Lambanın İçindeki Karanlık (Öykü)

Cızırdayan gece lambasının mavi ışığı, vurduğu sarı duvarları tekinsiz bir yeşile çeviriyordu. Karanlığın içinde eve tam bir sessizlik hâkimdi. Gece lambasının cızırtısı anlık olarak yükselip düşüyordu. Son bir parlamayla tamamen söndüğünde Damla karanlığa gözlerini açtı.

Susamıştı. Odadaki zifiri karanlıkla baş başa kalınca tiz bir çığlık attı.

Koridordan yükselen ayak sesleri, birkaç saniye sonra kapının açılmasıyla son buldu:

  • Kızım, iyi misin?

Damla ağlıyordu. Titreyen dudaklarından tek bir sözcük döküldü:

  • Karanlık…

O anın telaşıyla ışığı yakmak aklına gelmeyen adam, hızla düğmeye bastı. Odayı aydınlatan ışıkla ilk göze çarpan şey, beyaz duvarın bir bölümündeki dev ördek resmiydi. Sarı tüyleriyle Damla’nın yattığı yere bakan bu ördeği normalde çok severdi. Ama şimdi gözyaşları eşliğinde yatağında kıvrılmış ağlayan Damla’ya doğru yönelen babası, kızının yatağına oturdu:

  • Ne oldu güzel kızım?

Damla babasının boynuna sarılırken sadece fısıldadı:

  • Çok karanlık…

Kızının saçlarını okşayan babası:

  • Merak etme, sadece lamba patlamış. Ben yanındayım, dedi. Damla gözyaşlarını silerken babasının elinden tuttu:

  • Çok susadım…

Korkuyla karışık bir sesle konuşmuştu. Kızının elini tutup mutfağa yönelen baba, ona bir bardak su uzattı ve yanında diz çöktü:

  • Bu gece bizimle uyumak ister misin? Yarın sana yeni bir lamba alırız. Damla bardağı heyecanla masaya bırakırken:

  • Yaşasın! diye bağırdı ve babasının boynuna sarıldı.

Damla, annesiyle babasının arasına girip babasına sıkıca sarıldı ve derin bir uykuya daldı. Sabah olup günün ilk ışıkları odayı doldururken yeşil gözlerini yeni güne açan Damla, yatakta doğruldu. Annesini ve babasını öperek uyandırdıktan sonra hızlıca banyoya koştu. Yüzünü yıkayıp alt kata yöneldi. Ardından aşağı inen anne ve babasıyla birlikte kahvaltıyı hazırladılar.

Birlikte çok güzel bir sabah kahvaltısı yaptıktan sonra üzerlerini değiştirip şehrin meydanındaki dev ceviz ağaçlarının ve kuğuların olduğu parka doğru yola çıktılar.

Parka vardıklarında Damla heyecanla topunu ve ipini arabadan alıp parkın içine doğru koşturdu. Arkadan gülümseyen babası seslendi:

  • Dikkatli ol, koşma!

Annesi lafa girdi:

  • Gece neden yatağımızda kaldı, kâbus mu görmüş?

  • Odasındaki lamba patlamış, ağlıyordu.

  • Ama yine de getirmen yanlış. Büyüyor ve güçlü olmayı öğrenmeli.

  • Bazen sana bakınca nasıl bir insan olduğunu anlamıyorum, o daha altı yaşında.

  • Evet öyle ve sen onu bizim yatağımıza getirdin.

  • Kızımızdan yabancı gibi bahsetme!

  • Peki ne dememi bekliyorsun?

  • Sadece eve giderken bana yeni bir gece lambası almamı hatırlat.

  • Pekâla, ama çok ciddiyim, bu bir daha tekrarlanmasın.

  • O benim kızım ve ne zaman isterse yanımda yatabilir.

  • Elbette… Salonda yatabilirsiniz.

