Sahildeyim. Üç-dört kedi önümde, ayaklarımın dibinde; kuyruklarını dolayıp, mırıl mırıl mamayı bekliyorlar. Dikkatim onlarda. Eğilmiştim. Elimdeki kuru mamayı dökme uğraşındayım. Rüzgâr var, hafif. Denizin sesi geliyor arkadan; sürekli, alçak tonda bir uğultu. Güneş suda parçalanıyor. Binlerce küçük ışık halkası gözümün kenarında titreşiyor.
Birden başka bir şey.
Tarif edemediğim bir şey. Seslenmedi kimse, dokunmadı, hiçbir gölge düşmedi üzerime. Biri bana bakıyor. Bunu biliyorum. Sen bakmazken sana bakıldığını hissettiğin andaki his. Bedenin; sırtından, omuzlarından, ense kökünden bir uyarı veriyor. Bilinçten önce gelen bir bilgi. Görmeden önce görüldüğünü bilmek.
Başımı kaldırıyorum.
Biraz ötemde, taşın üstünde duruyor. Tek başına. Yaklaşmıyor öteki kediler gibi, mamadan bir pay istemiyor, mırlamıyor, kuyruğunu sallamıyor. Sadece bana bakıyor. Gözleri benimle hizalı, sırtı denize dönük. Kulakları dimdik. Bıyıkları ışıkta pırıl pırıl. Neredeyse beyaz hatlar çiziyor, yüzünden dışa doğru.
Hiçbir şey istemiyor. Hiçbir şey önermiyor. Sadece orada.
Hafif tedirginliğin geldiğini hissediyorum. Korku değil, hayır, bu kediden korkmuyorum, denizden de. Yine de “bakılmak” kendi başına bir duygunun adı olmayı hak ediyor. Bir teşhir. Kediler bakar. Köpekler gibi değil, kuşlar gibi değil. Kediler kaydeder gibi bakar. Kedi bakışı, insan bakışından farklı bir şey yapar; yargılamaz, ama unutmaz da. Onu bir mama paketiyle satın alamazsın, bir okşamayla ikna edemezsin. O bakış; bir mesafe koyar, o mesafenin içinden bakar.
Telefonuma uzanıyorum. Yavaşça. Kamerasını ayarlıyorum, ışığı kontrol ediyorum, kadrajı yeniden kuruyorum. Dakikalar geçiyor. O, hiç kımıldamadan, gözlerini benden ayırmadan, bakışının hizasını bozmadan duruyor. Beni bekliyor sanki. Ama ne için? Zaten beklemekteydi. Ben daha onu fark etmeden o beni okumuştu. Sonradan anlayacaktım bunu. Çok sonra, şimdi senin de baktığın fotoğrafa bakarken. Kameraya dokunan parmaklarım hâlâ bir ayarda karar vermeye çalışırken şunu hissettim: Bir hayvan, bir bakışta, beni bedenimden önce görmüştü.
Şimdi fotoğrafa bir daha bak. Kedinin yüzünden çıkan, ince beyaz hatlara, bıyıklara. Onlar, bir hayvanın dünyayı okuduğu organlardır.
Latincesi vibrissae, titreyen. Her bıyık deri yüzeyinden çok daha derinde başlıyor. En dipte özel bir folikül, içi kan dolu, mekanoreseptör sinirlerle örülmüş bir kese. Bıyık havayı, havadaki en küçük dalgalanmayı bile algılıyor. Sen, saçında bir karıncanın gezindiğini fark etmezsin; ama bir kedi, üç metre ötesinde bir kuşun kanat çırpışını bıyıklarında hisseder. Karanlık bir odada mobilyaların yerini bilir. Bir koridorun enini, bir geçidin yüksekliğini ölçer. Avına yaklaştığında, avının soluğunu, kalp atışından kaynaklanan minicik hava titreşimlerini hisseder.
Kedi havayı görür.
