11 Ekim 2026’da kaybettiğimiz değerli şair Nihat Ziyalan’ı (Nihat ağabeyimizi) anmadan geçmek olmaz. Bu yazımda şairin çok sevdiğim kitabı Çapkın Çiçekli’de [YKY, Nisan 2015] çözmeye çalıştığı temel sorunu özetleyerek başlamak istiyorum.
Dilin doğal oluşunu sağlayan şey, dilin olanağı nedir? Bir şairin amacı, dünyayı betimlemek. Ben dili verilmiş ve kendiliğinden açık bir şey saymaya yatkın biriyim. Dilin kendisinin doğal olması, niçin bir lirizm sorunu olsun? Dünyayı oluşturan öğelerden bazıları, dünyanın başka öğelerinden bazılarını kendilerinde temsil eder. Dili kullanmak, dili anlamak, şairleri sıradanlıktan ayıran bir olgudur. İç dünyamızın özünü oluşturan dokudur bu:
“Sendelerken gölgem/ bekledim/ omuz veren olacak mı?/ Seyrediyorlar yurdum!” (s.36, “Kırmızı”)
Şöyle söylenebilir mi: biz şairlerin, karşımızda olmayan şeyleri düşünme, bunlar üzerine birbirimizle iletişimde bulunma, onları çeşitli yollardan denetleme, onlarla baş etme yeteneğimiz vardır. Bunu olanaklı kılan şeylerden birisi, bir dilimizin olmasıdır.
Böylelikle iki soru çıkıyor ortaya: “dilin dünyayla ilişkisi ve dilin düşünmeyle ilişkisi nedir?” Belirttiğim iki soruya şöyle yanıt verebiliriz: dil, dünyayı resimleyerek onu temsil eder, düşünceyi dillendirir. Madalyonun bir de tersi vardır; dilin hangi işler için anlamlı bir biçimde kullanılabileceğini, hangileri için de kullanılamayacağını belirlemek… Bu düşünce dilin yerli yersiz kullanımlarını belirleyerek onu dışarıda bırakmak ya da içeri almak çabasını da taşıyor. Böylece dilin yalnızca neler yapabileceğine değil, aynı zamanda neler yapamayacağına da açıklık getirmeye çalışıyor. Bu çaba, belki de Ziyalan’ın en çok etki bırakan özelliğidir. Şair, Çapkın Çiçekli’de dilin sınırlarının açık seçik belirlenebileceğini vurguluyor. Bence bu dilin özünde sözcük anlamıyla resimsel nitelik taşıdığı düşüncesinden kaynaklanıyor. Özetle bu düşünce dile çok önemli açılımlar getiriyor. Dil nesnelerin içinde yer aldıkları olgu durumlarını tıpatıp yansıtmak zorundadır. Ziyalan, dilin dünyayla olan ilişkisinin, dilin içinde anlamlı olarak temsil edileceğini, tartışılacağını düşünüyor. Şairin bu görüşüne, anlamın resim görüşü denir. Ben de şairin dilin resimsel olduğunu söylemesini, sözcük anlamında resimsellik olarak anlaşılmak istediğini vurguluyorum.

