Yazma Uğraşı, Ockham’ın Usturası Ve Bir Tohum Sözcük

Hayatta istediğini yapamazsın. Ama bak işte burada özgürsün. İster bomboş bırak, ister bir resim yap, ister şaşı bak şaşır. Tıklım tıklım doldur istersen, kargacı burgacık yaz. Konuşma çizgileriyle, parantezlerle, ünlemlerle doldur. Virgül virgül düşün, nokta nokta ahkâm kes. Senin hepsi. Bu bomboş beyazlık senin.  İşte böyle bir çerçeve içinde bulunabiiyorsun burada; A4. Hayatta böyle bir şeyi nereden bulacaksın… Kim seni sınırlayacak. Çerçeve gibi iraden var mı? Ama işte bak burada çerçeven var; dinamik özgürsün. “Gölge etme başka ihsan eylemem,” diyebilir miydi Diyojen küfesi olmasa… Bak işte çırılçıplaksın burada ama küfen sayesinde. Nerede olduğunu ne olduğunu biliyorsun. Hayatta kim koyacak sana bu sınırları, kendin yaratmak zorunda kalacaksın… Yazarken işte özgürsün. Bembeyaz sayfan; karda gider gibi arkana bakmadan git, izlerinden bulunacaksın.

Eğer hayatta sınıfta kalıyorsanız; yani yaşarken… Hiçbir yerde hiçbir şeyi yeterince başaramıyor, hep yargılanıyor, hep suçlanıyor, bir türlü dikiş tutturamıyor, her işi yarım bırakıyor, hep hata yapıyorsanız; yani bir tür yaşam sakarıysanız; bir açıklama yapma gereği duyuyorsunuz sakin bir zamanda… Benim sakin zamanlarım hep beyaz kağıtlar oldu. Herkesin sustuğu, kum sessizliğinin başladığı bir yer kağıt. Kendini güvende hissedince çıkan yaralı bir hayvan gibi; Kafkavari… Herkes gittikten sonra, yazmaya başlıyorum. Olaylar yatışınca bir açıklama olarak… Sonra da içinden çıktığı Şato’yu tanımayan, kendine yabancılaşmış, kurduğu evren karşısında dehşete kapılan, ancak yeni bir yazma eylemi ile kendini bulabileceğini sanan… Böyle bir kısır döngü içinde… Kafka’nın Max Brod’dan tüm yazdıklarını yok etmesini isteyişi yazı ve yaşamla kurduğu ilişki açısından düşündürücü… Günlükler’de gördüğümüz onca didiştiği yaşamla özdeş yazınının yok olamayacağını hissetmenin ürküntüsüydü belki de… Artık yeni bir yazma edimi ile bir öncekine şekil veremeyeceği bütün bir uğraş bırakıyor olmanın endişesi… Eserinin bittiğine bir türlü karar veremeyen bir heykeltraşın endişesi…

Sonra hayal ile gerçeğin birbirini beslemesi gibi düşündüm bu sakarlığı… Ya sırf yazmak için olayları ben çıkarıyorsam… Yazma tutkum yüzünden. Yazma uğraşıma bir kılıf uydurmak için yaşamaktan sınıfta kalıyorsam… Bir savunma, bir açıklama olarak somut bir gereklilik bulmak için…

Zamanla, yazmanın konuşma ile yürüyen o büyük, gerçek hayatta kekeme olanların işi olduğunu fark ettim. Henüz kendi sesinin madenini günlük sözcüklere dökemeyen yoğun hislilerin.

İnsan, içindeki çamura, gizli ellerle şekil veriyor. Günümüzde artan dijital teknolojilerle varlığı daha çok somut bir nesneye dönüşen kitap, bu şekil vermenin ürünü…

Görünenle görünmeyen arasında bir yerde duygu, düşünce, zaman, tez, estetik, kanıt… Sanatın, bilimin ve felsefenin ana metaforları harmanlanarak bir yazı evreni oluşturuluyor…

Var olanları gerekmedikçe çoğalmamak gerekir, demiş, Ockham’lı William. Bugün kitap için bunu düşünüyorum. Bu çağ bitip yeni bir çağ başladığında ürettiğimiz kitaplar, birer tüketim nesnesine mi dönüşecek; bir kalıp olarak yoksa her bakan gözle yeniden yeşerecek sonsuz bir okuma deneyimi mi yaşatacak? Tek bir kitabın farklı zamanlarda okunduğunda böylesi bir etki yarattığını görmüşsünüzdür. Nereden baktığımıza bağlı olarak kitabın değeri değişir. Yazar kendi kitabının gerisinde bile kalabilir. Eğer kendini geliştirmediyse. Hiçbir şey geriye gitmez. İnsan da öyledir. Ancak entelektüel yeti okumaya muhtaçtır.

Bir sözcük bırakıyorum buraya. Yazan biri olarak peşkirimdeki değerli sözcüklerden birini seçtim el yordamıyla. Yazarlar için çekirdek olsun. onu dallandırıp budaklandırsınlar… Kim bilir kitap kitap alır başını gider… Kim bilir sahneler kurulur, filmler çekilir. Yeniden baktığımda peşkirimde yine aynı tohum sözcüğü görürüm. Uyuyor. Barış. Bıraktım buraya. Bazı sözcükler öyledir ya. Varlıkları yeter. Felsefe gibi.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.