Bu tümceyi bir daha oku: kedi havayı görür. Hava, bizim için saydam bir yokluk. Fark etmediğimiz tek varlık, kedi için okunaklı bir defter sayfası. O sayfaya yazanlar; partiküller, ses dalgalarının hava moleküllerini titreştirerek yazdığı harfler, kelimeler. Bizim; ekrana, duvarlara, kitap sayfalarına, insan yüzlerine baktığımız gibi kedi havaya bakıyor. Onun için hava bir el yazısı, rüzgârın yönü bir tümce, ısı değişimi bir vurgu, bir cisimden geri yansıyan basınç dalgası bir paragraf.
Kedi olmak nasıl bir şey öyleyse? Asla bilemeyeceğiz. Bir başka türün duygu dünyası bize kapalı. Onun deneyimini taklit edemeyiz. Bizim duyu donanımımız buna yetmiyor. Yine de biliyoruz ki kedi olmak, havayı bir yüzey olarak okumaktır. Bizim “boş” dediğimiz yüzeyi yaşamaktır.
Bu, beni hep şaşırtan bir şey; aynı dünya, aynı hava, aynı odada yaşıyoruz, ama yaşadığımız gerçeklik çok farklı. Onun için dolu olan benim için boş, onun için anlamlı olan benim için anlamsız, onun için bir tümce olan benim için hiçlik. Evrim, her türe farklı duyu yetileri kazandırmış, bu duyu yetileri her türü farklı bir dünyanın deneyimine açıyor. Peki bu ne demek? Türler kadar dünya var. Aynı uzayda, iç içe geçmiş, ama birbirine tam erişimi olmayan dünyalar.
Ben başımı kaldırmadan önce kedi beni çoktan tanımıştı. Bıyıkları; soluğumu, kalp atışımı, mama paketinin hışırtısının yaydığı hava dalgalarını okumuştu. Bıyıklar ısıya da duyarlıdır. Gözlerim onu bulduğunda o beni bütün bedeniyle bulmuştu. Eşit sayılmazdık bu yüzden. O, hazırdı; ben hazırlıksız. O, tüm sayfayı okumuştu; ben, daha ilk hecedeydim.
İşte bu yüzden bakışları bu kadar dingin. Bu yüzden hiç acele etmedi. Ana yeni gelen bendim. O anı, o karşılaşmayı, o bakışı yeni gören tek varlık.
Bakılmanın iki yönü
John Berger bir denemesinde, “hayvanla göz göze gelmek insandan önceki bir bakışla karşılaşmaktır” diyordu. Hayvan bakışı; dilin, kültürün, tarihin üzerimize yığdığı bütün katların altında duran bir katmana sirayet eder. Hayvan bizi yargılamaz; yargı dille bağlıdır; ama bizi kaydeder. Bedenimizi, kokumuzu, hareketlerimizi, varlığımızı belleğine kaydeder. Bu kayıt, insan bakışının yapamadığını yapar: bizi soyar, toplumsal rollerimizden, kelimelerimizden sıyırır. Sadece bir hayvan olarak oradayızdır.
Kediler bunu 9500 yıldır yapar. Tahıl ambarlarındaki farelere ilk kez yöneldikleri andan itibaren, insanın yakınında, ama insana “ait” olmayarak. Eşik hayvanı olmak. Köpekler farklı. Onlar, insanın iç dünyasına girdiler; sürüye, aileye, eve katıldılar. Kedi eşikte kaldı. Kapı arasında. Bahçe duvarında. Sokağın köşesinde. Bu fotoğraftaki gibi; taşın üstünde, denizin önünde, elinde mama bulunan “yabancıyla” göz göze.
Eşikte olmak, ne içeride ne de dışarıda olmaktır. Kedi bana bakıyor, ama benden bir şey istemiyor. İstemediğinden bakışı karşılıksız, saf, sadece o bakışı açıklayabilen bir içerikle yüklü. Karşılık beklemeyen bir bakış hiçbir şey istemese de bir borç bırakır insana. Bu bir avuç mamayla ödenebilecek bir borç değildir. Bir okşamayla, bir gülümsemeyle de ödeyemezsin. O sadece bakıyor.

