Ali [Şimşek], “Kadir İnanır’ı kaybettik, başın sağ olsun” dediğinde, sanki üzerime tonlarca ağırlıkta bir yük düştü. Telefonu kapattığımda, oturduğum koltuktan kendimi ayağa kaldıracak gücü bulamadım. Öylece oturdum. Oturdum. Çalışma masamdan, panjurların arasından loş bir sokağın görüntüsüne uzun uzun baktım. Kimse yoktu, herkes gitmişti. Rüzgâr, esiyordu. Radyo da ‘Caz Saati’ programı, odama eşlik ediyordu. Durdum, durdum, durdum. Yağmurdan Önce filmindeki sessizlik yemini etmiş Kiril’in bir deftere yazdığı cümleler aklıma geldi; “Bir şey gerçek olmasa bile, seni mutlu edemez mi?” Hayat, yaşadığım an gerçekti ve mutsuzdum. Sokak, ıssızdı. Rüzgâr esiyordu ve Kadir İnanır artık yoktu. Üzerime de tonlarca ağırlıkta, bir yük düşmüştü. Ruhum, paramparçaydı. Çıktım evde, sokaklara vurdum kendimi. Bankta, döküntü mekanlarda oturdum. Bir kadın geldi yanıma, “ağlıyorsunuz” dedi. “Ağlamak, güzeldir, en güzel yüz gözyaşlarıyla yıkanmış bir yüzdür. Kimseye ihtiyacım yok, beni yalnız bırakır mısınız?” dedim. Eve, döndüm.
Zihnime saldırıya geçmiş bir sürü Kadir İnanır’ın filmleri hücum etti, yönetmen yardımcısı olarak çalıştığım Gönderilmemiş Mektuplar filmindeki konuşmalarımızla baş etmeye çalıştım. Baş edemedim, bıraktım. Bırak her şey dağınık kalsın dedim kendi kendime. Bu hayatta, her şeyi toparlamak ne kadar doğru olabilir ki? Bıraktım o dağınıklığı, dağınık kalsın diye. Zihnime hücum eden fotoğraflarla baş edemedim. Üzerime gelsin, hepsi gelsin dedim. Panjurların arasından, sokağa bakarken, çağırdım o ‘an’ları. Ağır bir geceden geçerken, sokakta bir ses duysam dedim, yoktu. Herkes gitmişti.
“Mutlaka yazmalısın” demişti Ali ama Kadir İnanır hakkında yazmak sahiden çok zor. Zor. Çok zor. Ne anlatsam eksik kalacağını biliyorum. Şu hayatın içinde ölüm dışında, tamamlanmış ne var ki? Yağmur yağdığında, fırtına yaşadığım evin panjurlarını sarstığında, artık korkmuyorum. Korkacak hiçbir şey kalmadı Kadir Abi. En kötü ihtimal, eve şimşek düşer ya da fırtınalardan bu ev uçup savrulur. Bir yerlere düşeriz elbette ama o yerin artık önemi yok. Senden sonra ölmek, kötü bir şey değil artık. İşte bu dünya içinde kendimi böyle avutuyorum.
Ömer Kavur’un kaybettiğimde, ruhum paramparça olmuştu. Hrant Dink sokakta öldürüldüğünde, beynim patlamış gibiydi. Sevgili dostum, Ali Şimşek, Kadir İnanır’ın vefat haberini verince hayatım, infilak etti. Bir parça siyanür, ciğerlerimi patlatır ve bu işi çözerim diye düşündüm. Bir İngiliz yazar ölmeden önce, “Shakespaeare’ın gittiği yere gitmekten korkmuyorum” diye yazmıştı. Hangi kitaptaydı hatırlamıyorum ama bu cümleyi unutmadım.