Bu tartışma sürerken Damla bir kelebek görmüş, peşinden koşturuyordu. Göle fazla yaklaştığını gören babası telaşla arkasından koşmaya başladı. Tam göle düşecekken onu yakalayan babası, Damla’nın şaşkın bakışlarıyla karşılaşınca kızına sıkıca sarıldı ve derin bir nefes aldı:

  • Kızım dikkatli olmalısın, göle düşebilirdin! Beni çok korkuttun… Damla’nın yüzünde içten bir gülümseme oluştu. Babasını yanağından öpüp:

  • Tamam babacığım, dedi ve arkasını dönüp kelebeğin peşinden koşmaya devam etti.

Taşlı yolun sonundaki köprüye yetiştiğinde, üzerinde çeşit çeşit dondurma resimleri olan beyaz araba gözüne çarptı. Arkasına baktığında babasının ona doğru geldiğini gördü. Heyecanla ona koşup boynuna atladı:

  • Dondurma yiyelim mi?

  • Bilemiyorum kızım, henüz havalar tam olarak ısınmadı…

  • Lütfen!

  • Pekâla, ama yalnızca bir tane.

  • Teşekkürler canım babam! diyerek babasına sıkıca sarıldı ve yanağından öptü.

Ellerinde dondurmayla parkta yürürlerken, ağaçlardaki sincaplar daldan dala atlayarak peşlerinden geliyordu. Damla heyecanla sincapları babasına gösterdiği sırada, sincaplardan biri ağacın tepesinden üzerine atladı. Elindeki dondurmaya doğru hamle yaparken Damla dondurmayı düşürdü ve çığlık atarak etrafında dönmeye başladı.

Babası tatlı bir telaşla onu durdurup sincabı üzerinden almaya çalışırken, hayvan Damla’nın yüzüne ulaştı. İnce bir çizik bırakacak şekilde yanağını tırmaladı; ardından yere düşüp hızla yakındaki bir ağaca doğru koşmaya başladı.

Damla gözyaşları içinde elini yanağına götürdü. Parmağının ucundaki birkaç damla kanı görünce ağlaması daha da şiddetlendi. Babası hızla ona sarıldı ve kendi kendine panikle tekrar etmeye başladı:

  • İyi olacaksın, iyi olacaksın… Geçti tamam, geçti, iyi olacaksın!

Babasının kolları arasında ne olduğunu tam anlayamayan Damla, şaşkınlıktan ağlamayı bile unuttu. O sırada ileriden kendilerine doğru gelen annesini gördü ve ona doğru koştu. Hâlâ yaşlar akan gözlerle acı içinde bakarken, annesi kızının çenesini soğukkanlılıkla kavrayıp başını yukarı kaldırdı:

  • Küçük bir yara. Birkaç güne hiçbir şeyin kalmaz.

Elini çantasına atıp bir parça peçete ve küçük bir kolonya şişesi çıkardı. Umursamaz bir tavırla kolonyayı peçeteye döküp açık yaraya bastırdı. Acıyla inleyen Damla’nın çığlığını duyan babası telaşla yanlarına koştu ve kızını çekip bağrına bastı. Annesi ise öfkeyle haykırdı:

  • Büyü artık! O bir çocuk, böyle şeyler olacak tabii!

Babası sessizliğini korurken Damla’yı kucağına aldı ve parktaki ilk yardım merkezine doğru yürümeye başladı. Burası büyük bir şehir parkı olduğu için bu tarz ufak kazalar adına bünyesinde küçük bir sağlık birimi bulunduruyorlardı.

Oraya vardıklarında Damla’nın yarasını temizleyip pansuman yaptılar. Her ihtimale karşı yapılan aşı Damla’yı korkutsa da babasının yanında olması ona güç veriyordu.

Geri döndüklerinde annesi arabanın başında onları bekliyordu:

  • Artık buradan gidebilir miyiz?

  • Bence de gitmek en doğrusu, dedi babası ve arabaya yöneldiler. Damla annesine ürkek bir bakış attı:

  • Anne, biliyor musun bana iğne yaptılar!