Belki o tedirginlik, bu borcu yüklendiğimi hissetmemden kaynaklanıyordu. Armağanın reddedildiği değil, armağanın istenmediği an. Elimdeki şeyler; mama, dikkat, şefkat, ne dersen de, bu kedi için bir şey ifade etmiyordu. Elimdekiler, taşımadığım şeyin yanında neydi ki! Sadece orada olmamın yanında neydi! O; bana, benim sandığımdan çok daha az şey isteyerek bakıyordu. Bu yüzden çoğu insan bakışından çok daha irkilticidir. İnsan bakışı talepkârdır. Onay, ilgi, yanıt, anlam ister. Hayvan bakışı hiçbirini istemediğinde, orada, öylece, bir şeyler vermeye hazır, ama veremeyerek kalakalırsın. Verecek hiçbir şey olmadığını fark ediverirsin. Bu eli boşluk irkiltici, ama bir tür özgürlüktür. Bir şey istenmediğinde, hiçbir şey kanıtlamana gerek kalmaz. Sadece orada olmak yeterli. Kedi beni reddetmiyor, kabul de etmiyor. Sadece kaydediyor. Bu kayıt, bütün insan ilişkilerinden farklı bir ilişki öneriyor: var olduğun için varsın. Sadece var olmanın; hiçbir çıktıya gerek olmadan, varlığına bir ilinek gerekmeden orada var olmanın farkına vardığın andır. Daha fazlasına gerek yok.
Denizin bıyıkları
Şimdi fotoğrafın arka planına yönel. Kediden biraz uzağa. Fotoğrafın yarısını dolduran denize.
Deniz de değil aslında tam anlamıyla. Denizin yüzü. Gördüğün su değil, suyun üzerinde parçalanan ışık. Milyonlarca küçük halka. Her biri Güneş’in bir tanecik yansıması. Rüzgâr olmasaydı, yüzey dümdüz olur, ışık tek bir parçada yansırdı; ama rüzgâr var. Rüzgârın her dokunuşu, suyun yüzeyinde bir mikro dalga, bir ayna açısı yaratıyor. Her ayna Güneş’in imgesini bir başka yöne kırıyor. Sonuç: parçalanmış ışık, dağılmış Güneş, dans eden bir yüzey.
Denizin yüzü, rüzgârın yazısı.
Rüzgârı doğrudan göremezsin; hava şeffaf, hava görünmez. Denizin yüzü rüzgârı çevirir: görünmez bir gücü görsel bir ışıltıya dönüştürerek gözlerimizin önüne serer. Suyun yüzeyi bir tercüman. Rüzgâr; basınç, hız, yönle konuşuyor. Deniz onu başka bir dile çeviriyor: parlaklık, haleler, yansıma, hareket. Ve ben; kıyıda, kediyle göz göze gelen ben, bu çeviriyi okuyorum.
Fark ettin mi? Kedinin bıyıkları havayı okuyordu, denizin yüzü de rüzgârı okuyor. Aynı iş. İkisi de uzak bir kuvveti, görünmez bir akımı, dokunulmaz bir varlığı görünür kılıyor. Bıyık, görünmez hava akımını sinir uyarısına çeviriyor, deniz görünmez rüzgârı görsel ışıltıya çeviriyor. İki yüzey, iki çeviri, iki uzaktan dokunan duyu.
Bu fotoğraf, bu iki çeviriyi tek karede yan yana koyuyor. Önde bıyıklar, arkada ışıltılar. Ön plan ve arka plan aynı mantığı paylaşıyor; sanki kedi denizin uzantısı. Bıyıkları, denizin parçalanmış ışıklarının kuru kara üzerindeki biçimi; ışık halkaları da kedinin bıyıklarının suyun yüzeyindeki yansıması. İki uzak duyu, iki farklı ölçek, iki ayrı malzeme aynı yerde buluşmuş, aynı şeyi yapıyorlar: mesafeyi koruyarak temas etmek.
Bunu kim tasarladı? Hiç kimse. Evrim kediye milyonlarca yıl önce vibrissaları kazandırdı. Gece avlanan, dar geçitlerden geçmek zorunda kalan, karanlıkta yön bulması gereken bir canlı; dünyayı dokunmadan, dokunarak okumalıydı. Fizik yasaları da milyarlarca yıl önce yüzey gerilimini, ışığı kırma niteliğini kazandırdı. İki ayrı zemin, iki ayrı geçmiş, iki ayrı zorunluluk; aynı çözümün iki ayrı yüzünü çıkardı ortaya. Doğa, farklı yerlerde aynı sorunu farklı malzemelerle çözüyor: uzak bir kuvveti yakına çevirmek için bir yüzey yarat. Yüzey incecik bir kıl da olabilir, bir su da.
