Türk Görsel Sanat Eleştirisinde Retorik Estetik ve Gözün Tasfiyesi

Türkiye’deki görsel sanatlar ortamı, yapısal ve metodolojik bir hesaplaşma alanından ziyade, kendi yetersizliğini süslü retoriklerle örten kronik bir krizin içindedir. Yapıtın plastik niteliklerini incelemek yerine, tuvale bakıp şairane övgüler dizen ve metin fetişizmini kutsayan bu gelenek, kültür endüstrisinin yerel bir tezahürüdür. Bu makale; görsel yapıtın plastik okuryazarlığının zayıflatılarak gözün tasfiye edilişini, sözün egemenliğini ve bu kısır döngüden çıkışın radikal yollarını ele almaktadır.

1. Kuramsal Tıkanıklık: Plastik Dil Körlüğü ve Metin Hegemonyası: Türkiye’deki görsel sanatlar eğitiminin ve eleştiri yazınının temel açmazı, akademide ve piyasada görsel okuryazarlık ile edebi tasvirin bilinçli biçimde birbirine karıştırılmasıdır. Bu kuramsal tıkanıklık üç temel sütun üzerinde yükselmektedir:

İlk olarak, bir görsel sanat eleştirmeninin uygulaması gereken betimleme ve biçimsel çözümleme aşamaları akademide büyük ölçüde ihmal edilmektedir [Feldman, 1994]. Renk kontrastı, kompozisyonun geometrik dengesi, fırça darbelerinin (tuşe) karakteri, dokusal katmanlaşma ve malzemenin içsel plastisitesi gibi unsurlar göz ardı edilmektedir. Müfredatlar bu pratik alet çantasını sunamadıkları için yazar, eserin plastik yapısına nüfuz edememekte ve doğrudan öznel bir “yorum ve övgü” safhasına geçmektedir. Bu durum neticesinde sanat piyasası; nesnel analizi bilmeyen, süslü kelimelerle veya edebi metaforlarla “güzelleme” yapmayı eleştiri sanan figürlere kalmıştır. Eserin plastik yapısını görünmez kılan bu şiirsel ifadeler, yapısal analizin yükümlülüğünü taşıyamayan yazarların elinde, tuvale bakıp edebî fanteziler üretme oyununa dönüşmektedir. Şiirsel bir dilin seçilmesi bilinçli bir estetik tercih değil, çoğu zaman teknik yetersizliğin bir sonucudur; çünkü plastik sanatlar ve eleştiri hakkında donanım eksik olduğunda, konuyu edebiyata boğmaktan başka yol kalmamaktadır. Süslü cümlelerin yarattığı bu perde, yazarın yapıta dair teorik ve teknik eksikliğini gizleyen en elverişli kamuflajdır.

İkinci olarak, görsel olanı sözel olana muhtaç etme alışkanlığı baskındır. Görsel sanatlar, doğası gereği kelimelere ihtiyaç dahi duymadan var olabilen özerk bir dildir. Ancak güzelleme eleştirmenliği, resmi edebiyatın bir alt dalı, bir “hikâye anlatma aracı” olarak kodlanmıştır. Eğer bir tablonun veya enstalasyonun arkasında felsefe sosuyla sulandırılmış edebi bir anlatı yoksa, eleştirmen ve dolayısıyla alıcı eseri “boş” algılamaktadır. Görsel imaj, kendi plastisitesini üretemediği yerde metnin boyunduruğu altına girmektedir. Tam bu noktada, “Retorik Estetik” kavramı devreye girmektedir. Şüphesiz ki; bu genel tıkanıklığın dışında kalan, plastik dilin özerkliğini savunan ve nesnel kriterlerden ödün vermeyen dürüst sanat tarihçileri ile eleştirmenler mevcuttur; ancak onların yarattığı nitelikli direnç odağı, piyasaya hâkim olan ana akım hegemonyayı kırmaya yetmemektedir. Gerçek anlamda eğitimli ve tecrübeli sanat eleştirmenlerinin piyasada azınlıkta kalması nedeniyle meydan, felsefi kavramları cımbızlayıp araya şiirsel aforizmalar serpiştiren yetersiz pratiklere kalmıştır. Uysal, steril ve risk almayan bu eleştiri dili, eserin zayıflığını örten kuramsal bir perde kurmakta ve dürüst bir plastik hesaplaşmanın önünü kesmektedir. Burada karşı çıkılan unsur Batı kuramının bütünü değil; yapıtın kendi maddeselliğini ve özgün varlığını görünmez kılmak, yapısal kusurlarını örtmek için felsefi jargonun bir aparat olarak araçsallaştırılmasıdır.

