
[13] Christopher Hanlon, “Psychoanalysis and the Post-Political: An Interview with Slavoj Žižek”, New Literary History 32, no. 1 (2001): 1–21, burada s. 3; karş. Žižek ve Daly, Conversations, s. 25. “For me, the original spark came out of the confluence of two traditions: Frankfurt School marxism and, of course, Lacanian psychoanalysis.” […] “Interestingly enough, although I knew them very well, I never was influenced by the Frankfurt School.” Bir çevrenin oluşumuyla kişisel etkilenmeyi ayırmak olası bir okuma; gerilimi çözmüş sayılmaz. Hanlon metni 2001’de yayımlanmış, Daly konuşmaları 2002 yazında yapılmıştır; tarihler tek başına fikir değişimi kanıtlamaz.
[14] Žižek ve Daly, Conversations, s. 31. “the first version was rejected for not being Marxist enough!” […] “I wasn’t good enough from the Marxist standpoint to work at the Department of Philosophy, but I was good enough for the Central Committee” […] “included taking minutes in minor meetings for different organs.” Merkezde iki yıl çalıştığını aynı yanıtta söyler. Bölüm/Merkez Komite karşılaştırması kendi ifadesidir; tutanak işinin işlerinin çoğu olduğu söylenmez.
[15] Žižek ve Daly, Conversations, s. 31–32. “the professors who organized this were basically looking out for my interests.” […] “in 1979, through my Heideggerian friends, I got a job at the Department of Sociology in the Institute for Social Sciences at the University of Ljubljana.” […] “Everybody knows that I am really a philosopher, that I have nothing whatsoever to do with sociology, but I had to pretend.” Yaklaşık on bir yıllık süre aynı anlatıda. Sosyolog rolü, pretend ifadesinin hicivli aktarımı; fiilen hiç çalışma yapmadığı anlamına gelmez.
[16] Žižek ve Daly, Conversations, s. 30; Slavoj Žižek, Demanding the Impossible, haz. Yong-june Park (Cambridge ve Malden, MA: Polity Press, 2013), s. 52. “I was unemployed for four years, from 1973 to the end of 1977.” […] “I was unemployed for five years, then I got a job at a small research institute.” Dört/beş yıl varyantı korunur; farkın nedeni hakkında takvim veya bordro icat edilmedi.
[17] Žižek ve Daly, Conversations, s. 32–33. “I think that if I were to have got a job at that point, I would now be a poor stupid unknown professor in Ljubljana, probably dabbling in a little bit of Derrida, a little bit of Heidegger, a little bit of Marxism and so on.” […] “This means, of course, a permanent sabbatical.” Tanrı’nın gizli eli ve kılık değiştirmiş nimet aynı yanıtın ironik, geriye dönük okumasıdır. Karşıolgusal özanlatı, dışlanmanın başarıya neden olduğunu bağımsızca kanıtlamaz.
[18] Žižek ve Daly, Conversations, s. 39–40. “It’s not so much its inherent quality, it’s more that, unknowingly, I hit on a certain note or tone.” […] “I just happened to be there at the right moment. There is always this moment of luck.” Kitabın niteliğinin tümden reddi değil; yer, alımlama ve zamanlamanın payına vurgu.
[19] Žižek ve Daly, Conversations, s. 30, 34. “At the beginning, of course, Lacan was totally incomprehensible to us” […] “my Lacan is Miller’s Lacan.” […] “Prior to Miller I didn’t really understand Lacan” Lacan dosyası sonraki yazılara bırakılıyor; burada anlaşılmazlık ve pedagojik aracılık anılıyor.