Bıyık ve dalga aynı aileden. Birbirlerinden habersiz aynı dili konuşuyorlar.
Ben oradaydım. Üçüncü bir yüzey.
Fotoğraf da bir yüzeydir; ışığı yakalayan, çeviren, bir başka biçime sokan bir derinlik. Fotoğraf makinesinin sensörü, kedinin bıyıkları gibi, denizin yüzü gibi uzaktan dokunan bir organ değil mi! Kediye dokunmuyorum, denizde yüzmüyorum, ışığı elime alamıyorum; ama hepsine dokunabiliyorum. Sensör de ışığı okuyor; aynı mantıkla, mesafeyi koruyarak temas etmek.
Bu, fotoğrafın evrimsel bir armağan olduğunu düşündürdü bana. Fotoğraf makinesi insanın bir başka türden uzantısı, gözümüzün bedenden uzaklaştırılmış bir hali, dikkatin nesnelleştirilmiş biçimi. Kedi nasıl mesafeyi bıyıklarıyla yokluyorsa, ben de lensle mesafeyi yokluyorum. O bunu bedeniyle yapıyor; ben araya bir araç koyarak. Aletin sınırı belli değil. İki yüz yıldır insan bedeni fotoğraf makinesini kapsamış durumda, neredeyse bir organ gibi taşıyoruz onu.
Burada bir tevazu var; benim yakaladığım şey, kedinin ve denizin milyonlarca yıldır yaptığı şeyin bir taklidi. Onlar için bu bir hayatta kalma işlemi, benim içinse bir anlam arayışı. Biçimse aynı. Mesafeyle dokunmak. Görmeden hissetmek. Hissetmeden kaydetmek.
Bu yüzden o an beni böyle tuttu. Farkında değildim, ama yeni bir ailem olmuştu: kedi, deniz, ben. Üçümüz de görünmezi görünür kılıyor, yakınımıza getiriyorduk. Kedi havayı, deniz rüzgârı, ben ışığı. Üç farklı ölçek, üç farklı tarih; ama aynı an. Aynı uzam. Aynı Güneş.
Fotoğraf bu buluşmayı dondurdu. Kedi, deniz, ben; üç yüzey, bir an, bir ışık.
Işığın üç dili
Kedi gitti. Ben, boşalmış mama paketini çöpe attıktan, fotoğrafı çektikten sonra, taştan inip bir yere doğru yürüdü. Bir başka taşa, bir başka köşeye, bir başka eşiğe. Görmedim, ama kafasını çevirip bir kez daha bakmış olabilir bana. Benim için bir anda olup biten şeyler, onun için sıradan bir günün parçasıydı.
Deniz hâlâ orada, ama o günkü deniz değil. O günkü rüzgâr, bambaşka bir kentte, bambaşka bir suyun yüzeyini ışıkla çiziyor. O günkü ışık, uzayın derinliklerine doğru yol alıyor ya da yeryüzünde emildi, bir yaprağın klorofiline girdi, oradan oksijene dönüşerek havaya karıştı. Hiçbir şey değişmeden kalamıyor. Her şey çevrime uğruyor, her şey aktarılıyor, her şey bir yüzeyden başka bir yüzeye geçiyor.
Geriye fotoğraf kaldı. Üç uzak duyunun bir kez kesiştiği bir kare. Kedinin bıyıkları, denizin aynası, aynadan yansıyan ışık parçacıkları ve benim lensim. Üç ayrı teknik, üç ayrı milyon yıl, üç ayrı tarih. “Bilmek” diye adlandırdığımız eylem bu: uzaktan dokunmak. Hiçbir bilgi somut bir temasla başlamaz. Işık göze düşer; ama göz ışığa dokunmaz, ışık kendiliğinden gelir. Ses kulağa çarpar, ama kulak sese gitmez. Koku burna ulaşır; ama burun kokuya doğru hareket etmez. Koku hava dalgalarının içinde yol alarak sana gelir. Hepsi uzaktan. Yakınlık bir yanılsama. Bütün bilgi mesafeden gelir. Mesafe, bilgiye dönüşmeden önce bir şefkat yaratır. Dokunmadan tanımak, incitmeden bilmek anlamına gelir.