Üçüncü olarak, akademik statüko ve yaşayan sanattan kopuş krizi mevcuttur. Üniversitelerin sanat tarihi ve kuramı kürsüleri, çağdaş plastik yönelimleri analiz edecek metodolojik güncellemeleri yapamamakta, akademik unvan dünyasına sığınarak yaşayan sanat ortamından kopmaktadır. Batı yazınındaki biçimsel analiz ekolleri müfredatta çoğunlukla tarihsel birer bilgi olarak kalmakta, güncel bir sergiyi çözümlemek için etkin biçimde kullanılmamaktadır. Nihayetinde bu teorik tıkanıklık, bugünün eleştiri ortamını besleyen tarihsel bir kısırdöngünün kapısını aralamaktadır.

2. Güzelleme ve Metin Fetişizminin Kavramsal Genişlemesi: Türk görsel sanat yazınını boyunduruğu altına alan kriz, birbirini besleyen iki yapısal aygıt üzerinden derinleşmektedir: Güzelleme ve Metin Fetişizmi. Bu iki unsur, sanatsal üretimin nesnel kriterlerle değerlendirilmesini engelleyen kuramsal birer bariyer işlevi görmektedir.

Güzelleme: Plastik Yetersizliğin Lirik Kamuflajı: Güzelleme, eleştirmenin yapıtın biçimsel, teknik ve materyal gerçekliğiyle hesaplaşmaktan kaçarak, eseri süslü bir övgü ve lirik bir coşku diliyle sarmalamasıdır. Bu pratik, derinlikli bir analiz sunmak yerine yapıtın etrafında sahte bir kutsallık haresi yaratır.

Kusurların Perdelenmesi: Güzelleme dili, teknik açıdan zayıf, taklit veya derinlikten yoksun bir eserin yapısal kusurlarını örtmek için en elverişli araçtır. Perspektif hatası, renk uyuşmazlığı, malzeme bilgisizliği veya kompozisyon zayıflığı, yazarın lirik taşkınlığı içinde eritilerek izleyiciye ulvi birer sanatsal tercihmiş gibi sunulur.

Diplomatik Eleştirmenlik ve Eleştirel Mesafenin Yok Edilişi: Piyasayı yöneten aktörlerle, galerilerle ve sanatçılarla olan sosyal ya da ticari ilişkileri koruma kaygısı, eleştiriyi “diplomatik” bir idare-i maslahatçılığa indirger. Dürüst bir eleştirinin ihtiyaç duyduğu nesnel mesafe, yerini sektörel ilişkileri sarsmamak adına pürüzleri gizleyen uysal bir hayranlık kültürüne bırakır. Eleştirmen bir hakem veya analizci değil, serginin ve sanatçının halkla ilişkiler ajanı konumuna indirgenir.

Değer Kriterlerinin Muğlaklaşması: Her yapıtın aynı şairane coşkuyla selamlandığı bir ortamda, nitelikli üretim ile niteliksiz reprodüksiyon arasındaki çizgi silinir. Bu durum, sanat piyasasında hakiki bir estetik hiyerarşinin kurulmasını imkânsız hale getirir.

Metin Fetişizmi: Sözün Egemenliği ve Gözün Tasfiyesi : Metin fetişizmini besleyen temel unsur, görsel imajın kendi başına var olamayacağına, ancak sözel veya felsefi bir destekle anlam kazanabileceğine dair sığ inançtır. Bu fetişizm, eserin maddeselliğini yok sayarak metni kutsal bir doktrin haline getirir.

Kavramsal Aşırı Yükleme (Felsefe Sosu): Çağdaş sanat ortamında bir yapıtın arkasına eklenen ve genellikle Batı düşüncesinden cımbızlanmış kavramlarla örülen metin, eserin kendisinden daha önemli bir konum kazanır. İzleyici, duvardaki veya alandaki plastik nesneye değil, galeri duvarına asılan ya da kataloğa basılan manifestoya bakmaya zorlanır. Yapıt, metni doğrulamak için oraya bırakılmış basit bir illüstrasyon seviyesine düşer.

Gözün İşlevsizleştirilmesi: Metin fetişizmi, izleyicinin gözüyle görme ve plastik dili (renk, doku, hacim, çizgi) algılama yetisini iptal eder. İzleyiciye esere nasıl bakması gerektiği değil, eseri okurken hangi felsefi dogmaya inanması gerektiği dikte edilir. Kulak ve söz, gözün otoritesini gasp eder.

