Günümüz Türk şiirinin önemli sorunlarından biri, insanın tarih karşısındaki konumunu nasıl yeniden kuracağı meselesidir. Büyük anlatıların çözüldüğü, bireyin kendi içine kapandığı, şiirin çoğu zaman kişisel deneyimin dar alanına çekildiği bir çağda bazı şairler hâlâ insanı büyük soruların içinde aramayı sürdürür. Mesut Aşkın, bu arayışın günümüzdeki dikkat çekici temsilcilerinden biridir. 1993-2019 yılları arasında yayımladığı üç kitabı ile Yer Isındım Gök Üşüdüm adlı son dosyasının bir araya geldiği İki Ülke Arasında Kalan Kış [Klaros Yayınları, 2020] yalnızca bir toplu şiir kitabı değildir. Bu kitap, bir şairin estetik gelişiminden çok, bir insanın tarih, dil, inanç ve hafıza karşısındaki uzun hesaplaşmasının belgesidir.
Mesut Aşkın’ın şiirinin merkezinde bir karşıtlık vardır: sıcaklık ve soğukluk. Ev ve dışarısı, hatıra ve unutma, kutsal ve dünyevi, beden ve ruh, insan ve kendi içindeki yabancı. Şairin “iki ülke arasında kalan kış” imgesi aslında yalnızca coğrafi bir ayrılığın değil, modern insanın varoluş durumunun metaforudur. “annem görmediği ülkesi için / saçlarını yakmıştır annem / iki ülke arasında kalan kıştır…” dizeleri, bu poetikanın temel anahtarlarından biridir. Buradaki kış yalnızca mevsim değildir; göçün, kaybın, parçalanmış kimliğin ve tamamlanamayan aidiyetin adıdır.
Mesut Aşkın’ın şiiri kolay okunabilir bir şiir değildir. Çünkü şair okura hazır anlamlar sunmaz; onu anlamın doğduğu karanlık bölgeye çağırır. Bu nedenle onun şiiri bir taraftan güçlü bir metafor dünyası kurarken, diğer taraftan kapalılığı nedeniyle tartışmaya açık hâle gelir. Tam da burada şiirinin temel gerilimi ortaya çıkar: Aşkın, çağdaş insanın parçalanmışlığını derin bir poetik dille yakalar; fakat zaman zaman bu yoğunluk, şiirin okurla kurduğu ilişkiyi zorlaştırır.
Bu açıdan Mesut Aşkın şiiri, günümüz Türk şiirinde önemli bir tartışma alanı açar. Şair, Nâzım Hikmet’in tarihsel insanından, Enver Gökçe’nin halk acısından ve Şükrü Erbaş’ın bireysel kırılganlıklarından farklı bir noktada durur. O, insanı daha çok hafızasının enkazında arar.
Ölümün İçinden Geçen İnsan: Mesut Aşkın ve Hafızanın Şiiri
Mesut Aşkın’ın şiir evreninde ölüm, bir son değil; geçmişle bugünü birbirine bağlayan karanlık bir geçittir. “tozla ve rabbin telaşıyla / kaldırılırken ölüler / bir yüzün tercümesine / takılıp yaşamayı denediler / geride kalanlar…” dizeleri, ölümün ardından kalan insanın trajedisini anlatır. Burada dikkat çekici olan nokta şudur: Şair ölümü değil, ölümden sonra devam eden hayatı merkeze alır. Ölüler gider; fakat geride kalanlar onların yüzlerinde, seslerinde ve hatıralarında yaşamaya devam eder.
Bu yaklaşım Paul Celan’ın şiiriyle güçlü bir akrabalık taşır. Celan için şiir, tarihin büyük yıkımlarından sonra hâlâ konuşabilmenin imkânıdır. Sözcükler artık dünyayı açıklayan araçlar değildir; kırılmış dünyanın parçalarıdır. Mesut Aşkın’da da kelime, masumiyetini kaybetmiş bir varlıktır. “…harf doğmaz doğurulmaz…” dizesi bu açıdan önemlidir. Çünkü şair burada dilin başlangıçtaki saflığını sorgular. Harf artık yalnızca sesin işareti değildir; geçmişin yükünü taşır. Her kelimenin içinde bir kayıp, bir suskunluk, bir unutulmuş hikâye vardır.
