Yuvanın Resmi

“Her şeyi yapmayı başarabilmiş olsak da

hâlâ bir kuş yuvası yapamadık.” Fransız atasözü

 

Bak şu asılı şeye. İnce bir dala, sentetik bir iple bağlanmış. Çatılmış, örülmüş, boyanmış, siyah-beyaz çekilmiş bu karede boya görünmüyor; ama izi duruyor, soğukluk grinin içinde bir yerde. Bir yuva. Daha doğrusu yuvaya benzeyen bir şey. Ona bakarken içinden bir ses “yuva” diyor. O ses biraz aceleci.

Fotoğrafa biraz daha bak, acelemiz yok nasılsa. Asıldığı dal ince; irice birkaç kuş konsa eğilir, dengesizleşir. Demek ki bu nesne üstünde durulmak için değil, görülmek için asılmış, bir yüksekliğe konmuş. Yeterince alçak ki göz hizasına gelsin, yeterince yüksek ki arkasına gök düşsün. Bağı da öyle; doğal bir lif değil, fabrikadan çıkma bir ip, düğümü sıkı, ucu düzgünce kesilmiş. Gizlenmemiş, aksine bakan herkes görsün diye orada. Siyah-beyaz onu biraz daha çıplak bırakıyor: sevimliliğini alıyor, çatısını, örgüsünü, yapılmışlığını ortada bırakıyor. Renkli olsa belki hoşumuza giderdi. Siyah-beyaz bir garip görünüyor.

Bu bir yuvanın resmi. Üçboyuta çıkmış, dala asılmış bir resim.

Farkı görmek için gerçeğine inmek gerekli. Kuş yuvasını nasıl yapar? Bir plana göre değil. Kafasında bir yuva imgesi yoktur; çizim, maket, “şöyle görünmeli” yoktur. Bulduğu şeyle başlar; bir sap, bir kıl, bir lif, bir tüy ve onu bedeniyle sınar. Çukuru gagasıyla değil, göğsüyle açar. İçine oturur, döner, bastırır, yine döner. Kendi ağırlığını, sıcaklığını, kavsini malzemeye geçirir.

Sarah Robinson, Yuva adlı kitabında bunu daha da ileri götüren eski bir gözlemi anıyor: kuş, aleti olmayan bir işçidir. Sincabın elleri, kunduzun dişleri yoktur onda. Tek aleti kendi göğsüdür. O göğüs, malzemeyi yumuşayıp uyum sağlayana kadar bastırır. Robinson’un aktardığı cümle şu: Yuvadaki hiçbir ot parçası yoktur ki kıvrımını alması ve o kıvrımı koruması için kuşun göğsü, yani kalbi tarafından sayısız kez bastırılmamış olsun. Yuvanın, şişen bir meyvenin kendi sınırlarına yaptığı basınca benzetildiğini de okuyorsun. Sınır dışarıdan çizilmiyor. İçeriden kabararak oluşuyor.

Aynı kitapta, bu ustalığın ne kadar ileri gittiğini söyleyen çok daha eski bir ses var. On altıncı yüzyıldan bir cerrahın sözleri… Hayvanların yuvalarını yaparken ortaya koyduğu iş o kadar düzgündür ki daha iyisini yapmak mümkün değildir. Hiçbir taş ustasının, hiçbir marangozun, hiçbir yapı ustasının işi onlarınkini geçemez. Dahası, bir insanın kendisi ve çocukları için yapacağı hiçbir ev, bu küçük hayvanların kendileri için yaptıklarından daha düzgün olmayacaktır. Dört yüz elli yıl kadar önce yazılmış bu cümleyi bugün okumak garip bir etki bırakıyor bende. Aradan geçen zamanda biz gökdelen diktik, köprü attık, kubbe kurduk ve o cümle hâlâ yerinde duruyor. Atasözü sağlam bir saptama yapmış demek ki.