Uydurulmuş Derinlik İllüzyonu: Çoğu zaman sığ, biçimsel olarak boşluklar barındıran ve entelektüel hiçbir dürüstlük taşmayan enstalasyonlar veya tuvaller, üzerine geçirilen ağır teorik zırh sayesinde dahiyane olarak pazarlanır. Metin fetişizmi, sanatçıyı plastik dil üretme zahmetinden kurtarırken, yazara da yapıt üzerinden kendi entelektüel egosunu tatmin edeceği steril bir alan açar.

3. Dönem Dönem Görsel Sanat Eleştirisinde Güzellemenin Anatomisi: Gözün tasfiye edilerek sözün egemen kılındığı bu tarihsel serüven, naif bir başlangıçtan günümüzdeki yüzeysel pratiklere uzanan beş belirgin evrede incelenebilir:

Roy Lichtenstein, Art Crtic

1. Dönem: Tuvale Bakıp Şiir Yazma Geleneği (1930-1950): Bu dönemde modern resim hareketlerini destekleyen edebiyatçı figürler, resim sanatını topluma tanıtmak için kapsamlı metinler ürettiler. Ancak bu metinler plastik analizin derinliğinden yoksundu. Şair-ressamların da etkisiyle, bir tablonun renk lekelerinin plastik ağırlığı, pürüz dengesi ya da derinlik yanılsaması tartışılmıyor; resim lirik bir coşkuyla selamlanıyordu. Yazılar, nesnel birer eleştiri metni olmaktan ziyade, tablonun önünde duran yazarın kendi iç dünyasını kâğıda döktüğü birer mensur şiirdi.

2. Dönem: Soyut Resmin Mistisizmle Örtülmesi (1950-1980): 1950’ler sonrasında Türk resminde soyut eğilimler yükseldi. Soyut sanat, doğası gereği biçimin ve rengin saf unsurlarına dayanan bir disiplindir. Görsel sanat eleştirmenleri, soyut resmin bu biçimsel kurgusunu teknik olarak yeterince çözümleyemedikleri için mistik ve ruhani güzellemelere sığındılar. Teknik olarak zayıf bir soyut çalışma ile güçlü bir soyut resim arasındaki çizgi, bu süslü dil yüzünden belirsizleşti ve eleştiri, plastik kusurları aklama aygıtına dönüştü.

3. Dönem: Sponsorluk ve Erken “Katalog” Çağı (1980-2000): 1980 sonrası dönemde görsel sanatlar giderek daha görünür bir kültürel alana dönüştü. Galeriler ve kurumsal yapılar piyasada belirgin rol oynamaya başladı. Bu süreçte dürüst ve sert eleştiri pratikleri zayıflayarak sahneye “katalog yazarlığı” çıktı. Yazarlar, dönemin kültür-sanat yayınlarında yapıtı plastik nitelikleriyle incelemek yerine onaylayıcı ve tanıtıcı metinler ürettiler. Eski dönemin naif şiirsel dili, burada daha kurumsal ve pazarlama odaklı bir üsluba evrildi.

4. Dönem: Kavram Fetişistleri ve Küratör-Yazarlar (2000-2015): Türk görsel sanatlar tarihinde kuramsal, felsefi ve lirik güzelleme pratiklerinin en yoğun yaşandığı evredir. Yazarlar, resimdeki plastik dil yetersizliğini ithal felsefi kavramlar ve edebi metaforlarla maskeleyerek güçlü bir kuramsal kalkan yarattılar. Eleştirmen, tarafsız bir hakem olmaktan uzaklaşarak daha temkinli ve onaylayıcı bir konuma geçti. Yapıttaki teknik kusurları, taklitçiliği veya sığlığı yüzeye çıkarmak yerine, her şeyi sarmalayıp onaylayan steril bir övgü dili inşa edildi. Dönemin kurucu figürlerinin açtığı kuramsal koridor, uysal birer kelime oyununa dönüştürüldü.

5. Dönem: Sosyal Medya Aforizmacıları ve Yüzeysel Eleştirmenlik (2015-Günümüz): Güzellemenin kuramsal derinliğini de yitirerek popüler kültüre, etkileşime, hıza ve yüzeysel ajitasyona teslim olduğu evredir. Ağır felsefi jargonun yerini dijital çağın getirdiği yeni bir nezaket ve sosyal uyum dili almıştır. Popüler kültür yazarları ve içerik üreticileri, eserin yapısal gerçekliğini sorgulamak yerine, eserin önünde çekildikleri fotoğrafların altına edebî kalıplar döşeyerek sergiyi bir yaşam tarzı nesnesi olarak tüketmektedir. Eleştirmenlik, sergilere eşlik eden kısa, övücü ve risksiz metinler üretme pratiğine dönüşmüştür.