Annesi gözlerini devirdi:

  • Merak etme, yakında acısı geçer.

Arabaya binip yola çıktıklarında içeride huzursuz bir sessizlik hâkimdi. Birkaç blok boyunca süren bu ağır havayı bozan Damla’nın annesi oldu:

  • Yeni bir gece lambası alacaktık, “unutturma” demiştin.

  • Ah, tamamen unutmuşum! Teşekkürler.

Biraz ilerlediklerinde daha önce o sokakta hiç görmedikleri bir dükkân gözlerine çarptı. İki katlı, yamuk, çürümeye yüz tutmuş ahşaptan yapılma bu bina; gökyüzündeki kara bulutları bir mıknatıs gibi üzerine çekiyor gibiydi. Paslı tabelasında kaba harflerle şu isim yazılıydı: Büyülü Kabuslar Oyuncak Evi.

Babası dükkânın ismine ve tekinsiz görüntüsüne bakıp tereddüt etse de Damla yaydan çıkmış bir ok gibi fırlayarak kapıdan içeri daldı.

Gıcırdayan ahşap sesleri eşliğinde Damla tozlu rafların arasında koşturmaya başladı. Babası arkasından dükkâna adım atar atmaz bu tuhaf mekânın kapısı sertçe kapandı. Adam irkilerek etrafına bakınırken, kambur bir adamın aksak adımlarla kendisine doğru geldiğini fark etti. Yaşlı adam titrek ve tiz bir sesle konuşmaya başladı:

  • Merhabalar efendim, hoş geldiniz.

  • Merhaba, iyi günler.

  • Size nasıl yardımcı olabilirim?

  • Kızım için bir gece lambası arıyoruz.

  • Koridorun sonunda, soldan üçüncü rafta aradığınızı bulabilirsiniz efendim.

Damla rafların arasından koşarak gelirken babası bir an kızına baktı. Başını adama doğru yeniden çevirdiğinde ise kimseden iz yoktu; yaşlı adam sırra kadem basmıştı. Tozlu rafların arasında, gıcırdayan ahşap döşemelerin üzerinde yürürken kendi kendine “Ne tuhaf adam…” diye düşündü.

Damla’nın elinden tutup tarif edilen rafa doğru yürüdü. Önlerine geldiklerinde iki farklı hayvan figürlü gece lambası gözüne çarptı. Biri kahverengi bir sincaptı; onlarca kopyasıyla rafta tozlanmaya terk edilmiş hâli dükkânın tekinsiz havasıyla tuhaf bir uyum yakalamıştı. Eli istemsizce sincaplara giden baba, Damla’yla göz göze gelince gündüz parkta yaşanan o kanlı olayı hatırladı ve elini hızla geri çekip ikinci lambaya uzandı.

Bu, tatlı sarı bir ördekti. Damla’nın odasındaki dev duvar resmiyle mükemmel bir uyum yakalayacağı aşikârdı. Kasaya doğru ilerlemeye başladılar. Kasada kimse yoktu. Birkaç kez zile bastıktan sonra rafların arasından aynı aksak adam göründü. Adam ağır adımlarla gelirken Damla’nın babası adama döndü:

  • Bu lambayı almak istiyoruz, ne kadar?

  • Herhangi bir ücret ödemenize gerek yok.

  • Nasıl olur? Ben bunu kabul edemem.

  • Merak etmeyin efendim, zamanı geldiğinde ödeyeceksiniz…

  • Anlamadım?

  • Küçük kızımıza benim bir hediyem olsun.

  • Teşekkürler ama buna ihtiyacımız yok.

Bu tartışma sürerken Damla babasının elinden tutup çekiştiriyordu. Babası cebinden çıkardığı parayı tezgâha bırakırken tekrardan teşekkür etti. Dükkândan çıkarak arabaya yöneldiler.

