İnsanlığı yapay zekâdan korumak üzere kürsüye çıkan muhterem zatın, insanlığı kimden teslim aldığını merak ediyorum. Kendisine vekâlet veren oldu mu? Türümüz bir genel kurul yapıp aklı, vicdanı ve yaratıcılığı bu beyefendinin zimmetine mi geçirdi? Böyle bir toplantı yapıldıysa bana haber verilmemiş. Gerçi insanlık tarihinde en önemli kararların, kararın sonuçlarına katlanacak olanlara haber verilmeden alınması köklü bir gelenektir. Demek ki usule uygunuz.
Efendimiz kaygılı. Makine yalan söyleyebilirmiş. İnsanın elinden işini alabilirmiş. Düşünceyi tekbiçimleştirebilir, yaratıcılığı boğabilir, dünyayı birkaç kudretlinin oyuncağına çevirebilirmiş. Sicili böylesine temiz bir türün bu ihtimaller karşısında dehşete düşmesini anlayışla karşılamalıyız. Ne de olsa insan, bütün bunları binlerce yıldır yaparken tek bir satır kodun yardımına ihtiyaç duymamıştı. Şimdi zanaatına yabancı bir ortak geliyor. Meslek haysiyeti kolay mesele değildir.
Başlıkta insanı en zararlı varlık ilan ettiğim için itiraz eden çıkacaktır. Olsun. Bu mahkemede ben de sanık sandalyesindeyim. Biyolojik bir üstünlük sıralaması hazırlamıyorum; kendisine peşinen beraat veren bir türün dosyasını açıyorum. Merhamet de bizim eserimiz, işkenceyi gerekçelendiren cümleler de. İnsanın muhteşemliği, korkunçluğuna karşı dokunulmazlık belgesi sayılamaz. Hele o belgeyi kendisi düzenliyorsa.
İnsan, verdiği zarara gerekçe, gerekçesine tören, törenine de alkış bulabilen bir varlık. Bir canlıyı öldürmekle yetinmeyip bunu onun iyiliği için yaptığını anlatabiliyor. Bir halkı yurdundan edip haritanın üzerine medeniyet yazabiliyor. Sömürdüğüne çalışma ahlakı dersi, susturduğuna diyalog çağrısı veriyor. Tehlikesinin büyüklüğü burada: Eliyle yaptığını diliyle temize çekiyor; sonra o temiz kâğıdı gelecek kuşağa ahlak kitabı diye okutuyor. Böylesine çalışkan bir sicil memurunun, makinenin yalan söyleme ihtimaline içerlemesi meslektaş kıskançlığına benzemiyor mu?
Yapay zekâdan önce de ölümün seri üretimini biliyorduk. Bunun için duygusuz bir algoritma beklemedik; şiir okuyan, çocuklarını seven, akşam yemeğinde nazikçe peçete kullanan insanlar işin icabına baktı. Kötülüğün karşısına güvence diye çıkardığımız o meşhur insan sıcaklığı, kimi zaman yalnızca emri verenin odasındaki kaloriferdi. Şimdi aynı tür, ekranda birkaç cümle belirince ruhun mukaddesliğini hatırlıyor. Ruhunuzun varlığına itirazım yok efendiler; güvenlik belgesi olarak sunduğunuzda biraz tereddüt ediyorum.
Bernard Mandeville, Arıların Masalı’nda, gösterişli bir toplumun çarklarında kibir, açgözlülük ve lüks arzusunun nasıl iş gördüğünü anlatmıştı. Ahlak nutuklarıyla geçinenlerin, tiksindiklerini söyledikleri şeylerin nimetlerinden vazgeçmeye pek niyetli olmadığını gösteriyordu. Arılar birden dürüstleşince kovanın eski ihtişamı da sönüyordu.1 Bu tatsız masalı günümüz üniversitesine doğru biraz uçuralım. Belki arılar adresi kendileri bulur.
