Haftanın Kitap Seçkisi

NİJİNSKİ’NİN GÜNLÜĞÜ, Çeviren Orçun Türkay, YKY, İstanbul 2026

Nijinsky 1889 yılında doğdu. Anne-babası gibi baleye gönül verdi. Sankt-Peterburg Bale Akademisi’nde eğitim gördü. Amerika ve Avrupa’da pek çok kez sahne aldı. Bedenini kusursuzca kullanırken, dış dünyanın gerçekliğinden uzaklaşmaya başladı. 1919 yılında geçirdiği bir sinir krizinin ardından, şizofreni teşhisiyle hayatının son 30 yılını kliniklerde geçirdi. Günlükleri ölümünden sonra eşyaları arasında bulundu.
Nijinsky’nin Günlüğü bugün bile uyumsuzluğu besleyen bir muamma olmayı sürdürüyor.

 

yüzü pastel renkte, bakışları esrik, genç bir deli (…), farklı bir yaşam biçimi ortaya koyan her şey adına ve sanki doğanın buyruğuyla, büyülenip olduğum yerde kaldım –bir kalabalığın içinde kaybolmuş bir kelebek görsem aynen böyle olurdu işte–, onun o doğal, kanatlı, şımarık ve rengârenk zarafetinin havada çizdiği kıvrımları seyre daldım.
Marcel Proust

 

İki kişi uykuya daldı
neredeyse her gece
birinin düşlerinde çamur
birinin düşlerinde Asya
biri zepline gider
biri Nijinsky’ye
Leonard Cohen (Two went to sleep)

(Tanıtım Bülteninden)

 

ŞİİRLER, Kavafis, Çeviren Ari Çokona, YKY, İstanbul 2026

Kavafis daha önce pek çok şair tarafından Türkçeye çevrilmiş, özellikle “Barbarları Beklerken”, “İthaka”, “Şehir” şiirleriyle geniş bir ilgi ve sevgiyle karşılanmıştı. Çocukluğundan itibaren şiirler yazan Kavafis, zamanla Helenistik dönemi konu alan tarihi şiirlere yöneldi; geçmişteki olayları modern insanın yalnızlığı, tutkuları, hayal kırıklıkları ve cinsel kimliğiyle ilişkilendirdi. Kendine özgü, sade ve konuşma diline yakın bir üslup geliştirdi. Yunan şiir geleneğinin dilini ve edasını bambaşka düzeylere taşıdı. Tarihe ve coğrafyaya gösterdiği duyarlıkla, kederi ve mutluluğu ironiye dönüştürmesiyle ve kişisel belleği tarihsel olgularla kaynaştırmasıyla Kavafis modern şiirin büyük ustaları arasında yer alır.

Kavafis’in şiirinde okuru etkileyen, o anlatılmaz yenilgi duygusu, yitip giden güzellikler karşısındaki o çilekeş katlanma yeteneğidir.”
Cevat Çapan

Kavafis’in eseri düşüncenin duygular vasıtasıyla algılanması, düşüncenin duyguya dönüşmesidir.”
Yorgo Seferis

 

Nereden çıktı bu tedirginlik, bu telaş,
nasıl da ciddileşti yüzlerin ifadesi birden?
Sokaklarla meydanlar neden hızla boşaldı ve neden
herkes evine dönüyor kafasında derin düşüncelerle?

Hava karardı ve barbarlar görünmedi.
Sınır boylarından gelen adamlarımız,
artık ortalıkta hiç barbar olmadığını söylüyor.
Peki, barbarlar olmadan ne yapacağız şimdi?
Bir tür çözümdü bizim için bu adamlar.

 

Konstantinos Kavafis 1863’te İskenderiye’de, Fener kökenli İstanbullu bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Babasının ölümünden sonra ailesi ekonomik sıkıntılar yaşadı. Bir müddet Liverpool, Londra ve İstanbul’da yaşadıktan sonra yeniden İskenderiye’ye döndü. İstanbul’da geçirdiği ergenlik yılları dünya görüşünün ve sanat anlayışının biçimlenmesinde belirleyici oldu. 1889’dan 1922’ye kadar Sular İdaresi’nde geçici kâtip olarak çalıştı. Kavafis, doğum günü olan 29 Nisan 1933’te İskenderiye’de öldü.