Kediler bunu en iyi bilir. Bıyıkları onu, hep mesafeleri ölçmek zorunda bırakır. Kedi sana yaklaşmadan önce bıyıkları mesafeyi ölçmüştür, bedeni onu izler. Onun için yakınlık bir “karardır.” Kedi önce elindeki mamaya yönelmez, önce seni okur; sonra hava akımını, kalp atışını, niyetini.
Bu yüzden gözlerindeki o dinginlik. Mama paketi, eğilmiş bir bedeni uzanmış bir ele aldanmaz; kedi yakınlığa kanmaz. Onun için hiçbir bilgi ayrıcalık taşımaz, hepsi eşit mesafede bir değer taşır. Bence bu bir “duyu adaleti” yaratıyor, mesafeyle dokunmanın adaleti.
Bunu, dakikalar sonra makinemi ayarlamaya çalışırken değil, fotoğrafa bakarken anladım. Bu fotoğraf bir yanıt. Geç verilmiş bir yanıt. Kedi çoktan gitti, deniz çoktan değişti, ama yine de bir yanıt. Benim, ona, kendi uzak duyumla -belli ki yetersiz- kendi yüzeyimle verdiğim bir yanıt. Çok sonra ben de ona söylüyorum şimdi: Ben de seni gördüm.
Aynı ışığı okumuştuk. Sen o an, ben sonradan.
Güzel, ama erken bir kapanış. O sahilde yaşananlara dair, buraya kadar anlattıklarım sadece yarısı. Bakılmanın ne olduğunu söyledim: bir hayvanın beni, bedenimden önce görmesi; eşikten, mesafeden, karşılıksız. Oysa bakmanın iki yönü var. Fotoğrafa yeterince uzun bakarsan; kedinin gözlerine, sana kilitlenmiş iki noktaya; ikinci yönü görürsün.
Şöyle yap: Kedinin gözlerinden geriye doğru iki çizgi çek, o çizgileri uzat. Kadrajdan çıksınlar, odanın duvarlarını delsinler, kentini, kıtanı geçsinler. Nerede kavuşuyorlar? Hiçbir yerde; çünkü onlar bir noktada kavuşmak için değil, sende kavuşmak için çizildiler. Kaçış noktası sensin, senin gözün.
Rönesans’tan beri “doğru” resim demek, paralel çizgilerin ufukta tek bir noktada toplandığı bir uzam demek. Dünya senden uzaklaşır, küçülür, sonsuzda bir noktaya doğru çekilip yiter. Sen, o uzayın dışında, ona bakan tek ayrıcalıklı gözsün. Bir cam fanusun önünde durursan, içerideki dünya senden kaçar. Bu ülkede neredeyse hiç okunmamış bir Rus rahip-matematikçi Pavel Florenski, daha 1920’de bu “doğal yasaya” itiraz etmişti: lineer perspektif bir hakikat değil, sonradan icat edilmiş bir alışkanlıktır. Dünyayı; tek, kıpırtısız, tek gözlü bir bakışa hapseden bir alışkanlık. İkona ressamı tam tersini yapar. Onun resminde, bir masanın kenarları uzaklaştıkça daralacağına genişler. Bir kitabın iki kapağı birden görünür, çizgiler ufukta değil panonun önünde, bakanda buluşur. Florenski, bunun beceriksizlik olmadığını söyler. Bilinçli olarak ters kurulmuş bir geometri bu. Doğrusal perspektifte uzay senden kaçar. Tersine perspektifte uzay sana doğru açılır. Resim, sana bakılacak bir pencere sunmaz. Üzerine taşar, seni merkeze alır. Görme; bir temaşa değil, bir buluşma halini alır.