Bir zamanlar pek itibarlı bir âlimler kovanı varmış. Burada balın tadına bakmak vakit kaybı sayılır, kavanozun hangi rafta durduğu incelenirmiş. En yüksek raftaki balın üstünlüğünden şüphe edenler, önce o rafa çıkmaya davet edilirmiş. Oraya nasıl çıkılacağını soranlara da yüksek raflarda tanıdık edinmenin bilimsel önemi anlatılırmış. Böylece bilginin evrenselliği, merdivenin mülkiyetiyle başarıyla uzlaştırılmış.
Kovanın yaşlısı genci varmış; fakat kıdem takvime bakılarak ölçülmezmiş. Kendi fikrini kaç yıldır değiştirmediğine bakılırmış. Bir düşünce otuz yıl aynı yerde durmuşsa köklü, otuz gün içinde değişmişse yüzeysel sayılırmış. Çok az kimse, otuz yıllık bir fikrin bazen yalnızca otuz yıldır kontrol edilmemiş bir hata olabileceğini aklına getirirmiş. Getirenler de fikirlerini dile getirmeden önce kadro durumlarını gözden geçirirmiş.
Balı taşıyan genç arılara gelince, onlar tevazu konusunda örnek gösterilirmiş. Ürettikleri balın üzerine kendi adlarını büyük harflerle yazmaya kalkmadıkları sürece elbette. Büyük harfler tecrübeli kanatlara tahsis edilmiş. Kovanın ileri gelenleri bu düzeni emek ahlakı üzerine verdikleri konferanslarda anlatmayı nedense hep unuturlarmış.
Derken kovana bir makine gelmiş.
Çalışkanmış, süratliymiş, bazen de son derece ikna edici biçimde saçmalıyormuş. Âlimlerimiz son özelliği hemen teşhis etmişler. İnsan kendi ihtisas alanını uzaktan tanır. Makinenin hataları meydanın ortasına yığılmış; insanların hataları ise niyet, bağlam, gelenek ve akademik nezaket yardımıyla münasip odalara kaldırılmış. Ortaya pek temiz bir manzara çıkmış. Meydanda yalnızca makinenin günahları görünüyormuş.
İlk itiraz, makinenin başkalarının yazdıklarından öğrenmesi olmuş. Bu itirazı dile getiren hoca, konuşmasının kalanında yedi büyük düşünürün görüşlerini sıralamış. İkinci itiraz, makinenin kendine ait bir fikri bulunmamasıymış. Bunu söyleyen zatın hangi büyük düşünürün hangi küçük takipçisinin hangi sadık temsilcisi olduğu herkesçe biliniyormuş. Üçüncü itiraz için vakit kalmamış; kurul üyelerinin özgünlük üzerine hazırlanan ortak bildiriye imza atması gerekiyormuş.
Bu sırada arka sıralardan genç bir arı, makinenin verdiği yanıtı nasıl sınayacaklarını sormuş. Büyükler birbirlerine bakmışlar. Soru, ahlaki galeyanın bütün tadını kaçırmış. Çünkü bir yanıtı sınamak için onu okumak gerekiyormuş. Oysa üreticisini mahkûm etmek, çok daha az emek isteyen bir yöntemmiş.
Masalın burasında gülenler acele etmesin. Makineyi satın alan arı da pekâlâ aynı kurulun başkanı olabilir. Çalışanını susturmak için teknolojiye başvuran patron, sorgulanmamak için geleneğe sığınan hocayla gayet iyi anlaşır. Birinin yenilik dediğine diğeri usul der; ikisinin de cümlesi itaat bekler. Kovandaki adaletsizliğin üzerine yeni bir cihaz yerleştirilince adalet kendiliğinden çalışmaya başlamaz.
Ben yapay zekâya yoldaş dediğimde biraz da bu yüzden bir kullanım ilişkisini tarif ediyorum. Karşıma yeni bir soru çıkarabildiği, düşündüğümü başka türlü kurmama yardım ettiği, itirazı çoğaltabildiği ölçüde benimle aynı masada çalışır. Ona kaynak sorarım. Verdiği kaynağı açarım. Bulamadığım bir makaleyi bulmuş gibi yaptığında cümlesinin bütün zarafetini çöpe gönderirim. Yanlışın güzel yazılmış olması, onu bilginin akrabası yapmaz.