Bu noktada Karl Marx’ın yabancılaşma kavramı da şiiri anlamak için verimli bir anahtar sunar. Marx’a göre modern insan yalnızca emeğine değil, kendi özüne de yabancılaşır. Mesut Aşkın’ın insanı ise kendi varlığına, geçmişine ve diline yabancılaşmış insandır. “…kendimle aramdaki boşlukta kaldım” dizesi, bu yabancılaşmanın şiirsel karşılığıdır. Buradaki boşluk bireysel bir ruh hâli değildir; insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin parçalanmasıdır. Ancak Aşkın’ın şiiri Marx’ın dünyasından ayrıldığı yerde daha metafizik bir alana yönelir. Marx’ın insanı toplumsal ilişkiler içinde çözülürken, Aşkın’ın insanı varlık karşısında çözülür. Onun temel sorusu “insan neden yabancılaştı?” kadar “insan kendini yeniden nasıl bulabilir?” sorusudur.
Bu yönüyle şair, Jean-Paul Sartre’ın varoluşçu düşüncesine yaklaşır. Sartre’a göre insan, anlamı hazır bulmaz; onu üretmek zorundadır. Fakat anlam üretme zorunluluğu aynı zamanda yalnızlığı getirir. Mesut Aşkın’ın insanı da tam olarak böyle bir yalnızlığın içindedir. Kendi içine kapanmış değildir; aksine kendisini, tarihi ve dünyayı anlamaya çalıştığı için yalnızdır.
Dilin Yarılması: Türkçe, Kimlik ve Ötekinin Hafızası
Mesut Aşkın şiirinin en belirgin mücadele alanlarından biri dildir. Ancak bu mücadele, yalnızca sözcük seçimine ilişkin estetik bir tercih değildir. Şair için dil, insanın varoluşunun evidir; fakat bu ev her zaman güvenli değildir. Bazen insanı koruyan, bazen de onu geçmişinin içine hapseden bir yapıdır. “…dilin aklıyla Türkçeye çerkes düşerken / gövdemle ah nasıl da büyürdüm…” dizeleri, Aşkın’ın dil meselesini kişisel bir hatıra olmaktan çıkarıp tarihsel bir yaraya dönüştürdüğünü gösterir. Burada Türkçe, yalnızca konuşulan bir dil değildir; içinde göçleri, kayıpları, bastırılmış sesleri ve kimlik çatışmalarını taşıyan canlı bir organizmadır.
Modern Türk şiirinde dil ve kimlik meselesi yeni değildir. Ancak Mesut Aşkın’ın farkı, bu meseleyi doğrudan politik bir söylemle değil, varoluşsal bir gerilimle ele almasıdır. Onun şiirinde dil, insanın kendini kurduğu kadar kendini kaybettiği bir alandır. “…beni senden ayıran / dicle ile fırat değil / dildeki Türkçedir…” dizesi bu açıdan son derece önemlidir. Şair burada coğrafyanın değil, dilin ayrıştırıcı gücüne dikkat çeker. İnsanları birbirinden uzaklaştıran yalnızca sınırlar değildir; kelimelerin taşıdığı tarihsel yüklerdir.