Tuncer Çetinkaya’nın ekdergi.com da yazdığı yazı çok kıymetliydi. Hatta -bana göre- emsalsiz bir yazıydı. İçten, anlayışlı ve derin. Kendisiyle, Ayvalık’ta konuştuk bunları da. Linkini de buraya bırakayım. https://ekdergi.com/kadir-agabeyin-ardindan/
Kadir İnanır’ı anlatmam çok zor. O, bir zirvedir ve zirveyi anlatmak daha da zordur. Bu yazıyı, ruhumdan nasıl çıkarabilirim, bilmiyorum. Darmadağınığım. Kadir İnanır’a, ‘Abi’ diyeceğim. “Bana, bir daha sakın Kadir Bey deme” demişti çünkü. Sıfatları sevmezdi. Öyle söyleyeceğim; Kadir Abi.
Arnavutköy’de evine geldiğimde, kitaplarının arasından bile yürüyemiyordum. En son söyleyeceğimi söyleyeyim; Kadir Abi, sen bu yaşadığımız dünya denen mahşerin içinde en aziz bir yalnızlığı yaşadın. Sana veda ederken oturduğum evden senin dediğin gibi Abi, bir cenazem çıktı. Sokaklarda sarsıla sarsıla yürüdüm, kimselerle konuşamadım. Konuşmaya gücüm kalmamıştı.
Hadi, sevdiğin bir şiiri oku” dediğinde, ben hep Oktay Rifat’ın, Niko’nun Kahvesi şiirini okumuştum. Ezbere okuduğum şiiri bitirince, elinle omuzuma hafifçe vururdun. Şimdi kim sevdiğim bir şiiri okurken omuzuma vuracak? Kim? Senin için yazdığım bu yazı asla sonuna nokta koyulamayacak kadar uzun.
Jülide Hanım’ın [Kural], seninle vedalaşırken “Sevgilim” dediği anı televizyondan izlerken canım o kadar yandı ki, televizyonu paramparça etmek istedim. Hayat, hiç adil değil. Sen Abi, ömrünü, vicdanını, aklını bu toprakların ruhuna verdin.
Sen, Bu Ülke İçin Bir Mucizeydin
Seninle ne zaman tanışmıştık Abi? Gönderilmemiş Mektuplar filminde.
Günlerdir, Ömer Kavur’un yönettiği Kırık Bir Aşk Hikayesi filmi var zihnimde, filmin çekildiği Ayvalık sokaklarını dolaşıp duruyorum. Aklıma Sezen Aksu’nun, Son Sardunyalar şarkısındaki dizeler takılıyor; “Ah kaldırımlar biliyor/Bir devir muhteşemdik…” Sen, hep muhteşemdin Kadir Abi. Sen, bu hayata çok yakıştın. Sen, bu ülke için bir mucizeydin. Söylediğin hiçbir söz bir meydan okuma çığlığı değildi, hep bir haklı olanın sakinliğiydi. Oynadığın her bir filmde, haklılığın inancını taşıdın, savundun. Sadece filmlerinle değil, hayata baktığın sessizliğinle bile çok şeyler söylüyordun. En azından ben, senin sessizliğinden çok şey öğrendim. Bana, sessiz kalmayı ve sessizliği öğrettin. Beklemeyi, sabrı ve bir projeye nasıl inanmalıyız noktasını…
Günlerdir, zihnime seninle konuştuğumuz anlar hücum ediyor. Arnavutköy’de Kuyu Restoran’a oturduğumuzda. Senaryo ve iş programını masaya koymuştum. “Yirmi sekiz gün boyunca, bu filmin iş programına teslimim. Yirmi dokuzuncu günüm olmayacak” demiştin. Kasım ayının ikinci haftasıydı. Üçüncü hafta, filme başlıyorduk. “Bu filmin, rengi ne?” demiştin. “Gri” dedim. Eski solcular, hâkî renkler giyerler. Sanat Yönetmeniniz bana kostüm getirmesin” demiştin. Kendine, bir tır kostüm getirmiştin Amasra’ya. Sahnelerin bittiğinde kostümlerinden bir hediye vermiştin ekipte çalışanlara. Filmde giydiğin, üzerindeki mavi kazağını.