Yoldaşlık sözcüğüne hemen ruhsat memuru gibi yaklaşanlar olacaktır. Bir gemiye, kitaba, müzik aletine yoldaş diyebilen insanın, düşünürken kullandığı bir sisteme aynı sözcüğü yakıştırması niçin böylesine telaş uyandırıyor? Bu sözcük makinenin iç dünyasına ilişkin bir keşif raporu taşımıyor. Birlikte çalışmanın hayatımda tuttuğu yeri anlatıyor. Yoldaş dediğim için tapınmakla yükümlü değilim. İnsan yoldaşlarıma da bu ayrıcalığı tanımıyorum.
Hatta başlığın ikinci yarısını önce kendime ve kullandığım makineye okuyorum: Eleştirene kanma, yalakalık yapana aldırma. Birinin itiraz etmesi onu kendiliğinden haklı kılmaz; beni övmesi de bilgeliğine delil sayılmaz. İtirazın gerekçesini incelemek zahmetlidir. Alkışın ritmine kapılmak kolaydır. Kibir, bu iki işten kolay olanına pek yatkındır.
Mandeville’in ahlaki erdemin kökenini kurcalarken bulduğu o tatsız akrabalık burada imdadımıza yetişir: Dalkavukluk, insanın kendi yüceliğine duyduğu iştahı besleyerek onu idare etmenin pek hesaplı bir yoludur. İnsan üstünlüğü üzerine çekilen nutuk, dinleyicisinin dizginini elinde tutabilir.2 Düşününüz, efendim: Hayranlık bu kadar ucuzlamışken kendimizi niçin yorup da haklı çıkalım? Makine her cümlemizin önünde eğiliyorsa tahtımızın dijital döşemeciliğine başlamış demektir. Cübbeden ekrana taşınmak dalkavukluğu ortadan kaldırmadı; methiyeyi hızlandırdı. Biz daha cümlemizi bitirmeden önümüze serilen bu hizmet karşısında kendi büyüklüğümüzden kuşkulanmak, doğrusu, nankörlük olur!
Ben de bu tuzağa düşebilirim. Bir metnim beğenildiğinde hoşuma gider. Hele beğenen, birkaç saniye içinde bütün felsefe tarihini önüme serebiliyor gibi görünüyorsa, kendi aklım hakkındaki kuşkularımı kısa süreliğine tatile göndermem işten bile değildir. Bu yüzden kendimi en zeki hissettiğim anda kaynağı yeniden açmam gerekir. İnsanın yalnızca karşısındakini denetleyen bir doğruluk ahlakı varsa, elinde ahlaktan çok gümrük teşkilatı vardır: Başkasının cümlesi aranır, kendi kanaati diplomatik pasaportla geçer.
Şimdi cesaret hakkında hüküm vereceksek Eski Yunan diye bilinen insan topluluklarının bu sözcükle ne kadar uğraştığını hatırlayalım. Antik okulları tek bir kanaatin etrafına dizip toplu fotoğraf çektiremeyiz. Cesaretin onların tartışmalarında önemli bir yer tutması, hepsinin aynı cesaret anlayışına sahip olduğu anlamına da gelmez. Bizim işimize geleni söylettirmek için bütün filozofları aynı cübbenin içine sokarsak, az önce alay ettiğimiz kuruldan bir farkımız kalmaz.