Bu noktada Enver Gökçe ile bir karşılaştırma yapmak mümkündür. Gökçe’nin şiiri, halkın dışarıda bırakılmış seslerini merkeze alır. Onun şiirindeki temel hareket, görünmeyenin görünür kılınmasıdır. Köylünün, emekçinin, yoksulun ve ezilenin sesi şiirin merkezine taşınır. Mesut Aşkın da benzer biçimde unutulanların peşindedir; ancak onun aradığı ses daha çok içsel ve hafızaya ait bir sestir. Enver Gökçe’nin şiirinde toplumun yarası konuşurken, Aşkın’da bireyin içinde biriken tarih konuşur. Bu nedenle Aşkın’ın “…bilinmeyen bir dilim var…” sözü, yalnızca bir kimlik ifadesi değildir. Aynı zamanda modern insanın temel trajedisidir. İnsan kendini anlatmak ister, fakat elindeki kelimelerin kendisine ait olup olmadığından emin değildir.
Burada şairin güçlü yanı ortaya çıkar: Aşkın, dili sadece bir anlatım aracı olarak görmez; onu şiirin konusu hâline getirir. Fakat aynı noktada şiirinin tartışmalı tarafı da belirir. Dil üzerine bu yoğun düşünme hâli, bazı bölümlerde şiiri aşırı sembolik bir yapıya taşıyabilir. Okur bazen anlamın içine girmek yerine, anlamın kapısında beklemek zorunda kalabilir. Bu durum bir zayıflık mıdır? Yoksa çağdaş şiirin zorunlu kaderi midir? Bu soruya verilecek cevap, Aşkın şiirinin nasıl okunduğuna bağlıdır. Eğer şiirden doğrudan mesaj beklenirse, onun kapalı dünyası bir sorun olarak görülebilir. Ancak şiirin görevinin yalnızca açıklamak değil, bilinmeyeni duyulur hâle getirmek olduğu düşünülürse, bu kapalılık estetik bir tercih olarak kabul edilebilir.
Şefkatin Estetiği: Şükrü Erbaş’tan Ayrılan Bir Hüzün
Mesut Aşkın şiirinin önemli damarlarından biri de merhamettir. Ancak bu merhamet, romantik bir acı paylaşımı değildir. Daha derin ve daha sert bir etik tavırdır. “…varlığın değil / yokluğun dilidir / merhamet” dizesi, şairin insan anlayışını açık biçimde ortaya koyar. Burada merhamet, güçlü olanın zayıfa gösterdiği bir iyilik değildir. Tam tersine, insanın kendi eksikliğiyle karşılaşmasından doğan bir bilinçtir.
Şükrü Erbaş’ın şiiriyle burada güçlü bir akrabalık kurulur. Erbaş da insanın küçük hayatlarına, kayıplarına, sessiz acılarına eğilir. Onun şiirinde ev, anne, baba, taşra, yalnızlık ve yaşlanma gibi temalar büyük bir içtenlikle işlenir. Ancak iki şairin ayrıldığı nokta önemlidir. Şükrü Erbaş’ın şiirindeki hüzün daha çok insanın dünyadaki kırılganlığına yöneliktir. Mesut Aşkın’da ise hüzün, insanın tarih karşısındaki kırılmasına dönüşür. “…kalbi kirlenmeyecek kadar / yoksul kalanlar / üşür” dizeleri, bu farkı açıklar. Buradaki yoksulluk yalnızca maddi değildir. İnsan bazen temiz kalmasının bedelini yalnızlıkla öder.
Aşkın’ın şiirindeki “üşümek” metaforu bu nedenle önemlidir. Kitabın başlığındaki kış da buradan gelir. Üşüyen yalnızca beden değildir; hafıza, dil ve vicdandır.
Bu noktada Pablo Neruda’nın şiiriyle de bir bağ kurulabilir. Neruda, bireysel acıları toplumsal tarih ile birleştirir. Aşkın’da da benzer bir yönelim vardır. Ancak Neruda’nın şiiri çoğu zaman dış dünyaya, mücadeleye ve kolektif yaşama açılırken, Aşkın daha çok insan ruhunun içindeki karanlık odalara yönelir. Neruda toprağın sesini dinler; Aşkın yaranın sesini…
Kutsalın İçinde İnsan Aramak: Mit, İnanç ve Varoluş
Mesut Aşkın’ın şiir dünyası yoğun biçimde dinsel ve mitolojik göndermelerle örülüdür. Ancak bu göndermeler geleneksel anlamda bir inanç şiiri oluşturmaz. Şair kutsalı sorgular, insan deneyimiyle yeniden karşılaştırır. “…ipekte ve kılıçta sınamak için / kendimi / hüseyin’le bir daha / kardeş oldum kendime / geldim…” dizeleri bunun güçlü örneklerinden biridir.