Arnavutköy’de, oturduğumuz mekân, yavaş yavaş kalabalıklaşıyordu. Bir an, bir şey dikkatimi çekti. Sağımız, solumuz, senin arkandaki masa benim arkamdaki masaya oturan kimse yoktu. Gelenler diğer masalara sanki sözleşmişçesine uzak oturuyorlardı. Konuşmamızın bölünmemesini mi istiyordun? Yoksa, biri gelip fotoğraf çektirmek isteyecek ve senin ruhunun tadı mı bozulacaktı bilmiyorum. Birden konuşmamızın eksenini, hayat üzerinden konuşmaya çevirmeye karar verdim. “Neden Abi, size yaklaşılmıyor? Niye etrafımızdaki bu dört masaya kimse oturamıyor?” dedim. O anda, bana bakan tebessümünü unutamam, elimde olsa o anı mumyalaştırmak isterdim. “Ayrıntılara dikkat etmek bir asistanın yapacağı en güzel iştir. Sınavını geçtin. Hadi işimize bakalım” diye devam etmiştin. “Film çekimi için program sarkabilir. Hava durumu, ışık değişebilir. Lütfen beni yirmi sekiz günlük iş programıyla sınırlamayın” demiştim. Bana bakarak, “Sadece bu filmi yapmıyorum. Sırtımda bir hayat taşıyorum. Programına sadık ol. Yirmi sekiz gün boyunca yaptığın programa teslimim. Şimşek düşer, deprem olur. Fırtınalar bitmezse bile, bu film biter. Hangi filmimi yarım bıraktım söyle bakayım” demiştin. Karşılıklı güldük ve o an öyle bir rahatlamıştım ki…
2003 Yılının O Güzel Kışı
Yönetmen Yusuf Kurçenli’den bir telefon gelmişti. Piyer Loti’de, berbat bir boya reklam filminin çekimindeydim. Akşam buluştuk. Yeni filmi, Gönderilmemiş Mektuplar filmi için reji ekibi için bir teklifte bulundu. Türkan Şoray, Kadir İnanır, Aytaç Arman, Rojda Demirer, Melike Demirağ, Kutay Köktürk, Gökhan Mete, Suna Selen, Levent Yüksel ve Eurimages ortaklığı olduğu için ünlü -şimdilerde Londra tiyatro salonlarında oyunculuğuyla ortalığı yıkıp geçen- Macar oyuncu Imola Gáspár. Hiçbir asistanın reddedemeyeceği bir teklifti. Sonbahar bitiyordu, kış aylarına giriyorduk.
Biliyordum; büyük oyuncularca çalışmak, büyük krizlerin habercisidir. Krizi, krizleri yok sayamazsınız, görmezden gelemezsiniz. Ya krizi yönetirsiniz ya da krizle beraber yok olursunuz. Bu durum bana hep Ulrike Meinhof’un cümlesini hatırlatır; “Ya sorunun bir parçası olursunuz ya da çözümün.” Çözümün parçası olmak, krizi/krizleri yönetir. Sorunun parçası olursanız, çöp olursunuz.