Bunu bir kez daha düşün. Aslında yuva, kuşun bedeninin negatifi oluyor. Göğsünün kalıbı, oturuşunun izi. Dışarıdan bakınca bir nesne, içeriden bakınca donmuş bir hareket. Oturmanın, dönmenin, ısıtmanın katılaşmış hali. Hiçbir yuva ötekine tam benzemez. Her yuva o dalın, o rüzgârın, o günkü malzemenin, o kuşun bedeninin bir defalık buluşmasıdır. Dedim ya kuş “yuva yapıyorum” diye düşünmez; ortamla ilişkiye girer, o ilişkiden bir biçim doğar. Biçim sonradan belirir. Yapmak, tasarlamaktan önce gelir. Hatta hiç tasarlamadan da olur, milyonlarca yıldır oluyor. Kör bir ustalık bu, bedenin bilgisi. Kuş elleriyle düşünür diyemeyiz, eli yok; ama göğsüyle düşündüğünü söyleyebiliriz. Düşünmek burada bir sınama. Kafada yapılmaz, kanatların arasında.

Şimdi insana dön. İnsan bu fotoğraftaki gibi bir “yuva”yı nasıl yapar? Baştan sona tersinden. Önce zihninde bir imge kurar. “Yuva” der, gözünün önünde bir biçim belirir: yuvarlak, örgülü, kâseye benzer bir şey. Bu imge hiçbir gerçek yuvadan doğmaz yuvaların resminden doğar. Çocuk kitaplarından, çizimlerden, daha önce görülmüş binlerce yuva görüntüsünden damıtılmış ortalama bir biçim. Sonra insan bu imgeyi eline alır ve maddeye dayatır. Malzemeyi imgeye uydurur: ip yeterince yuvarlak değilse büker, dallar düzgün durmuyorsa keser, renk “yuva gibi” değilse boyar. Burada beden yok… Ortamla alışveriş yok… Bir imge var ve o imgeye itaat etmesi için hükmedilen bir madde…

Kuş bir jesti katılaştırır, insan bir imgeyi maddeleştirir. Kuşunki içeriden dışarı, insanınki dışarıdan içeri.

Robinson’un kitabında andığı çok güzel bir karşılaştırma da var burada. Eğer evlerimizi kuşun yuvasını yaptığı gibi yapsaydık, hazır giysi giymezdik… Her birimizin kendi ölçüsüne göre doldurulmuş bir evi olurdu. Bunu okuduğumda fotoğrafa döndüm. O dalda asılı duran şey tam olarak bir hazır giysi. Konfeksiyon yuva… Standart beden… Hiçbir bedenin ölçüsü alınmamış, hiçbir göğüs bastırılmamış, hiçbir kalp o otu kıvrımında tutmamış. Bir kalıptan çıkmış ve dala asılmış. Bütün hazır giysiler gibi, herkese olur da kimseye tam olmaz.

Kitapta beni asıl etkileyen kavram başkaydı; sağlarlık. Bir şeyde saklı duran eylem imkânı. Canlı ile çevresi arasındaki tamamlayıcılık… Bir dal kuşa “konulabilirim”, bir kovuk “girilebilirim” der. Sağlarlık bir özellikten başkadır, bir ilişkidir. Ne nesnede durur ne canlıda… İkisinin arasında. Robinson, bunu anlattıktan hemen sonra ürün tasarımcılarına geçiyor. Bir ürünün içinde saklı duran imkânları renkle, çekici biçimlerle öne çıkarıp kullanımı kolaylaştırıyorlarmış. Rahatsız edici olan bunun bir adım ötesi. Aynı işaret, içinde hiçbir imkân olmayan bir nesneye de konabilir. İşte o asılı nesne bu. Taklit edilmiş bir sağlarlık. “Burada yaşanabilir” diyor, ama yaşanamıyor… Girişi var, ama girilecek yer yok… Çatısı var, ama koruduğu şey yok… Örgüsü var, ama o örgü hiçbir yumurtayı tutmuyor… Arkasında kapasitesi olmayan bir vaat. Bu vaat; kuşa yapılmıyor, bakana yapılıyor. Bir kuş o nesneye baktığında hiçbir imkân görmez. Bir insan baktığında bir imkânın resmini görür ve içi ısınır.