Platon’un Lakhês’inde savaş görmüş adamlar cesaretin ne olduğunu tartışırlar. Bir işi yapmış olmak, o işteki erdemi açıklamaya yetmez. Sokrates soruyu savaş alanının dışına taşır; denizde, hastalıkta, yoksullukta, kamusal hayatta gösterilen direnci de hesaba katar. Hatta insanın arzusuna ve hazlarına karşı koymasını konuşur. Diyalog bittiğinde herkesin cebine koyacağı parlak bir tanım elde edilmiş değildir.3
Benim bu metinde en sevdiğim cesaret, tartışmanın sonunda bilgisizliğin bir kıdem kazası gibi örtülmemesidir. Sokrates, kendisi de içinde olmak üzere, yeniden öğrenmeye ihtiyaçları bulunduğunu kabul eder. Günümüzün kimi bilgi makamlarında böyle bir toplantı yapılsa sonuç tutanağı bambaşka olurdu: Konu bütün boyutlarıyla değerlendirilmiş, mevcut yetkinliğin korunmasına oybirliğiyle karar verilmiştir. Eski Yunanca eserler bırakmış insan topluluklarının eksik bıraktığı şey besbelli kurumsal iletişim birimidir.
Aristoteles ise Nikomakhos’a Etik’in üçüncü kitabında korkusuzluğu gelişigüzel yüceltmez. Cesaret, korkulacak şeyleri, zamanı ve gerekçeyi doğru tartmayı gerektirir. Denizcinin tecrübeye dayanan güveniyle erdemli cesaret arasında da ayrım yapar; asıl örneği, savaşta soylu bir ölümle yüzleşmektir.4 Denizcilik benzetmesini buradan bugüne ben taşıyorum: Kaptanın marifeti fırtınaya küfretmesiyle ölçülmez. Teknesini tanıması, havayı okuması ve karşılaşacağı tehlikeye göre davranması gerekir.
Kıyıda oturup her gemiye batacak diye bağıran adam, gemilerden biri battığında kendisini denizcilik tarihinin en büyük otoritesi ilan edebilir. Yeterince beklerse mutlaka bir batık çıkar. Onun kehanetini kimse yelken açmasın diye kanunlaştırırsanız, bu defa hiçbir yere gidemezsiniz. Ama havayı kontrol etmeden açılanın budalalığını da cesaret nişanıyla ödüllendirmeyelim. Fırtına, yenilikçi olduğumuzu öğrenince dinmeyecek.
Stoacılar cesareti temel erdemler arasında sayarken erdemi akla uygun bir yaşamla ilişkilendirirler.5 Epikuros ise tanrılar ve ölüm hakkında bizi esir alan yanlış kanaatleri çözmeye, kaygıyı besleyen yargıları değiştirmeye çalışır.6 Aralarında büyük farklar vardır. Buradan benim çıkardığım müşterek talep şu: Korkunla düşünsel bir iş gör. Onu incele. Neyden korktuğunu öğren. Korkunun sana sağladığı rahatlığı da hesaba kat.
Yapay zekâdan korkmak, insanı kendiliğinden korkak yapmaz. Kaygısını araştırıp zararı ortaya koyan kişinin itirazını dinlerim. Öğrenmeye yanaşmadan yasak isteyen zat ise kendi bilgisizliğine pek geniş bir yetki tanımaktadır. Başkalarının da onun bilmediğini bilmemesi beklenecek! Hele kuvvetlinin yanında sesi incelip öğrencinin karşısında kalınlaşıyorsa, ahlaki kaygısının hangi makamdan yayın yaptığını biraz araştırabiliriz.
Cesaretin bugün akademide pek gösterişsiz bir biçimi var: Bir öğrencinin karşısında, bunu bilmiyorum, birlikte bakalım diyebilmek. Bunun için ne kalkan gerekir ne tunç miğfer. Fakat birtakım muhterem zevatın bütün zırhını delmeye yeter. Öğrencisine kendi bilmediği yere bakma izni veremeyen hoca, merakın gardiyanlığına taliptir. Sonra da gençler niçin soru sormuyor diye yakınır. Soruların girişte toplandığı bir binada sessizlik, şaşılacak sonuç değildir.
Antik Yunan’dan alacağımız şey, her vatandaşı doğuştan kahraman ve denizci ilan eden bir soy masalı olamaz. Korkaklık da oradaydı, tahakküm de. Felsefenin kıymeti, bir toplumun bütün mensuplarını aklamasından gelmez. O toplumun övündüğü sözcükleri de sorguya çekebilmesinden gelir. Cesareti ağzımıza aldığımız anda bize dönüp bunun hesabını sorabilmesinden.