Gündelik dilin tümceleri, resimlere benzemedikleri hâlde bir anlam taşıyacaksa sonunda gerçekten resimler olan bir dizi temel öğe tümceye varasıya çözümlenebilir, ayrıştırılabilir olmalıdır. Bu öğe tümceler de sözü edilen nesneleri karşılayan adlardan oluşur. Bu adların düzenlenişi, nesnelerin düzenlenmesini yansıtır. Ziyalan, dünya üzerine söylenmiş bir şeyi çözümlersek bunu şeylerin adı olan sözcüklere indirgeyeceğimizi, tümcenin sözcükleri arasında kurulan ilişkinin de dünyadaki şeyler arasında bulunan ilişkiyi karşılayacağını düşünüyor. Bu yolla tümce, dünyayı resimleyebiliyor. Şairin temel ilkelerden hız alarak Çapkın Çiçekli’de öne sürdüğü bir şey… Koyduğu bir koşuldan, her sahici önermenin belirgin bir anlam taşıma gerekliliğinden kalkıyor. Ona göre bir önermenin, sonunda bu resimsel önermelerden oluşmadıkça belirgin bir anlamı olamaz. Bu resimsel önermelere pek çok örnek verir:
“Yapacak bir şey yok
imrenmekten başka aşk satana
Nakitim yok
Abimin kredi kartı geçer mi kardeş?” (s.55, “Baba Yetiş İnternete Düştüm”)
…
“Büyükada’da Ciğerci Altan
sokağa fırladı
dükkânını soyan kedileri kovalıyor
pijamasının çizgilerinde” (s.49, “Mart”)
…
“Sanki benim elim değil;
öyle bir el
yeleğimden alıp, ceketimin mendil cebine koyunca,
başladı tıkırdamaya,
tam yüreğimin üstünde” (s.16, “Serkisof”)
“Yaşayan şairlerin en önemlisi kimdir?” sorusu üzerine bir oylamaya başvurarak kimin en çok oy toplayacağı, benim için hiç mi hiç açık değil. Şairler, fazla irdelenmekten hoşlanmıyorlar; dayandıkları temelin ortaya çıkarılmasından, yakından incelenmesinden rahatsız oluyorlar. Cemal Süreya, Edip Cansever’e “sorgulanmayan bir yaşamın yaşamaya değer olmadığını” söylemiştir. İmgelemin gelişmesi, usun çalışması, düşün yaşamının gerilememesi, doğrunun veya adaletin ya da kendini gerçekleştirmenin peşinden gitmenin durmaması, varsayımın sorgulanmasına, ön dayanakların irdelenmesine bağlıdır. Bu süreçte rahatsız edici sorular soranlar ve yanıtını merak edenler, en önemli rolü oynamış olur.

Behçet Necatigil, sonul değerlerin tartışılması ve yerleşik görüşün sorgulanmasıyla ilgili mükemmel bir örnektir. Bu bakımdan Çapkın Çiçekli’de diğer bir örnektir. Dünya edebiyatında, şu sıralar doğalcılık ve lirizm çokça konuşulmaktadır. Ziyalan’ı lirizme bağlayan ve diğer şairlerden ayrılan özelliğini, ruhsal-organik bünyesiyle açıklamak doğru olur. Şair, yaşam demektir. Bu formül dışında bir Ziyalan şiiri düşünmek doğal yasanın, usun, mantığın kabul edemeyeceği bir şeydir. Çekişmelerle dolu bir ruha sahiptir. Çapkın Çiçekli’deki şiirlerden, ruhsal yaşamının özelliği kolayca çıkarılabilir. Hiçbir şiiri, duygusal bir bunalımın bir hamlede yarattığı işler değildir bana göre. Sözcükle yoğrulmuş, zihinde mayalanmış… Sözcüklerini bir fotoğraf veya bir film aygıtına yüklemiş de yaşamın köpürttüğü duygu ürpermelerini çekip duruyor. Çok derinden hissettiren şiirler; yapmacıklık, zorlama yok. En önemli özelliği de coşkulu duygu selini, hiç söylenmemiş gibi tazelikle dillendirmek için dağlara vurması.
Taklidî sesleri de (yansılama) önemsediğini, “salıncak” isimli şiirinden aldığım şu dizelerle size göstermek istiyorum:
“İpi mipi yok
havaya tutunmuş
öyle bir salıncak
eteği sıyrılmış
saçı başı birbirine karışık
gülüşü baştan çıkarıcı
süzülürken yüksekten
bakıştık
gözlerindeki parıltı
abooov
boşluğa düşüyor içim!” (s.4, “Salıncak”)
Esasen şair için şiir, “şiirin izleği” anlamında değil, sözcüklerden çıkan seslerin büyülü uyuşmasından; düşünülerek değil, sezilerek heyecan veren bir bilmeceden başka bir şey değildir. Fakat şair, bu ilkesinde fazla bencil ve tektir. Bununla birlikte şiirinde, hem görülen bir anlam hem de birçok uyumsuzluk bulunmaktadır.