(Tanıtım Bülteninden)

 

ALGININ FENOMELOJİSİ, Maurice Merleau-Ponty, Çevirenler Emine Sarıkartal ve Eylem Hacımuratoğlu, Minotaur Yayınları, İstanbul 2026,

20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden Maurice Merleau-Ponty, başyapıtı olan Algının Fenomenolojisi’nde, Husserl’den aldığı fenomenolojik yöntemi estetik bir anlayışla yeniden yorumluyor. Bedeni merkeze oturtan bu yorum, bir yandan psikolojizm ile entelektüalizm arasındaki Descartes ve empiristlerden beri devam eden tartışmaya özgün bir boyut kazandırıyor. Diğer yandan, bilim ile sanat arasındaki derinlemesine ilişkiyi felsefe aracılığıyla yeniden keşfetmemizi sağlıyor. Gerek analitik felsefenin gerekse kıta felsefesinin çağdaş sorunlarının ilk taslaklarını ortaya koyan bu çalışma, aslında yalnızca felsefe alanına değil, düşünceyi deyim yerindeyse ete kemiğe büründürmek isteyenler için bir referans kitap olma özelliğiyle edebiyattan sosyal bilimlere kadar uzanan geniş bir kapsama da hitap ediyor. “Bizler dünyadayız, yani, şeyler bir resim gibi ortaya çıkar, devasa bir birey kendini olumlar, her varoluş kendini ve başkalarını anlar. Yapmak gereken sadece tüm kesinliklerimizi temellendiren bu fenomenleri kabul etmektir.” — Maurice Merleau-Ponty “Merleau-Ponty hep görme hakkında düşündü. (…) Görmek nedir? Bu soru sonuna kadar diğerlerine dayanak oluşturdu; ama bunun nedeni konuşmadan önce veya düşünmeden önce görüyor olmamız değil, daha ziyade her zaman bu görme hakkında konuşmamız ama onu unutmamızdı, sorgulamanın zaten ondan geçen bir sorgulamayı uyandırmak olmasıydı, aynı anda hem gözü hem de sesi titreştirmek, ifadenin gizemini kabul etmek olmasıydı…” — Claude Lefort, “Eleştirel Baskıya Önsöz”  

(Tanıtım bülteninden)

 

JEST VE SÖZ, André Leroi-Gourhan, Çeviren Alptümertekin, İşkültür Yayınları, İstanbul 2026

İnsanın iki ayak üzerinde durmasına yol açan koşullar nöropsişik gelişimle sonuçlanmıştır, bu da insan beyninin gelişiminin bir hacim artışından ibaret olmadığı anlamına gelir. Yüz ile el arasındaki sıkı bağ, beynin gelişiminde de aynen korunagelmiştir: El için alet, yüz içinse dil, aynı mekanizmanın iki kutbudur.

André Leroi-Gourhan

İnsanı beden, teknik ve dil arasındaki derin bağ üzerinden yeniden düşünen bir antropoloji başyapıtı, Türkçede.

André Leroi-Gourhan Jest ve Söz’ün ilk cildi Teknik ve Dil’de, insanlaşma sürecini taş aletlerden dile uzanan kesintisiz bir evrim çizgisi içinde ele alır. Dik duruş, ellerin özgürleşmesi, alet yapımı, beynin gelişimi ve dilin ortaya çıkışı, bu sürecin birbirini tamamlayan aşamalarıdır.

Leroi-Gourhan’a göre teknik, insanın sonradan edindiği bir araç değil, insan oluşunun temel bir boyutudur. Elin aletle, yüzün dille kurduğu ilişki, insan evriminde biyolojik ve sembolik gelişiminin iç içe ilerlediğini gösterir.

Jest ve Söz, insanın doğayla, çevresiyle ve kendi ürettiği dünyayla kurduğu ilişkinin tarihini izleyen kapsamlı bir araştırmadır. Antropolojinin sınırlarını aşan bu yaklaşım, Derrida’nın yanı sıra çağdaş dil, teknik ve beden tartışmalarını da besleyen temel kaynaklardan biridir.