İnsanın yuva imgesiyle kurduğu ilişkinin en garip örneği bazı duvarlarda bulunuyor; guguklu saat. Küçük bir ev, küçük bir kapı, saat başı o kapıdan çıkıp öten tahta bir kuş. Bir kuşun sesini almışız, tahtaya oymuşuz, körüğe bağlamışız, bir yaya kurmuşuz… Canlı bir jesti mekanizmaya çevirmişiz. Oysa gerçek gugukkuşu yuva yapmaz. Yumurtasını başka bir kuşun yuvasına bırakır. Yuvanın sahibi de kendi yavrusu sanarak besler onu. Bütün kuşlar arasından yuvasızlığı meslek edinmiş olanını seçmişiz ve onu bir evin duvarında minik bir yuvaya yerleştirmişiz. İmge gerçeğin tam tersinde. Duvardaki o küçük ev, hiçbir zaman yuva yapmamış bir kuşun evi.

Şimdi işin kışkırtıcı yerine geliyoruz ve burada bir soruyu açık bırakacağım…

Neden kuşun yaptığına içgüdü, insanın yaptığına tasarım deriz? Kuş; milyonlarca yıldır ortama uyarlanan, biricik, kusursuz işlevsel yapılar kuruyor. Dokuma keseler, çamurdan kubbeler, tükürükle örülmüş fincanlar… Hiç alet olmadan, sadece gaga ve göğüsle… Ama buna tasarım demeyiz de “içgüdü” deriz; sanki bu kelime bir şey açıklıyormuş gibi, oysa sadece bir kapı kapatıyor o kadar.

Kuş yuva yapmayı bilerek doğmaz; daha doğrusu, yalnızca bilerek doğmaz. Genç bir kuşun ilk yuvası çoğu zaman kötüdür. Gevşek, çarpık, ilk sağlam rüzgârda çözülen bir şey… İkincisi daha iyi olur. Üçüncüsü daha da iyi. Yıllar içinde gagası ustalaşır. Malzemeyi daha isabetli seçer, dokuyu daha sıkı örer, dalın taşıyıp taşımayacağını daha erken öğrenir. Başka türlerde genç kuş komşusunun yuvasına bakar, nasıl örüldüğünü izler, biçimini ödünç alır. Demek ki aktarılan bir şey var… Öğrenme var… Öğrenme varsa “içgüdü” dediğimiz kutu çatlar; çünkü içgüdü tanımı gereği öğrenilmeyendir. Oysa kuş öğreniyor. Deneyimle düzeltiyor, bakarak kopyalıyor, hatasından ders çıkarıyor.

Ne ne diyeceğiz o halde? İçgüdü mü, tasarım mı, yoksa ikisinin de dışında üçüncü bir şey mi? Aslında mesele, kuşun hangi kutuya gireceğinden çok kutuları kimin yaptığında düğümleniyor.

Kısacası alışveriş tek yönlü yapılmıyor. Kuş da bizim artığımızı alıyor. Bugün şehirde bir yuva bulup dikkatle bakarsan içinde naylon ip parçaları görürsün. Poşet şeridi… Kablo kılıfı… Bir saç bandı… Sigara izmariti; bazı türler filtreleri özellikle topluyor, yuvanın astarına yerleştiriyor, çünkü filtrede kalan nikotin yuvaya çöreklenen minik asalakları uzak tutuyor. Kuş, bizim attığımız zehri alıp yavrusunu koruyan bir ilaca çeviriyor. Hiçbir imge yok bu işlemde, hiçbir plan yok: bulunanla yapılmış pazarlığın körlemesine varılan sonucu.

Robinson’un kitabında bunun çok daha yumuşak bir hali anlatılıyor; ben o sayfayı birkaç kez okudum. Bir kadın yazar, alacakaranlıkta yürürken ağaçtan düşmüş bir yuva buluyor. Tüylerden ve otlardan örülmüş. Elinde tutarken örgünün arasında mavi bir iplik fark ediyor… Çekiştiriyor, bakıyor,  tanıyor: kendi eteğinden. Yuvayı eve götürüp ışığa tutunca bir tutam siyah saç görüyor… Kızının saçı. Hayatlarından kopan parçalar, kimse fark etmeden tepeye taşınmış ve barınağa dönüşmüş. Bunu güzel bulmamın nedeni orada hiç kimsenin bir şey vermeye niyet etmemiş olmasından. Kadın eteğinden iplik koparıp kuşa sunmamış, çocuk saçını bağışlamamış. Bir çalıya takılmış, güneşte kalmış, rüzgârla gitmiş. Bir kuş da onu almış, göğsüyle bastırmış, kıvrımını vermiş, bir yavrunun altına sermiş. Bizden geçen şey, biz istemeden geçmiş. Oysa dala astığımız o nesnede istemekten başka her şey var; niyet var, tasarım var, boya var, düğüm var… Geçen bir şey yok.