İşte kedinin yaptığı buydu. Bir manzaranın içinde gittikçe küçülen bir nesne değildi o. Bana doğru açılan bir kaçış noktasıydı. Bütün o sahil, arkasındaki bütün deniz, bütün o ışık; kedinin bakışıyla bende toplanıyordu. Ben manzaraya bakmıyordum aslında; bütün manzara kedinin gözlerinden geçerek bende toplanıyordu.
Tiflis’in meyhane tabelalarını siyah muşamba üzerine boyayan, sefalet içinde ölen Gürcü bir ressam vardı; Niko Pirosmani. Onu da neredeyse hiç bilmeyiz. Onun hayvanları derin bir manzaraya gömülmez; düz, dümdüz, neredeyse uzamsız bir karanlığın içinden seni bulur. Bir ceylanın iri, ıslak gözü tam karşıya kilitlenir; perspektif çizgileri varsa bile sende toplanır. Pirosmani bir sahne kurmaz, bir varlığı senin önüne getirir. O ceylan seni seyretmez; senin onu seyretmeni bekler, ve bakışlarında bu bekleyiş okunur. Şimdi fotoğrafa bir daha bak. Taşın üstündeki kedi, bir Pirosmani hayvanıdır. Uzamsız, frontal, bana yani şimdi sana kilitli. Bir manzaranın süsü değil, manzaranın toplandığı nokta.
Bu; sadece bir resim hilesi değil, fiziğin de söylediği şey. Kedinin arkasındaki o binlerce ışık halkasına dön. Suyun her mikro dalgasının Güneş’i bir başka açıyla kırmasından kaynaklanan dağılmış parıltıya. Bütün o ışık tek bir yere gidiyor; senin gözüne. Her ışın, milyonlarca farklı noktadan çıkıp tek bir yerde, senin gözünde yakınsıyor. Ne kadar uzağa bakarsan o kadar geçmişe bakarsın. En uzak ışık, en eski parıltı. Şu andaki bakışında buluşuyor. Bu yüzden ufuk, uzayda senden kaçan bir şey değil, sana doğru gelen bir ilişkidir. Evren, her bakanın etrafına bir ikona gibi düzenlenmiştir. Kaçış noktası sonsuzda değil, bakanın gözünde. Hemen heyecanlanma; bu seni evrenin merkezi yapmaz. Aynı şey kedi için de doğru. O da kendi bakışının kaçış noktası, kendi konisinin tepesi. İki merkez, bir kıyıda karşı karşıya. Kedi için hiçbir şey ayrıcalıklı değil, her şey eşit mesafede. İşte o adalet buydu. Herkes kendi merkezidir ve hiç kimse merkez değildir.
Bir de zamanın derinliğine doğru aynı şeyi yap. Yaşamı, ileri doğru okuduğunda dallanır, çoğalır, dağılır. Bir atadan binlerce tür, milyonlarca dal, ufka doğru açılan bir yelpaze. Doğrusal perspektif: çizgiler kaçar. Geriye doğru oku. Senin soy çizgini ve kedinin soy çizgisini al ve zamanda geriye doğru yürü. Birleşirler. Bir yerde, çok gerilerde, küçük, tüylü, gececil bir memeli, senin de onun da atası. Sahildeki o birkaç metrelik mesafe, aynı zamanda bir kaçış noktasına bakıştı. İki çizgi, geriye doğru, tek bir noktada buluşuyor. Tersine perspektif, bu kez milyonlarca yıl ölçeğinde. Ben kediye bakarken, farkında olmadan bir ortak atanın gözünden de bakıyormuşum.
Bu deneme şimdi, seni ve beni çok güzel bir yere getirdi.
O ortak ata, “orada bekleyen”, bizden bağımsız, hazır bir nokta değildi. Nedenselliğin oku hep ileri doğrudur. Atadan bize, geçmişten şimdiye, nedenden sonuca. Bizse onu hep geriye doğru okuruz: sonuçtan nedene, bugünden kökene, bakıştan kaçış noktasına. Bütün hatamız da şurada yatıyor: bu geriye-okumayı, nedenselliğin kendisi sanmak. Ortak atayı, bugünden geriye doğru bakarak kuruyoruz. Işığın kaynağını, bakışımızı oraya kadar uzatarak var ediyoruz. Kaçış noktasını, çizgileri kendi gözümüzde toplayarak yaratıyoruz. Merkezi keşfedemezsin, bakışına kurarsın. Kedi; bana baktığında beni bir merkez yaptı, çünkü bana baktı. Bakılmak, bir merkezin doğduğu anın ta kendisidir.