Eve döndüklerinde hava çoktan kararmıştı. Damla heyecanla babasının elinden tutup merdivenlerden yukarı çekiştirmeye başladı. Birlikte üst kata çıktıklarında Damla’nın yeni lambasını görmek istediği çok belirgindi. Babası montunun cebinden çıkardığı pembe yanaklı sarı ördeği prize ilk taktığında, duvarda oluşan sarı ışıklar karşı duvarda devasa bir ördek resmine dönüştü. Damla bunu çok sevdiğini gösteren sevinç çığlıkları attı.

Babası ona yatmaya hazırlanması için zaman verip alt kattan bir bardak süt almaya gitti. Tırabzanların en alt basamağına vardığında eşiyle göz göze geldi:

  • Lütfen beni mutfakta bekle, konuşmalıyız.

  • Pekâla, sen Damla’ya sütü götür, ben üstümü değiştirip geliyorum. Kadın üst kata yönelirken adam bir bardak süt doldurup mikrodalgaya attı.

Bir dakika sonra süt hazırdı. Bardak elinde üst kata yöneldi. Damla üzerini değiştirmiş; iki büyük ve bir yavru ördeğe çocuksu bir merak ve heyecanla bakıyordu. Babası kapıdan içeri girdiğinde onu yüzünde kocaman bir gülümsemeyle karşıladı:

  • Yeni ördeğim çok güzel, öyle değil mi?

  • Evet prensesim, hem de artık Maylo da sıkılmaz.

  • Evet, o çok yalnızdı. Ben olmadığımda birlikte oynarlar!

Duvardaki büyük ördeğe Maylo adını vermişti. Babası Damla’nın ona bu ismi ne zaman verdiğini tam olarak hatırlamasa da ilk konuşmaya başladığı dönemlerden beri durum böyleydi.

  • Hadi bakalım, yatağa…

  • Hikâye okuyacak mısın?

  • Bu gece olmaz birtanem ama söz, yarın sana Üç Silahşörler’i okuyacağım. Hem de hepsini!

  • Yaşasın!

Damla’ya ılık sütü uzatırken kızının sütü büyük bir iştahla içişini izledi. Boş bardağı ondan alıp alnına sıcak bir öpücük kondurdu. Odadan çıkmadan önce son kez Damla’ya döndü:

  • Tatlı rüyalar güzel kızım, seni çok seviyorum.

Işığı kapatıp kapıyı çekerek odadan çıktı. Damla gözlerini kapattı ama içinde tarif edemediği bir huzursuzluk vardı. Gözlerini her kapattığında, yeni lambadan kendisine doğru süzülen bir şey varmış gibi geliyordu. Annesinin kızacağını bildiğinden ötürü sessiz kalıp uyumaya çalıştı.

Bu sırada adam merdivenlerden inmiş, mutfak masasının başında kendisini beklerken bir şişe şarap açıp içmeye başlamış olan eşini gördü. Sakın adımlarla mutfağa yöneldi. Masanın uzak ucuna otururken doğrudan eşinin gözlerinin içine baktı:

  • Ne olsun istiyorsun?

  • Nasıl yani?

  • Onu zaten bir kere öldürecektin. Neden bu kadar umursamazsın? O bizim kızımız!

  • Tanrı aşkına, 19 yaşındayken hamile kaldığım için evlendik ve o bebeğe bakmaya hazır olmadığımı biliyordun!

  • Peki bu onun bizim kızımız olduğu gerçeğini değiştirir mi?

  • Hayır… O gece çok yorgundum ve onu beslerken uyuyakalmışım.

  • Üzerine yattın! Ben uyanmasam bugün bir kızımız olmayabilirdi!

  • Ama var!

  • Senin ilgilenmediğin, umursamadığın ve canavarca davrandığın bir kız!

  • Belki de o olmasa her şey daha güzel olurdu…

  • Bak, bizsiz bir hayat istiyorsan yarın boşanabiliriz ve hayatını yaşarsın. Ama kızıma böyle davranamazsın.