Sonra… Kuş yuvayı “ev” olarak kurmaz. Bunu bilmek insanın bütün yuva imgesini yerinden oynatıyor. Çoğu kuş için yuva bir kuluçka aygıtıdır; yumurta için, yavru için, o birkaç haftalık kırılgan dönem için kurulur. İş bitince bırakılır. Kuş orada uyumaz, kışı orada geçirmez, “eve dönmek” diye bir şey yaşamaz. Yuva, kullanıldıktan sonra terk edilen bir iskeledir. Ertesi yıl çoğu zaman yenisi yapılır, başka bir dalda.

Bizim kafamızdaki yuva imgesiyse tam tersi. Sıcaklık, süreklilik, sığınak, dönülecek yer… “Yuva kurmak” deriz ve bununla bir ömrü kastederiz. Geçici bir çalışma iskelesini almışız, ona bütün bir kalıcılık duygusu yüklemişiz. Kuşun birkaç haftada bırakıp gittiği şeyi kendi en derin ait olma arzumuzun simgesi yapmışız. İmge yine gerçeğin tersinde. Belli ki bütün bu yuva sevgimiz kuşa kendi barınma korkumuza dair.

Latincede yuvanın adı nidus. Tıp dili aynı kelimeyi almış ve iki ayrı şey için kullanıyor: hem sinir gibi saçaklı yapıları anlatıyor, hem de bir hastalığın oluşup geliştiği merkezi. Yani barınak ile hastalık yuvası aynı sözcükte. Kelime, koruyanın da bir şeyi biriktirmesini içeriyor kavramsal olarak. İkisinin aynı kökte buluşması bana rastlantı gibi gelmiyor. Kuş yuvasını bir bakıma, kendi sinirlerinden ve dokularından başlayarak yapıyor. Bedeninin bittiği yer ile yuvanın başladığı yer arasında keskin bir sınır yok. Yuva, dışarıya taşmış bir organ sanki. Dışarıya taşan her organ hem korur hem korunmaya muhtaçtır. Ne kadar senden çıkmışsa, o kadar yaralanabilir.

Buraya kadar hep kuştan konuştuk. Robinson’un kitabı kuşlarla ilgili değil aslında, binalarımızla ilgili. Kitabın asıl derdi, yapıların bizi temelden şekillendirdiği… Ne acı ki biz kendimizi barındırma işinde başarısız olduk. Görünüşte mütevazı, dolaysız bir görev -kendine bir mesken kurmak- ve birçok şeyi beceremediğimiz gibi bunu da beceremedik. Çevremizi tek boyutlu, içinde sahici biçimde yaşamaya elverişsiz binalarla doldurduk.

Robinson’un kitabında geçen bir başka düşünce: inşa edebilmek için önce iskân etmeye kâbil olmak gerekiyor. Sıra, sandığımızın tersi: önce yaşamayı bilecek, sonra yapacaksın. Biz tersini yapıyoruz: önce yapıyoruz, sonra içine yaşam sığdırmaya çalışıyoruz. Bir başka vurgu da bunu tamamlıyor; bir binanın gerçekliği duvarları değil, içinde yaşanacak boşluktur. Duvar sadece o boşluğu tutan şeydir. Bunu okuduğumda kuşun yaptığını tekrar düşündüm; kuş duvar örmüyor aslında, bir boşluk açıyor… Göğsüyle bastırıp bir çukur yapıyor ve o çukur yuvanın kendisi. Malzeme sadece çukurun ayakta kalmasına yarıyor.

Fotoğraftaki nesnedeyse tam tersi olmuş. Orada duvar var, örgü var, çatı var, bir tek çukur yok. Daha doğrusu, çukuru kimse açmamış; kalıptan öyle çıkmış. İçi boş, ama bu boşluk bir bedenin oradan çekilmesiyle kalmış bir boşluk değil. Hiç kimsenin oturmadığı bir oturma yeri.