Amasra sokaklarında çalışıyorduk. Hafif yağmur çiseliyordu. Senin o gün sahnen yoktu Kadir Abi. Biz öğle arası sokakta ara vermiştik, sete yemek gelecekti. Hava hep değişiyor ve iç ve dış mekân arasında bir tek planı çekebilmek için koşturuyorduk. O arada aradım, “Abi, araba sizi alıp restorana götürecek, yemeğiniz sonrasında otele bırakacak” demiştim. Bir an derin bir sessizlik oldu. “Nerede çekim yapıyorsunuz?” dediğinde, “kaldığınız otelin iki sokak ilerisinde, karakolun yan tarafında” dediğimde, “tamam geliyorum, ne yiyorsanız aynısından bana da söyle” demiş, telefonu kapatmıştın. Eyvah yandım diye otele doğru hızlı adımlarla yürümeye başlamıştım. Otelin resepsiyonuna tembih etmiştim, “Kadir Bey otelden ya şoförü ya da ben olmadığım sürece tek başına çıkmasına engel olamazsınız ama onu en azından fotoğraf çektirerek biraz oyalayın ve beni arayın” derdim. O gün öyle de yapmışlardı. Yürümedim, koştum. “Neden sette değilsin?” diye bir fırça daha atmıştın Abi. “Yemek arası kırk dakika, ekip dinlesin azıcık” dediğimde, “hadi gidelim” dedin. Yolda, sete doğru yürüyorduk. Hafif bir yağmur yağıyordu. Köşeyi dönüp, bütün ekibin banklarda, kaldırımın kenarlarında yemek beklediğini görünce birden durdun. İki üç adım attım, geri dönüp baktım hala duruyordun. Baktın, baktın. “Yanıma gel” demiştin, üç adım attım ve sağ elinle yakama yapıştın. “Bir daha beni ekipten sakın ayırma, ekip nerede yemek yiyorsa ben de orada olacağım tamam mı.” Yağmur çiseliyordu, kol kenarında bankete oturup, yemeğimizi yemiştik. Işık Şefimiz Ali Salim Yaşar’da gelmişti yanımıza. Sen, ona büyük bir saygı duyardın. O da sana. Ömrünüzün setlerde geçişinizi kulaklarımla dinlerdim. Ne şahane anılar öyle. Bir daha emeklerinizle büyüttüğünüz hayatlarınıza, hayran oldum. Birden yağmur şiddetli yağmaya başladı, seti iptal ettim. O an, “Kadir Abi, arabayla otele geçin lütfen” dediğimde, “geçmiyorum otele, yok mu burada kitapçı gidip oraya sığınalım” demiştin. Amasra’ya gittiğimde ilk keşfettiğim yerdi orası. “Var, çok yakın gidelim” dedim. Seti, iptal etmiştim. Bulutlar, yüklendiği bütün yağmurları sanki Amasra’nın sokaklarına bırakıyordu.
Kitapçıya gitmiştik, hiç konuşmadan yirminin üzerinde kitap almıştın. “Hayatımın en büyük ağırlığı, kitaplarım” dedin. Yağmur dinmişti. Otele gidecektik. “Kitaplar, benim ağırlığım bırak bu ağırlığı taşıyayım” deyip, kitaplarını taşıtmadın.
Ben seninle bir daha konuşamayacağım için, şimdi paramparçayım.
En çok sevdiğiniz titrad ne demiştim size Abi. Çehov, “radarımda” demiştiniz; Vanya Dayı. Okurken gözlerinin dolduğunu gördüm. Şimdi, Arnavutköy’de, kitaplığından aldığım Vanya Dayı’nın, finaline baktın ve hüzünle okuduğun şu satırları buraya bırakayım;
“Ne yapabiliriz?… Yaşamak gerek… Yaşayacağız Vanya Dayı. Çok uzun günler, boğucu akşamlar geçireceğiz. Alın yazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız. Bugün de yaşlılığımızda da durup dinlenmek bilmeden, başkaları için çalışıp didineceğiz. Ecel saati gelip çatınca da uysalca öleceğiz ve orada, mezarın ötesinde, çok acı çektik, gözyaşı döktük, çok acı şeyler yaşadık diyeceğiz… Tanrı acıyacak bize… Ve biz seninle canım dayıcığım, parlak, güzel, sevimli bir hayata kavuşacağız ve buradaki mutsuzluklarımıza sevecenlikle, hoşgörüyle gülümseyeceğiz ve dinleneceğiz… İnanıyorum buna dayıcığım, bütün kalbimle, tutkuyla inanıyorum… Dinleneceğiz, dinleneceğiz… Melekleri dinleyeceğiz, elmaslar gibi yıldızlarla kaplı gökleri göreceğiz. Dünyanın tüm kötülüklerinin, tüm acılarımızın, dünyayı baştan başa kaplayacak olan merhametin önünde silinip gittiğini göreceğiz… Yaşamımız bir okşayış gibi dingin, yumuşak ve tatlı olacak. İnanıyorum, inanıyorum buna!… Bekle… dinleneceğiz, dinleneceğiz…”
Fırtına dindi dedim yazının başlığında, yanlış yazmışım senin fırtınan hiç dinmeyecek.


Bir Cevap Bırakın