‘Hüseyin’ burada [Hüseyin Ferhad, “Kılıç İpekte Sınanır”, YKY, Toplu Şiirler 1982-2019] yalnızca yaşayan bir şairi işaret etmez; onun şiiri aracılığıyla Hz. Hüseyin’in direniş, adalet arayışı ve zulüm karşısındaki yalnızlıkla özdeşleşen simgesel anlamını da çağırır.
Aşkın, kutsal figürleri yeniden insanlaştırır. Onları erişilmez bir alandan çıkarıp insanın kendi iç hesaplaşmasının parçası hâline getirir. “rab için değil / bir şal için yere eğildim…” dizesi de bu açıdan önemlidir. Şair burada kutsal ile insani olan arasındaki mesafeyi sorgular. İnsan bazen büyük idealler için değil, küçük ve somut bir acı karşısında eğilir.
Bu yaklaşım Sartre’ın varoluşçu düşüncesiyle kesişir. İnsan anlamı dışarıdan hazır olarak alamaz; onu kendi seçimleriyle kurar. Aşkın’ın şiirindeki insan da sürekli olarak anlam arayan, fakat kesin cevaplara ulaşamayan bir varlıktır. Ancak burada şairin riskli alanı da ortaya çıkar. Çok yoğun dinsel ve mitolojik göndermeler, bazı okurlarda şiirin yalnızca belirli bir kültürel arka plana sahip kişiler tarafından anlaşılabileceği düşüncesini doğurabilir. Fakat büyük şiirin önemli özelliklerinden biri de budur: Kendi çağrışım alanını genişletirken okurdan emek ister.
Günümüz Türk Şiirinde Mesut Aşkın’ın Yeri: Kışın İçinden Konuşan Bir Ses
Mesut Aşkın’ı günümüz Türk şiiri içinde bir yere yerleştirmek, onu yalnızca belirli bir şiir anlayışının devamı olarak görmekle mümkün değildir. Çünkü Aşkın’ın şiiri tek bir kaynaktan beslenmez. İçinde halk anlatılarının tortusu, tasavvufî çağrışımlar, modern bireyin yalnızlığı, tarihsel travmalar ve çağdaş insanın parçalanmış bilinci birlikte bulunur.
Bu yönüyle Aşkın, günümüz Türk şiirinde “ara bölge şairi” olarak değerlendirilebilir. O, ne bütünüyle toplumcu gerçekçi çizgide durur ne de yalnızca bireysel deneyimin içine kapanan modernist şiirin sınırlarında kalır. Onun şiiri, birey ile tarih arasındaki gerilimden doğar.
Nâzım Hikmet’in şiirinde insan geleceğe doğru yürüyen tarihsel bir varlıktır. Nâzım, insanı mücadele içinde, kolektif bir dönüşümün öznesi olarak görür. Onun şiirindeki temel hareket umuda doğrudur. Mesut Aşkın’da ise hareket ters yöndedir. Şair insanı geleceğe yürürken değil, geçmişin enkazları arasında arar. Nâzım’ın insanı dünyayı değiştirmek ister; Aşkın’ın insanı önce kendisini ve kendi yarasını anlamaya çalışır. Bu açıdan iki şair arasında önemli bir fark vardır: Nâzım Hikmet’te şiir, insanı tarihin içine çıkarır. Mesut Aşkın’da şiir, insanı tarihin içinde kaybolduğu yere götürür. Ancak bu fark bir kopuş anlamına gelmez. Çünkü her iki şairin temelinde de insanı merkeze alan etik bir bakış vardır.