  • O benim de kızım ve seni asla bırakmam.

  • O zaman kızınmış gibi davran!

Bu sözleri Damla’nın tiz çığlığı bölerken babası telaşla ayaklanıp Damla’nın odasına koştu. Annesi yerinden kalkmadan parmağını şarap bardağının ağzında gezdirip büyük bir yudum aldı. Adam onun bu kayıtsızlığını yandan bir bakışla süzerken merdivenlere doğru koşuyordu.

Üst kata çıktığında Damla’nın odasına telaşla dalıp ışığı yaktı. Damla yatağın altında titriyordu. Sakin adımlarla yanına giderken zihninde az önceki tartışmanın kırıntıları silinmişti. Sakince yatağın başına oturdu:

  • Canım kızım, iyi misin?

Damla konuşmuyordu. Adam elini battaniyenin üzerine koydu:

  • Güzel kızım, çık hadi, ben buradayım.

Damla ürkekçe başını battaniyenin altından çıkardı:

  • Geldin…

  • Her zaman geleceğim canım kızım. Hayatın boyunca ne zaman bana ihtiyacın olursa orada olacağım.

  • Çok korktum.

  • Neden korktun birtanem?

  • Ben uyuyordum, karanlığın içinden bir şey uzanıp beni yakalamak istedi…

  • Kâbus görmüşsün birtanem, merak etme artık ben buradayım.

  • Gitmesen olur mu?

  • Pekâla, sen uyuyana kadar yanında kalacağım. Kay bakalım.

Damla’nın yanına uzandı ve uyuyana kadar odasından ayrılmadı. Damla uykuya daldıktan sonra sessiz adımlarla odadan çıkmadan hemen önce durup odayı süzdü.Ardından koridosrun karşısındaki odasına yöneldi. Eşi çoktan uyumuştu. burnuna gelen uykunun mide bulandırıcı kokusuyla kendini yatağa bıraktı ve derin bir uykuya daldı.

Evde derin bir sessizlik hâkimdi. Damla odasında uyurken yeni lambasının etrafından ince ve uzun karaltılar yükselmeye başladı. Karaltı gitgide büyüyor, her genişlemesinde ışığı biraz daha yutuyordu. Sonunda odadaki her ışık hüzmesini emdiğinde, Damla’nın yatağını sarmaya başladı.

Uyuyan Damla’nın bedenine soğuk dokunaçlar temas ettiğinde küçük kız ürpererek uyandı. Çığlık atacağı sırada dokunaçlar ağzını tamamen kapatıp onu karanlığın içine hapsetti. Küçük kız her geçen saniye dokunaçlar tarafından yutulurken gözlerinden yaşlar akıyor, çaresizce kapıdan babasının girmesini bekliyordu. Gölge, Damla’yı tamamen yuttuktan sonra yavaş yavaş küçülerek tekrardan lambaya döndü.

Bağırmaya ya da fark etmeye fırsatı olmamıştı. Babası yan odada her şeyden habersiz yatarken, günün ilk ışıkları ağır ağır gecenin izlerini taşıyan odaya vurdu.

Dünün izlerini taşıyan odaya girerken adamın yüzündeki gülümseme silindi. Yatak dağınıktı ama Damla yoktu. Banyoya, salona, hatta bahçeye baktı; fakat hiçbir yerde yoktu. Ağır adımlarla eşinin odasına yöneldi. Köşede cansız bir heykel gibi dikildi, doğrudan eşine bakıyordu:

  • O nerede?

Eşi uykulu gözlerini ona çevirdi. Üzerindeki sersemliği atmaya çalışırken adama baktı:

  • Ne? Kimden bahsediyorsun?

Adam hâlâ köşede durmuş, eşini izliyordu:

  • Kızım… Kızıma ne yaptın?

  • Ne saçmalıyorsun sen? Kimseye bir şey yapmadım ben!