4. Retorik Estetik Sarmalı: Şiirsel ve Onaylayıcı Eleştirinin Yapısal Tahribatı: Dönemsel kırılmaların ötesinde, plastik analizi bırakıp güzellemeye ve şiirsel övgülere teslim olmanın görsel sanatlar üzerindeki etkisi çok katmanlıdır:

Plastik Dilin Zayıflatılması ve “Dilsiz” Sanat: Şiirsel eleştiri, yapıtın maddesel yüzeyini, malzeme disiplinini veya formun uzamsal dengesini çözümlemek yerine eserin önünde durup edebi metaforlar üretir. Bu süreç, gözün işlevini iptal ederek kulağın ve sözün otoritesini egemen kılar. Küratörlük ve eleştiri dili; yapıttaki teknik kusurları felsefi terimlerle sarmalayarak kuramsal bir perde yaratır. Sonuçta görsel yapıt, kendi içsel dilini yeterince üretemediği için zayıflar ve sadece üzerine asılan metnin görsel malzemesi seviyesine indirgenir.

“Yaratıcılıksız Sanatçılık” ve Estetik Reprodüksiyon: Nesnel, plastik ve dürüst bir eleştiri süzgeci zayıfladığında, çağdaş sanatçıların biçimsel şablonlarını aynen kopyalayan yerli üretimler çoğalır. Hataları veya taklitleri yüzeye çıkarılmayan bu üretimler, sanat piyasasındaki estetik reprodüksiyon ve kültür endüstrisi kısırdöngüsünden beslenir. Sanatçı, kendisini plastik ve düşünsel olarak derinleştirecek yapıcı sertlikte bir geri bildirim alamadığı için, aynı formların ve lekelerin tekrar edildiği bir estetik donuklaşma sarmalına girer.

İzleyicinin Görsel Yabancılaşması: Toplum, plastik sanatlardan giderek kopmaktadır. Çünkü karşısındaki tablonun leke dengesini, renk armonilerini, çizgi ritmini okumayı öğrenebileceği nesnel bir eleştiri dili bulamamakta; yalnızca anlaşılması güç edebi aforizmalarla karşılaşmaktadır. İzleyici, gözünün gördüğü gerçeklik ile metnin iddia ettiği yücelik arasındaki çelişkide sanata yabancılaşmakta ve sanata sırtını dönmektedir. Şiirsel ve onaylayıcı güzellemeler, sanatla toplum arasında köprü kurmak yerine, sanatı kapalı bir jargonun içine hapsetmektedir.

5. Sonuç ve Stratejik Özet: Türk görsel sanat yazınındaki “güzelleme eleştirmenliği” ve “şiirsel anlatım” sarmalı, sanatı yüzeysel bir nesneye dönüştürme riski taşıyan bir mekanizmadır. Görsel sanat eleştirisinde güzelleme ve şiirsel ifadeler, gözün işlevini iptal edip sözü ve yüzeysel onaylama pratiklerini devreye sokma eğilimindedir. Türkiye’de görsel sanat eleştirisi, yapıtların teknik ve biçimsel analizini yapmak yerine, kusurları örten şiirsel övgülere teslim edilmiştir; bu durumun kökeni ise akademide öğrencilere güncel bir yapıtı nesnel olarak nasıl çözümleyeceğini yeterince öğretmeyen, yaşayan sanattan kopuk eğitim sistemidir. Plastik sanatlardan ve yapısal estetik kriterlerinden yoksun kalemlerin, sığınacak nesnel bir analitik zemin bulamadıklarında konuyu lirik anlatımlara boğmaları, özellikle 2000 sonrası dönemde kuramsal güzellemenin, günümüzde ise yüzeysel aforizmaların yoğunlaştığı bir tablo yaratmıştır.

Bu kısır döngünün ve yapısal krizin aşılması amacıyla şu stratejik adımların atılması gerekmektedir: Akademik müfredatta kronolojik ezbercilik bırakılarak enstalasyondan yeni medyaya tüm formları kapsayan nesnel-teknik analiz modelleri zorunlu kılınmalı; sergilerdeki yönlendirici uzun metin ve katalog alışkanlıkları azaltılarak yapıt izleyiciyle doğrudan baş başa bırakılmalı; sanat piyasasındaki taklitçiliği korkusuzca tartışabilecek bağımsız kolektif dijital eleştiri mecraları desteklenmeli ve eleştiri yazını sadece ana akım vitrinlere değil, bölgesel genç üreticilerin alternatif çalışmalarına da odaklanmalıdır.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.