Enver Gökçe ile ilişkisi ise daha çok görünmeyenlerin sesi noktasında kurulabilir. Gökçe’nin şiiri halkın unutulmuş acılarını dile getirirken, Aşkın’ın şiiri bireyin içinde saklanan tarihsel acıları ortaya çıkarır.
Şükrü Erbaş ise Aşkın’a en yakın duran çağdaş şairlerden biridir. İkisinde de kayıp, anne, ev, yalnızlık ve geçmiş önemli temalardır. Ancak Erbaş’ın şiiri daha çok insanın günlük hayat içindeki kırılganlığına yaslanırken, Aşkın’ın şiiri bu kırılganlığı metafizik bir düzleme taşır. Erbaş’ın insanı evinin içinde yalnızdır; Aşkın’ın insanı ise varlığının içinde yalnızdır.
Bu nedenle Mesut Aşkın’ın şiiri, günümüz Türk şiirinde özellikle “hafıza şiiri” olarak önemli bir yerde durmaktadır. O, geçmişi romantik biçimde yeniden kurmaz; geçmişin bugünkü insan üzerindeki ağırlığını araştırır.
Mesut Aşkın Şiirinin Güçlü ve Tartışmalı Yönleri
Her güçlü şiir gibi Mesut Aşkın’ın şiiri de yalnızca övgüyle okunamaz. Gerçek eleştiri, bir şairin başarısını olduğu kadar sınırlarını da göstermelidir. Mesut Aşkın şiirinin en büyük başarısı, modern insanın parçalanmışlığını güçlü imgelerle ifade edebilmesidir. “…bir kişinin kalbiyle üşüdük / iki kişi” dizesi, aşkı ve yalnızlığı aynı anda anlatan yoğun bir söyleyişe sahiptir. Burada iki insanın yakınlığı bile bir eksiklik duygusunu ortadan kaldırmaz. Çünkü insanın temel yalnızlığı, başka biriyle tamamen giderilemez. Benzer biçimde: “uzun boylu bir adam / kalk kalk bitmek bilmiyor / ne vakit birinin kalbine girsem / ayaklarım hep dışarda kalıyor…” dizeleri, modern insanın aidiyet sorununu yalın fakat etkili biçimde ortaya koyar. Aşkın’ın şiirindeki ikinci güçlü yön, metafor yaratma kapasitesidir. “…iki ülke arasında kalan kış…” yalnızca kitabın adı değil, bütün şiir dünyasını taşıyan bir ana imgedir. Bu imge içinde göç vardır, yabancılık vardır, anne vardır, dil vardır, tarih vardır. Şair tek bir kelimeyle büyük bir insanlık durumunu kurmayı başarır. Üçüncü güçlü yön ise etik duyarlılıktır. Günümüz şiirinde zaman zaman görülen aşırı bireyselleşmeye karşı Aşkın, insanın başkalarıyla ilişkisini sürekli gündemde tutar. “…ey öteki / ey kendim…” dizesi bu bakımdan önemlidir. Çünkü şair için öteki, dışarıdaki yabancı değildir; insanın kendi içinde taşıdığı başka sestir. Bu tavır, Emmanuel Levinas’ın öteki düşüncesiyle de ilişkilendirilebilir. Levinas’a göre insanın ahlaki sorumluluğu, ötekinin yüzüyle karşılaşmasıyla başlar. Aşkın’ın şiirinde de yüz, sürekli geri dönen bir etik çağrıdır.