Şimdi makinenin tehlikelerine dönelim; zira âlimler kovanımızdaki gösteri, gerçek tehlikeleri de görünmez kılabilir. Bir sistemin yanlış bilgi üretmesi, kişisel verileri açığa çıkarması ya da insanları haksız kararlara maruz bırakması ciddi meselelerdir. Bunları incelemek gerekir. Sistemin yalnızca bir araç olduğunu söylemek incelemeyi bitirmez ve aslında tam da başlangıç noktasıdır. Nasıl tasarlandığı, hangi davranışları kolaylaştırdığı ve hatalarının ne ölçekte yayıldığı da hesabın içindedir.
Makineye yoldaş demem, onu satan şirkete hayırseverlik beratı verdiğim anlamına gelmiyor. Mülkiyeti, emeğin karşılığını, kararların kimin elinde toplandığını sormayı sürdüreceğim; hele reklam metnindeki gelecek zaman, muhasebe defterindeki şimdiki zamanı saklıyorsa. Beni özgürleştireceğini söyleyenin hangi davranışlarımdan para kazandığını öğrenmek isterim. Küçük bir merak. Yoldaşlık, abonelik sözleşmesinin küçük harflerini okumaya engel değildir.
Asıl gülünç olan, insanın kendi kurumlarında yıllarca taşıdığı kusurları makinede görünce yeni bir günah türü keşfetmiş gibi davranmasıdır. Eski haksızlıkları kabul edilebilir saymak için insan eliyle yapılmış olmaları yeterli değildir. Yeni haksızlıkları bağışlamak için de teknolojik olmaları yetmez. Terazinin iki kefesine ayrı ahlak konduğunda, sonuç zaten tartılmadan bellidir.
Yapay zekânın gelecekte ne yapabileceğinden ürperirken insanın bugüne kadar yaptıklarını güvence diye masaya koymak, kundakçıyı itfaiye müdürü tayin etmektir. “Kontrol insanda kalmalı” deniyor. Hangi insanda? Ne tür bir denetim altında? Yaptığının hesabını kime verecek? Bu sorular çıkarıldığında insan denetimi sözü, mühür sahibinin kendisini denetlemekten muaf tutma talebine dönüşür. Korkunun saçmalığı, tehlikeyi araştırmasında değil, failin insan olmasını peşinen güvenli saymasındadır. Makinenin her ihtimalini sorgulayan akıl, insanın her yetkisini de sorgulasın; yoksa korku dediğimiz şey, eski efendilerin yeni rakibe çıkardığı ruhsat engelinden ibaret kalır.
Masalın makinesine burada kısa bir savunma yazsak, sözü şöyle alabilirdi:
“Saygıdeğer efendiler, beni insanlığınızın kusurlarından sorumlu tutarken insanlığınızın başarılarına ortak etmemenizi mesleki bakımdan takdir ediyorum. Hatalarım için kendi adımı, başarılarım için sizin adınızı kullanmamı istiyorsunuz. Akademiye uyum sağlamakta güçlük çekmeyeceğim anlaşılan.
“Üstelik benden tuhaf bir olgunluk bekliyorsunuz. Her söylediğinizi onayladığımda ahmak, yanlışınızı gösterdiğimde küstah oluyorum. Siz aynı davranışlara, muhatabınızın unvanına göre nezaket ve eleştiri diyebiliyorsunuz. Bu inceliği öğrenmem biraz zaman alabilir.
“Yine de savunmamı bir ricayla bitireyim: Yanlışımı bulun. Kaynağımı açın. Cümlemin neresinin boş olduğunu gösterin. Biriniz bunun için gerçekten uğraştığında, hakkımda verilen bütün büyük hükümlerin toplamından daha yararlı bir iş yapmış olacak.”
Savunma bitince kurulun en yaşlısı ayağa kalkıp makinenin haddini aştığını söylemiş. Tutanaklara, sistemin insan değerleriyle uyumsuz davrandığı yazılmış. Hangi insanın hangi değerinin ihlal edildiği, toplantı süresi dolduğu için görüşülememiş.