Ancak estetik eğitimi derinleşmiş olan sayılı bir kesime seslenmez. Onun şiirindeki evren, bu dünyada bulunmayan, uzak, yabancı bir evren değildir. Şiirlerinde bazen bir sayıklama, bazen bir sanrı manzarası gördüm. Gerçekte yaşadıklarını, bir düş olarak kurgulayan bir ütopya içindedir. Doğaya değil, düşlediği doğaya vurgundur. “Bungalov” isimli şiirinden bir bölüm okuyalım şimdi:
“Uyku tutmuyor
yerimi yadırgama
saat farkından değil
yağmur sesinden
çocukluğumun çinko damı tıpırdayıp
yankılanırken kulaklarımda
deniz de uğulduyor
yalınayak, fistanlı koşturduğum
günlere götüren bu ses sürsün
kaybolmasın hayallerim
uyumak istiyorum bu yatakta
baba evinin uykusuyla” (s.23, “Bungalov”)
Dizelerini okurken etkisi altında kaldım ve sarhoş gibi oldum. Paul Verlaine’in Paris’te basılmış olan yeni yapıtını neredeyse ezberleyen Fransızlar; alışılmamış, inanılmaz kertede incelikli, zarif ve etkileyici dizelerini, yıldız sesleri gibi duymuşlardı. Ben de birdenbire pırıl pırıl duyulan “Kuğulu Park yoluk kabarmış kelfatma/ ördeklerde kendimi gördüm/ vay badi!/oy badi!” (s.39, “Berk, Uyar, Yücel, Süreya, Tamer, İnce”) bu seslere hayran oldum. “Berk, Uyar, Yücel, Süreya, Tamer, İnce” birer bahane, asıl olan tonal veya atonal müziktir. Bu şiirlerin dili güç ve iktidara ulaşınca güneş açıyor:
“kara bulutları gümüş/ iterek/ uyku dolu gözlerime vurdu/ ışık haykırdı içim/ birdenbire buldum/ yıllardır arayıp durduğum/ uykum aralandı/ yüzümü yıkayıp giyindim/ telesekreterden sesini dinledim oğlumun/ bugünün ilk satırını yazdım: SEVGİLİM!” (s.47, “Sonra Güneş Açtı”).
Bir ruhu duygulandırmak için dünyanın bütün olasılıkları içinde bundan daha etkili ve sarsıcı bir şey olamaz. Şiirin uyumundan taşan anlam, konu, hangisi olursa olsun, şiir üstü bir şey. Dilin uyumu ve tavrı, başlı başına bir müzik oluşturuyor. Şiirin dar manzarası içinde görülen çevre, bana sınırsız doğayı hissettirdi.
Aynı yere baksak bile okurun görmediği bir dünyayı görüyor diye Ziyalan’ı eleştiremem. Tam tersine, canlı ve akışkan renklerle bezenmiş bir doğayı önüme serdiği için kendisine teşekkür ediyorum. Çapkın Çiçekli’deki “Kaşık”la, sanki yapıtının ön sözünü de şiirli bir inançla söylemiş oluyor:
“Doluyken anlamlıdır
ister tahta
ister gümüş olsun
elimle yerken
utanmadım hiç, parmaklarımı yalarken çıkan sesten
büyük savaşta
halk kıtlık yaşadı
annemin tenceresinde çakıl
doyduk fokurtusuyla
sevdalarla göbeklendim
içime gurbeti çekmekten
döküldü saçım
delik deşik kaşıklar
düşürdü hayallerimi hep
mayalanmasına fırsat vermedi
hayal suyumun
öğrendim
boşken anlamlı kılmayı
paylaşmayı öğrendim
kaşığı tutan elim
artık titremeyi bırak
yağmur dindi, yıldızlar çıktı
yarın güneşli olacak!” (s.40, “Kaşık”)
Şu sıralar dünya edebiyatında çokça konuşulan lirizmin sözlük anlamı, “kişisel duyguların esin yolu ile coşkulu ve etkili anlatımı”dır. Esinin anlamı da şudur: “Etkilenme, çağrışım ya da içe doğmayla akla gelen yaratıcı duygu, düşünce: İlham”.