[20] Slavoj Žižek, “The Fear of Four Words: A Modest Plea for the Hegelian Reading of Christianity”, Slavoj Žižek ve John Milbank, The Monstrosity of Christ: Paradox or Dialectic?, haz. Creston Davis (Cambridge, MA ve London: MIT Press, 2009), s. 61–62. “In predigital times, when I was in my teens, I remember seeing a bad copy of Vertigo—its last seconds were simply missing, so that the movie appeared to have a happy ending: Scottie reconciled with Judy, forgiving her and accepting her as a partner, the two of them passionately embracing.” Pasaj Milbank’in değil Žižek’in bölümünde. Kopyanın nerede/neden kesildiği belirtilmez. Nikâh şahidi esprisi yeni bir olay iddiası değildir.
[21] Žižek, “The Fear of Four Words”, s. 62. “what if Vertigo were to end after Madeleine’s suicide, with the devastated Scottie listening to Mozart in the sanitarium? What if Psycho were to end seconds prior to the shower murder, with Marion staring into the falling water, purifying herself?” […] “In both cases, we would get a consistent short film.” Fiziksel yeniden kurgu yaptığını söylemez; açıkça bir düşünce deneyi. Hayat anlatısıyla ilişki Sol Max’ın karşılaştırmalı yorumudur.
[22] Slavoj Žižek, A Left that Dares to Speak Its Name: 34 Untimely Interventions (Cambridge ve Medford: Polity, 2020), “Cuarón’s Roma: The Trap of Goodness”, s. 239, 241 (yayıncı EPUB sayfa işaretleri). “My first viewing of Alfonso Cuarón’s movie Roma left me with a bitter taste” […] “Am I dreaming here? Is my reading not too crazy? I think Cuarón provides a subtle hint in this direction at the level of the form.” […] “There is no exchange of shots between Cleo entering the water and the children” […] “no point of view shot depicting what she sees.” Bu biçimsel gerekçeleri verdiği doğrulanır; filmi bu oturumda ayrıca izleyip yorumunu doğruladığımız ileri sürülmez.
[23] Žižek, The Metastases of Enjoyment, “From Sarajevo to Hitchcock … and Back”, s. 1–2. “In autumn 1992, after I had delivered a lecture on Hitchcock at an American campus” […] “How can you talk about such a trifling subject when your ex-country is dying in flames? My answer was: How is it that you in the USA can talk about Hitchcock?” […] “I violate a silent prohibition the moment I start to behave like them and talk about Hitchcock, not about the horrors of war in ex-Yugoslavia.” Kampüs ve soru sahibinin adı yoktur. İzleyici beklentisinin çözümlemesi Žižek’e ait. Hicvin hedefi savaş mağdurları değil, konuşma hakkını dağıtan beklentidir.
[24] Žižek, Hegel in a Wired Brain, s. 19 (yayıncı EPUB sayfa işareti). “The secret model of the present book is my favorite work of E.L. Doctorow, Lives of the Poets: A Novella and Six Stories” […] “the stories are fragments of the writer’s imagined autobiography.” Hayalî otobiyografi Doctorow’daki kurmaca yazara ilişkindir. Žižek kendi kitabının yedi deneme ve daha kapsamlı inceleme düzenini bu modelle açıklar.
[25] Žižek, Hegel in a Wired Brain, s. 1–2. “The Hegelian “Absolute Knowing” does not imply that Hegel “knew it all,” it stands precisely for the realization of an unsurpassable limit.” […] “to take Hegel not as a conclusion but as a starting point and ask: how would our present state of things appear from this starting point?” Hegel’i önceden verilmiş cevap saymaya karşı kendi sınırlandırması. Aile büyüğü ve çorba sahnesi Sol Max’ın esprisidir.
[26] Žižek, Hegel in a Wired Brain, s. 99 (yayıncı EPUB sayfa işareti). “The movie is basically a failure, but an interesting one: a failure which nonetheless evokes in the viewer the specter of a much better novel.” […] “The repetition (of a failed novel in the failed film) thus gives rise to a third, purely virtual, element: the better novel.” Film ve romanın niteliğine ilişkin kendi değerlendirmesi. Portremizi hayalî bir “asıl Žižek” saymamaya yönelik uyarı editoryaldir.


Bir Cevap Bırakın