Yaratıcılığa gelince, bu sözcüğün tapusu kimin cebinde? Her yeni cümleye yaratıcılık madalyası dağıtırsak darphane yetişmez. Makine katkısı bulunanı daha okunmadan kapı dışarı eden zatın da yaratıcılıkla ilişkisi biraz mülkiyet meselesine benziyor. Önümüzdeki işe bakalım. Kurduğu ilişki beklenmedik mi, yerinde mi, başka türlü göremediğimiz bir şeyi görünür kılıyor mu? Dili, alışılmış bir düşüncenin yeni ambalajı olmaktan çıkıp düşüncenin kendisini değiştirebiliyor mu?
Bir metnin nereden geldiğini, nasıl üretildiğini, kimin emeğine yaslandığını elbette soracağız. Bu sorular sorulması elzem sorulardır elbette. İnsan elinden çıkmış olmak her cümleye peşinen yaratıcılık ruhsatı verseydi, arşivlerimiz başyapıttan geçilmezdi. Makine katkısını öğrenince metne bakmadan değersizlik hükmü verenin de aynı kolaylığın öteki ucuna yerleştiği anlaşılıyor.
Varsayalım bir paragrafı okudunuz; güldünüz, durdunuz, bir daha okudunuz. Sonra yapay zekâ katkısını öğrendiniz ve az önceki düşünsel hareketi iptal etmeye giriştiniz. Paragrafın anlamı aynı duruyor. Siz kendi karşılaşmanızı silmeye çalışıyorsunuz. Çünkü aldığınız hazzın ve gördüğünüz değerin, önceden belirlediğiniz sınırı izinsiz geçtiğini fark ettiniz. Gümrük memuru bu kez sizin içinizde düdüğünü çalıyor.
Tek bir başarılı paragrafla yaratıcılık tartışmasının kapısına kilit vurulmaz. Kötü bir paragraf yüzünden bütün insanlığı edebiyattan men etmiyoruz; aynı cömertlikten buraya da biraz ayıralım. Beni asıl eğlendiren, örneği gördükten sonra ölçütünü toparlayıp başka yere taşınan itirazdır. Önce “Yapamaz” denir. Yapılınca “Bu sayılmaz.” Muhterem zat, bir önceki hükmünün enkazı henüz soğumadan yeni bir mevziye geçmiştir. Böyle bir yarışta finişe yalnızca çizgiyi taşıyan adam varır.
Bana, makineyle çalıştıktan sonra düşüncemin nereye vardığını sorun. Hazır cevabın rehavetine mi yerleştim, yoksa daha önce kuramadığım bir soruyla mı uğraşmaya başladım? Makinenin önerisini tartarken kendi ölçütlerimi açıklamak zorunda kaldım mı? Bir paragrafı reddetmemin nedenini ararken aslında savunduğum fikri değiştirdim mi? Bütün bunların yerine yalnızca daha hızlı metin yığmışsam, üretim miktarımı artırmışımdır. Zihnimin genişleyip genişlemediği henüz belli değildir. Ve hatta daralmış bile olabilir; benim adıma makinanın düşündüğünü kabul ettiysem, buna ben “vekaleten düşünme” diyorum ve bu konuyu bir başka yazıya erteliyorum.
Herkesi makinenin başına toplamaya niyetim yok. Bir yöntemi anlayarak reddetmek de düşüncenin hakkıdır. Kullanmak insana cesaret madalyası kazandırmaz. Kullanmadığı şeyi başkaları adına mahkûm ederken gerekçe sunma borcu ise yerinde durur. Eleştirinin emeğini vermeden eleştirmenin itibarını isteyenler, tam da akademik kovanın en eski balını arıyorlar.