Ziyalan’ın yazdığı, ilhamla yola çıkılan bir şiir midir? Şairin söyleşilerinden, şiir üstüne yorumlarından, onun ilhamı yaşam karşısındaki duygu ürpermelerinden beslenerek yola çıkıyor. Bunun için şiirleri, benzeri duygularla ürperip sarsıldığım için beni çok etkiledi. Okuyucu da onun şiirlerinde kendini bulup benimsiyor. Çapkın Çiçekli’nin çıkar çıkmaz tükenmesi de bunun kanıtı. Lirizme karşı olanlar sahici, samimi olmaktan korkuyor bence. Bunların bilinçli, mantığa uygun bir tarih görüşleri yok. Çünkü lirizm, yazgımızın bir parçasıdır, lirizm olmadan yaşayamayız. Kültürümüzün genetiğinde olan bir şeydir lirizm.
Günümüz Türk şiiri, Ziyalan imzalı “yeni bir ses” duymaya başladı. Aslında yıllardır vardı bu ses. Çapkın Çiçekli’yle yeni duyuyormuş gibi olduk.
“Kirvemin bisiklet
tekeri semah döner
rendelenmiş çam kokar gülüşü
Barajsız Adana
asfaltı pençe kapar yazın
yandım Allah
Yerde kaldı yemenimin yürüyüşü
Annem Kürt
Atatürk diye dua eder
babam Çerkez
külot pantolon halay çeker
Yeşilçam’da at bin
Kangurunun sırtından in
Türkçem tiril tiril
mongol gömlek, şalvarım
Zonguldak’ta kucakladım oğlumu
telefon etti New York’tan
“Kedine üzüldüm baba”
Gelinim Nusayri Alevi’lerinden
Antakya’da dondurmalı künefe
dükkânda makara çeker bülbüller
tel tel çatalımda
“My name is Nihat from Blacktown”
Sordum bunca yıllık karıma
“Kimim ben?”
Blacktown’lu Nihat’tır adım” (s.14, “Kimlik”)
Şairler, köşe başında mekân tutmuş bir arzuhâlci değildir. Ruh ürpermelerini, çalkantılarını, aşklarını, isteklerini birer rumuzla anlatmak isteyen gizli bir dile gereksinimleri vardır. Ziyalan şiirinin her dizesini hissederek, düşünerek, iç dünyamda yankılanmasına kulak verdim:
“Dediler demir parmaklıkları geçer bu
kolumu, bacağımı sündürüp
irileştirdiler
Sigara çağım mı?
Tutuştururum her yanımı
ciğerlerim on yedisinde
evimde aklım
Karanlığın dostluğuna kaldım
duvarlar çıt vermez
Neyse ki ezberimde
anamın söylediği ninniler
Üç mektup yazdım
aileme
yurduma
bayrağıma
bir de zarflara ayrı ayrı
göz kırpmamı koydum
Başımdan geçirilen fistan
sünnetliğim mi?
Göğsümdeki yafta
Baba bana top al
Erdal okula gitti” (s.60, “Erdal Eren”)
Yukarıdaki dizelerin açıklaması, buraya kadar söylediklerimi pekiştiriyor. Çapkın Çiçekli, soyutlanmışlık ve kendini evrende ereksiz bir varlık olarak gören bireyin duyduğu anlamsızlık duygusuna inanılmaz bir biçimde kafa tutuyor. Lirizm, bana doğalcılık öncesi bir görüş gibi geliyor.
Lirizmin bizi sonunda bıraktığı yer, doğalcılığın eşiğidir. Son bir seçme ile karşı karşıya bırakır. Bu seçme de doğalcılıkla bağlantılıdır. Çapkın Çiçekli ’deki şiirler anlatımcı, hikâye hikâyesine yaslanmış şiirler değildir. Elbette anlatılabilir bir şiir öyküsü vardır, bunu hissettiriyor. Sözcükler coşturularak yazılmış. Lirizmin sınırını, daha önce söylenmemiş tazelikle söylemek için zorluyor. Şairin yaşam karşısındaki duygu ürpermelerini, sözcükle resimleyen şiirler…


Bir Cevap Bırakın