Bunu okuyunca fotoğraf başka bir şeye dönüştü bende. O sahte yuva, sadece kuşlar hakkında yanlış bir imgenin somutlanmasından öte kendi evlerimizi nasıl kurduğumuzun da küçük bir maketi. Bakılmak için yapılmış cepheler. Fotoğrafı çekilecek salonlar. Kimsenin ölçüsü alınmamış konfeksiyon meskenler, hepsi birbirinin aynı, hepsi bir imgeye göre dökülmüş, hiçbiri bir bedenin bastırmasıyla biçim almamış. Sağlarlığın taklidi… Yaşanabilirlik hissi veren, ama yaşanamayan yerler.

Kitaptaki bir ayırım burada işe yarıyor; bir yapı ya intiba bırakmayı gözetir ya uyumlulaştırmayı. Ya seni etkilemek ister, ya sana yer açmak. Huşu uyandıran bina ile rahat ettiren bina aynı şey değil, çoğu zaman birbirinin düşmanı. Son yüzyılda hangisini seçtiğimiz ortada. Fotoğrafını çektiğimiz binalar, içinde yaşadığımız binalar mı bakın bir!.. Yarışmayı kazanan cephe ile pazartesi sabahı ısınmayan oda çoğu zaman aynı yapıya ait.

Kuş bu ayırımı bilmiyor bile. Onun yuvası kimseyi etkilemek zorunluğu duymuyor; seyircisi yok ki! Yuvanın tek izleyicisi onun içinde uyuyan yavru ve o yavru estetik bir yargıda bulunmuyor; sadece üşüyor ya da üşümüyor. Bir yapıyı bundan daha dürüst değerlendiren bir jüri düşünemiyorum.

Oysa tersi de mümkün ve edebiyat bunun en güzel örneğini çoktan vermiş. Robinson, kulesinde büyümüş, çarpık gövdeli zangocu hatırlatıyor: onun için katedral sırasıyla yumurtaydı, yuvaydı, evdi, vatandı, evrendi. Beş kelime ve her biri bir öncekini içine alıp büyüyor. Bir bina ile bir beden arasında öyle bir uyum kurulmuş ki ikisi neredeyse aynı tözden yapılmış gibi duruyor; adam yapıya, yapı adama biçim vermiş… Kimse ona ölçü almamış, o kendi ölçüsünü taşa geçirmiş. Yıllarca sürtüne sürtüne, tıpkı kuşun göğsünü ota bastırması gibi.

Böyle bir ev bakılmak için yapılmaz; zaten kimse o kuleye onun gözüyle bakmıyordu.

Atasözü yeniden geliyor, ama artık kuşa bakmıyor. İnsan her şeyi yapabilir, ama bir kuş yuvası yapamaz. Doğru. Kendi yuvasını da yapamıyor.

Şimdi kendime dönmem gerekiyor. O nesneyi yapan insanı imge üretmekle suçladım. Peki ben ne yaptım; fotoğrafını çektim. Bir imgenin imgesini ürettim… Kadrajı kurdum, ışığı bekledim, gökyüzünü arkasına aldım, renkleri çıkarmak için siyah-beyaz çektim, bir kez daha müdahale ettim, bir kez daha kendi bakışıma göre düzenledim. O sahte yuva şimdi iki kat sahte: bir kez elle yapılmış, bir kez gözle. Üstelik ben ona bakarken de bir işlev aramıyordum. Anlam arıyordum. Tıpkı onu dala asan insan gibi.

Aramızdaki fark yalnızca şu olabilir: o kendi imgesini fark etmeden yaptı, ben fark ederek. Fark etmek, yapmamak anlamına gelmez.

Bu yuvaya hiç kuş girmeyecek belki de. Belki bir gün biri gelip bakacak, işlevsizliğini bir çırpıda anlayacak -kuş imgeye kanmaz, bedeniyle yoklar- ve başka bir dala, kendi göğsüyle, kendi yuvasını örecek. Bu asılı resimse dalda kalacak, yağmurda boyası akacak, ipi çözülecek, bir gün düşecek. Düşene kadar ona bakan her insan da ona “yuva” diyecek.

Bir yuvayı yuva yapan nedir? İçinde yaşanması mı, yoksa ona bakıldığında “yuva” denmesi mi? Kuş birincisini bilir. Biz gitgide yalnızca ikincisini.

Ve o ince dala asılı duran nesne bu iki bilme arasındaki boşlukta sallanıyor. Bir göğsün değil, bir bakışın ürünü. Yuva değil, yuvanın resmi.

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.