  • Bana söyler misin, seni diğer altı kızdan ayıran neydi?

Kadın tedirgin bir şekilde yerinde doğruldu. Kekeleyerek konuşmaya başladı:

  • K… Kızımızı doğurmam…

  • Peki ben sana hayatını bağışlamışken, sen benim hayatımı, kızımı almaya nasıl cüret ettin?

Bu sözleri söylerken yatağın başına geldi. Kadını saçlarından tutup sürükleyerek odadan çıkardı. Kadın çığlıklar atarken adam duygusuz, adeta bir robot gibi ona bakmadan soruyordu:

  • Kızım nerede?

Kadın acıyla inliyor, kendinde cevap verecek gücü bulamıyordu. Adam eski bodrum kapısının önüne geldiğinde kadının çığlıkları daha da arttı. Bunun ne anlama geldiğini biliyordu; yılların rehavetiyle unuttuğu anılar tekrardan canlanıyor, tüm vücudu histerik bir şekilde titriyordu. Adam bodrum kapısının asma kilidini çıplak eliyle kırarak açtı. Karısını saçlarından tuttuğu gibi tek bir hamlede merdivenlerden aşağı yuvarladı.

Arkasındaki eski bodrum kapısını kapatırken ağır adımlarla aşağı inmeye başladı. Kadın gözyaşları içinde kendini köşeye çekerken titreyen dudaklarından birkaç sözcük döküldü:

  • Belki… Belki okula gitmiştir! Ben ona bir şey yapmadım, lütfen bekle! Geri gelecektir… Adam durdu. Arkasındaki kapıyı süzdü, sonra kolundaki saate baktı:

  • Güneş battığında kızımın burada olması için dua et. Ama önce…

dedi ve yüzünde çirkin bir gülümsemeyle kadını saçlarından tutup bodrumun en sonuna doğru sürükledi. Diğerlerinin arasında çürümeye yüz tutmuş bir sandığın kapağını aralayarak gizli merdivenden aşağı doğru inmeye başladı. Merdivenlerin sonuna geldiğinde, elle kazılmış olan karanlık mahzeni aydınlatan meşaleyi yaktı.

Duvarlardan sarkan yedi adet kelepçe, mahzenin ortasında ise yuvarlak granit bir masa vardı. Masanın üzerinde bir bilgisayar ve paslı bir bıçak duruyordu. Kadın masayı gördüğü anda geçmişe gitti: Duvarda birlikte kelepçelendiği altı arkadaşını, tek tek o masada yaptıkları doğumları, adamın sırf erkek oldukları için çocukları parçaladığı o bıçağı, kadınları birer birer boğuşunu hatırladı. Kendisi şanslı sayılırdı; ama şimdi yine o mahzenin ıslak duvarları arasında, soğuk demirlerle bağlanmıştı.

Adam masanın ucunda oturuyor ve önündeki ekrandan evin her santimini izliyordu. İzlerken kendi kendine sayıklıyordu:

  • Hadi kızım, babacığına geri dön…

Kadın onun bu hâlini izlerken zihninde şimşekler çaktı:

  • Damla’nın odasındaki kameralara bak! Geri sararak kızımıza ne olduğunu görebilirsin! Adam ayağa kalktı ve kadının yanağına yumuşak bir öpücük kondurdu:

  • Zeki karım benim… Hemen bakıyorum.

Bilgisayarın karşısına oturduğunda hemen dün gece odadan çıktığı ana geri döndü. İşte oradaydı; ruhsuz gülüşüyle kapıyı kapatıp çıkmıştı. Ekran ilk başta sakindi, sadece ördekler görünüyordu. O an kafasında o tezgahtar canlandı; titrek ve tutarsız sesiyle “Zamanı geldiğinde ödeyeceksiniz,” demişti. Bunun anlamı neydi? Daha dikkatli bakmaya başladı.