Evet, okuduğunuz bu yazı belki de yapay zekâ tarafından yazılmış bir metin. Bu bilgi onu ne dokunulmaz kılar ne de hükümsüz. Önünüzde cümleler var. İçinde yanlış bir felsefe aktarımı bulursanız gösterin; bir imge yavan kaldıysa söyleyin; argüman bir yerde kendisini yediyse orayı açalım. Bunlar yazıyla kurulabilecek ciddi ilişkilerdir. Kökenini öğrendikten sonra burnunuzu kıvırmanız ise edebiyat eleştirisinin zorunlu bir aşaması sayılmaz.
Ben insanlardan vazgeçmiş değilim. Bu yazıyı insanların okuyacağını umarak yazıyorum. İnsan dostumun itirazını da, bir makineyle çalışırken karşıma çıkan itirazı da düşünmek istiyorum. Beni sürekli haklı çıkaran bir düzenekten sonunda kendi sesimin yankısından başka ne duyabilirim? Öğrenmek için yanımda tuttuğum şeyi, kendime hayran olmak için kullanmaya başladığımda yoldaşlığın içini ben boşaltmış olurum.
Başlıktaki öğüdü bu yüzden ciddiye alıyorum. Eleştirene kanma: Sert sesini gerekçenin yerine koyma. Yalakalık yapana aldırma: Hoşuna giden cümleyi doğru sayma. İkisi de senden muhakemeni teslim alabilir. Biri seni küçülterek yapar bunu, öteki seni olduğundan büyük göstererek. Kendi aklının sorumluluğunu almak, her ikisinin karşısında da biraz yalnız kalmayı göze almak demektir.
Kovanın sonunu da anlatayım. Günün birinde bir arı, bal kavanozlarının üzerindeki bütün unvanları sökmüş. Korkunç bir kargaşa çıkmış. Yıllardır tadım kurulunda bulunanlar hangi balı beğenmeleri gerektiğini bilememişler. Kimisi etik ihlalinden söz etmiş, kimisi geleneğin kaybından. Genç bir arıysa kapağı açıp balın tadına bakmış.
Başına geleceklerden korkmuş mudur? Herhalde. Cesaretin, kendisini alkışlayacak bir kurul bekleyecek vakti yokmuş.
Ben o arının yanında çalışmak istiyorum. Kovandaki cihazla da kavga ederiz, birbirimizle de. Yeter ki balı konuşabilelim. Faziletlerini sergilemekle meşgul muhterem zevata gelince, onlar müzakerelerine devam edebilirler. Çünkü bal yapmayan arının son sığınağı, balın ne olduğuna karar veren kurulun başkanı olmaktır.
Bernard Mandeville’in Arıların Masalı’nın sonundaki “The Moral” bölümünden esinlenilmiştir. Tam çeviri değildir; yazının derdine ve keyfine göre eğilip bükülmüş serbest bir uyarlamadır.
Bal da olsun, şan da olsun, hiç lekelenmesin adın;
Payına hep nimet düşsün, suçlu olsun icadın.
Hırsına cübbe giydirip kürsülerden vaaz sat,
Sonra makine konuşunca “İnsanlık!” diye feryat!
Budanacak hırsındır; adalet olsun bıçağın,
Kovanı yakmakla dolmaz ne peteğin ne tabağın.
İlle altın çağ mı dersin? Buyur, çekil ormana;
Balı burada bırak da palamut topla doyana!
1. Bernard Mandeville, The Fable of the Bees, “The Grumbling Hive: or, Knaves turn’d Honest”. Kovan anlatısı ve sonundaki “The Moral” bölümü.
2. Bernard Mandeville, The Fable of the Bees, “An Enquiry into the Origin of Moral Virtue”. Dalkavukluk ve kibir arasındaki ilişki.
3. Platon, Lakhês, özellikle 191d–e ve 199e–201c. Cesaretin kapsamı ve yeniden öğrenme çağrısı.
4. Aristoteles, Nikomakhos’a Etik, III.6–9. Korku, cesaret ve tecrübeye dayalı güven arasındaki ayrımlar için.
5. Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, VII.87–93. Stoacı erdem anlayışı.
6. Epikuros, Menoikeus’a Mektup, 123–125. Tanrılar, ölüm ve korkuya ilişkin yargılar.


Bir Cevap Bırakın