 

ANLAMSIZLIK, Horacio Castellanos Moya, Çeviren Süleyman Doğru, Jaguar, İstanbul 2026

Benim aklım yerinde değil.”
Böyle başlıyor 
Anlamsızlık. Fakat bu cümle romanın anlatıcısına değil, onun düzeltmenliğini yaptığı rapordaki tanıklardan birine ait.
İşsiz güçsüz, alkolik bir yazar olan anlatıcı karakterimiz bir arkadaşının yardımıyla başpiskoposluk sarayında geçici bir iş bulur: 1100 sayfalık bir tanıklık dosyasının düzeltmenliği. Masanın başına geçip ilk sayfayı önüne koyduğunda ise karşısına işte bu cümle çıkar.
Askerlerin yerli köylerinde yaptıkları katliamlardan kurtulanların tanıklıkları, yaşadıkları korkunç olayları anlatış ve betimleyiş biçimleri zaten fazlasıyla karamsar ve paranoyak yazarımızı derinden etkiler. Bu arada bahsi geçen katliamların sorumluları da boş durmamaktadır, raporun ortaya çıkmaması için çoktan harekete geçmişlerdir.
Katliamlar, örtbaslar, çıldırtan düşler, şiir gibi delilik cümleleri; Moya yine evinin kalbinden, Latin Amerika’dan bildiriyor.
Süleyman Doğru’nun İspanyolca aslından çevirisiyle…

Horacio Castellanos Moya

Honduraslı bir anne ve El Salvadorlubir babanın oğlu olarak 1957 yılında Honduras’ta doğdu. Ailesi, o dört yaşındayken El Salvador’a taşındı. Castellanos Moya, Toronto’daki York Üniversitesi’ne kaydolduğu 1979 yılına kadar El Salvador’da yaşadı. Ülkesine gerçekleştirdiği bir ziyaret sırasında, eylem yapan silahsız öğrenci ve işçilerin, hükümetin keskin nişancıları tarafından öldürüldüğüne tanık oldu. El Salvador’dan ayrıldı, ancak okul için Kanada’ya geri dönmedi. Bunun yerine Kosta Rika ve Meksika’ya seyahat etti ve gazeteci olarak çalıştı. 1932 Salvador köylü katliamı sonrasında kurulan bir siyasi parti olan Farabundo Marti Ulusal Kurtuluş Cephesi lehine yazılar yazdı. Fakat parti içindeki şiddetli çatışmalar nedeniyle hayal kırıklığı yaşadı. Castellanos Moya, 1991 yılında Tendencias adlı aylık kültür dergisine yazmak üzere El Salvador’a döndü. 1995 yılında, haftalık olarak yayımlanan Primera Plana’nın kuruluşuna katkıda bulundu ve 1996 yılına kadar orada çalıştı. Birkaç yıl içerisinde Insensatez, El asco, Thomas Bernhard en El Salvador, La Diabla en el espajo’nun (Aynadaki Dişi Şeytan, Sel Yay.) da aralarında bulunduğu romanları yayımlandı. El asco’nun kahramanı, ülke aleyhine 119 sayfalık bir hiciv yayımlamak üzere on sekiz yılın ardından El Salvador’a dönen Thomas Bernhard-vari bir karakterdir. Bu roman, bazı El Salvadorluları öfkelendirerek kitabın yasaklanması ya da yakılması çağrılarına yol açtı. Castellanos Moya’nın annesi oğluyla ilgili ölüm tehditleri alınca, Moya 1997 yılında El Salvador’u terketmek zorunda kaldı. Castellanos Moya, 2002 yılında başlayarak on yılını Meksiko’da gönüllü sürgünde geçirdi. Orada kaleme aldığı Guatemala: Nunca mas! Insensatez (Senselessness) adıyla 2008’de İngilizceye çevrilen ilk romanı oldu. Castellanos Moya, 2004-2006 yılları arasında Frankfurt Kitap Fuarı tarafından desteklenen konuk yazar programı bursuna, 2006-2008 yılları arasında ise City of Asylum/Pitsburg konuk yazar bursuna değer görüldü. 2009 yılında, konuk araştırmacı olarak Tokyo Üniversitesi’nde bulundu. Şu anda Iowa Üniversitesi’nde ders vermekte ve Sampsonia Way dergisinde düzenli olarak köşe yazıları yazmaktadır.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.