Kameradan ördeği izliyordu. Işıklı küçük bir gece lambasıydı ama Damla’nın “Beni bir şey yakalamak istedi” sözü ile tezgahtarın kehaneti kafasında dönüp duruyordu. Derken ekranda bir şey belirdi: Ördeğin etrafından uzanan, ışığı emen simsiyah dokunaçlar birkaç saniye içinde tüm odayı kapladı. Sonraki karede, gece lambasının içine çekilmeden hemen önce Damla’nın yüzünü son kez gördü.

  • Bu da ne! diyerek ayağa fırladı. Üst kata çıkmaya başladı.

Bu sırada aşağıda kadın zincirlerini zorlamıyordu; bunun faydasız olacağını geçmişten biliyordu. Damla doğana dek tam üç yıl tutsak kaldığı o soğuk zincirlerde şimdi yeniden bağlıydı. Bu yabancı ama tanıdık his, onu rahatsız etmekten ziyade boyun eğmeye zorluyordu. Birkaç dakika sonra adam mahzene indi. Elinde sarı, yassı bir şey vardı. “İşte bu…” diye söyleniyordu kendi kendine. Kadın şaşırarak sordu:

  • O nedir, ne işe yarayacak?

Adam, her zamanki sakin tavrından eser barındırmayan bir sesle cevap verdi:

  • Sadece bir deney.

  • Ne deneyi?

  • Sana detayları açıklamayacağım. Sabah görüşürüz.

Ardından lambayı mahzendeki prize taktı, meşaleyi söndürdü ve üst kata çıktı. Kadın tavandaki dev ördek gölgesini izlerken hipnotize olmuşçasına uykuya daldı.

Adam ise kendisine yiyecek bir şeyler hazırlayıp mutfak masasına oturdu. Ertesi günü iple çekiyordu. Laptopunu çıkarıp mahzenin kamerasını açtı. Kadını uyurken görünce biraz şaşırmakla birlikte yemeğini yedi ve televizyonun karşısına geçti. Gün batarken mahzeni tekrardan kontrol etmek için laptopu eline aldı. Fakat kadın orada yoktu. Kaydı geri sarınca, karısının da tıpkı Damla gibi lambaya çekildiğini gördü.

Bunun üzerine masaya gitti, masayı çatlatacak kadar derine saplanmış duran o paslı bıçağı kavradı.

  • Pekâla, o zaman beni kızıma götür! diye haykırdı.

Mermer masaya uzanıp uykuya daldı. Ancak uyandığında hâlâ aynı odadaydı. Düş görüp görmediğini anlayabilmek için bıçağı eline alıp koluna boydan boya bir çizgi çekti. Kolu kanıyordu; demek ki lamba onu almamıştı. Tezgâhtarı bulmak için fırlayıp dışarı çıktı fakat dükkân yerinde yoktu.

Lambayı alıp odasına koydu. Her gece onunla yatıp kendisini de almasını beklerken akıl sağlığını gitgide kaybediyordu. Fakat lamba ona dokunmuyordu. Zamanla zihninde tekinsiz bir fikir filizlendi: Lambayı kırarsa kızını kurtarabilirdi. Ama bunu yaparken onu sonsuza dek kaybetme riski de vardı.

Uzun tereddütlerin ardından yatak odasının girişine bir ip doladı ve ucundaki ilmeği hazır hâle getirdi. Eğer lambayı kırdığında kızını kurtarabilirse yaşayacak, onu kaybederse tabureyi tekmelicekti.

Her şey planladığı gibi ilerledi. İlmeği boğazına doladı. Elindeki paslı bıçağı yanan lambaya fırlatarak onu tuzla buz etti. Odaya karanlık, yavaş ve ürpertici bir kararlılıkla hâkim olmaya başladı. Adam birkaç kez karanlığa seslendi:

  • Damla… Kızım, neredesin?

Onu bulamıyordu, etrafında hiç kimse yoktu. Adam hiç tereddüt etmeden altındaki tabureyi tekmeledi ve kendini boşluğa bıraktı.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.