Uzaktan dokunmak
En başa dönüyorum artık. Çemberi kapatmak üzere. Başımı henüz kaldırmadığım, kediyi henüz görmediğim, ama bir şeyin sırtımdan, ensemden, omuzlarımdan bana dokunduğu ana. Görmeden önce görüldüğünü bilmek demiştim buna. Bilinçten önce gelen bilgi.
Bir kedi, sana baktığında seni evrenin merkezine koymaz, öyle bir merkez yoktur evrenin. Baktığı anda, senin dolayında bir merkez kurar: çizgilerin sende toplandığı, ışınların sana yakınsadığı, dünyanın bir an için senin gözüne doğru açıldığı bir nokta. Ben bunu bilmeden önce bedenim biliyordu. Bir merkez haline geldiğimi, kurulduğumu, çağrıldığımı biliyordu ve bana bir ürpertiyle haber verdi. Bu ürperti, tersine perspektifin bedendeki adı.
Sonra başımı kaldırdım. Aynı şeyi ben yaptım.
Baktığında ona, kamerayı açıp gözlerine doğru kurduğumda ben de onu merkez yaptım. Ben de onun dolayından çizgileri topladım, ışığı yakınsattım, birkaç metrelik sahili yüzünde buluşturdum. İki kaçış noktası, bir kıyıda karşı karşıya. İki ikona, birbirine bakan. İkisi de birbirinden ayrıcalıklı değil. Merkez bakanın değil, bakışın yarattığı bir şeydi. O, beni kurdu; ben de onu. Eşit, karşılıklı ve eşzamanlı. Bir merkez ötekine baktı ve ikisi de merkez haline geldi.
Uzaktan dokunmak buydu. En saf hali. Aramızdaki birkaç metre hiç kapanmadı. Ben ona dokunmadım, o bana dokunmadı, mesafe hep korundu, ama karşılaşma yaşandı. Mesafeye rağmen değil, mesafe onu mümkün kıldığından. Dokunmadan tanımak, tanışılanı incitmeden bilmek anlamına gelir. Bütün bilgi zaten uzaktan gelir; ışık göze düşer, ama göz ışığa gitmez; ses kulağa varır, ama kulak sese koşmaz. Yakınlık bir yanılsamadır. Mesafe, bilgiye dönüşmeden önce bir şefkattir. Kedi bunu, bıyıklarıyla öğreniyor. Deniz yüzeyinde. Ben, dakikalar sonra fotoğrafa bakarken.
Burada bir adım gerileyelim. Lensi sonuna kadar geri çekelim; kıyıdan, gezegenden, zamandan geri çekelim. En uzaktan bakalım. Milyarlarca ışık yılı önce yola çıkmış ışık, şu an senin gözünde toplanıyor; en eski parıltı, en uzak yıldız, senin şu andaki bakışınla buluşuyor. Daha yakınlaş. Derin zamanın içinden iki soy çizgisi, geriye doğru akıp tek bir küçük, tüylü atada birleşiyor. Daha da yakınlaş. Denizin yüzü; rüzgârı okuyor, binlerce ışık parçasına çeviriyor. Daha yakın. Kedinin bıyıkları havayı okuyor, görünmezi sinire çeviriyor. Ve en yakın; parmağıma. Deklanşörün üstünde, terli, titrek, ikircimli. Bütün kozmik yakınsama, sonunda tek bir minik harekete bağlandı. Bir parmağın düğmeye dokunuşuna. En küçük dokunuş, en büyük bakışa verilmiş yanıt.
Deklanşöre bastım. Geç de olsa el salladım. Ben de seni gördüm. Sen benden önce, ben senden sonra.
Kedi çoktan gitti. Bir başka taşa, bir başka eşiğe. Deniz, o günkü deniz değil artık. Bu kareyse duruyor. İki bakışın, bir kıyıda birbirini kurduğu o an duruyor.
Uzaktan. Dokunarak.


Bir Cevap Bırakın