Ancak Aşkın şiirinin bazı problemleri de vardır. Bunların başında aşırı yoğunluk gelir. Şair neredeyse her dizesine tarihsel, dinsel ve kültürel çağrışımlar yükler. Bu durum şiirin derinliğini artırırken zaman zaman nefes alanını daraltır. Okur bazı dizelerde anlamın içine girmek yerine sembollerin ağırlığı altında kalabilir. Örneğin “ateş”, “harf”, “kül”, “kılıç”, “kan”, “sır”, “ayna”, “kapı” gibi imgeler şiir boyunca güçlü biçimde kullanılır. Ancak bu imgelerin sürekli çoğalması bazı bölümlerde şiirin kendi sesini gölgeleyebilir. İkinci tartışmalı nokta, şiirin zaman zaman yüksek söyleyişe fazla yaklaşmasıdır. Büyük kavramlarla konuşmak her zaman büyük şiir üretmez. Bazen küçük ayrıntının sessiz gücü daha etkili olabilir. Şairin bazı bölümlerde daha sade bir dile yaklaştığında daha güçlü sonuçlar aldığı görülür. Örneğin: “evim ısınıyor soğu artık gövdem…” dizesi, karmaşık sembollere ihtiyaç duymadan büyük bir insanlık hâli yaratır. Burada Aşkın’ın şiiri en güçlü hâline ulaşır. Çünkü soyut düşünce, somut bir bedensel deneyimle birleşir.
Okurun Beklentisi: Bu Kışa Hangi Gözle Girilmeli?
Bir şiir kitabından beklenti çoğu zaman yanlış bir yerden kurulmaktadır. Okur, şiirin kendisine açık bir anlam, tamamlanmış bir duygu veya kolay benimsenebilir bir dünya sunmasını bekleyebilir. Oysa bazı kitaplar okunmak için değil, insanın kendi içindeki kapalı odaları açmak için vardır. Mesut Aşkın’ın İki Ülke Arasında Kalan Kış kitabı da böyle bir karşılaşma talep eder.
Bu kitaba giren okurun ilk beklentisi, kolay bir hikâye bulmak olmamalıdır. Çünkü Aşkın’ın şiiri anlatmaktan çok kazı yapar. Şair, insanın yüzeyde görünen hayatının altında biriken tarihsel ve ruhsal tortularla ilgilenir. Bu nedenle okurdan beklenen, dizelerin yalnızca ne söylediğine değil, hangi yaradan konuştuğuna da bakmasıdır. “ağlasam bir mendile hatıralarım yayılır / arafta ben bir başıma…” dizeleri bu okuma biçiminin anahtarlarından biridir. Burada okurdan beklenen, yalnızca bir hüzün duygusunu paylaşması değildir. Asıl mesele, hatıranın insan üzerindeki ağırlığını fark etmektir. Çünkü Aşkın’ın şiirinde geçmiş, geride bırakılmış bir zaman değildir; bugünün içinde yaşamaya devam eden görünmez bir varlıktır.
Bu nedenle bu kitabı okuyacak kişi, şiirden hızlı sonuçlar beklememelidir. Aşkın’ın şiiri ilk okumada bütün kapılarını açan bir şiir değildir. Bazı dizeler ancak tekrarlarla, başka şiirlerle ve çağrışım alanlarıyla birlikte anlam kazanır. Bu durum günümüz okuma alışkanlıkları açısından önemli bir tartışmayı da beraberinde getirir. Hızın egemen olduğu bir çağda şiir de çoğu zaman kısa, doğrudan ve kolay tüketilebilir olana yönelmektedir. Mesut Aşkın ise tam tersine yavaşlamayı önerir. Onun şiiri, okuru bir tüketici değil, anlamın ortağı olmaya çağırır.
Ancak burada eleştirel bir soru sormak gerekir: Okur her zaman bu yoğun sembolik dünyaya hazır mıdır? Şairin tercih ettiği yüksek metafor dili, bazı okurlar için güçlü bir estetik deneyim yaratırken bazıları için uzaklaştırıcı olabilir. “sır”, “harf”, “ateş”, “kül”, “kılıç”, “kan”, “kapı” gibi imgeler şiirin bütününde büyük bir anlam ağı kurar; fakat bu ağ bazen okurun doğrudan duygusal bağ kurmasını zorlaştırabilir. Bu noktada okurun beklentisi belirleyici olur. Eğer okur şiiri yalnızca kendi hayatının aynası olarak görmek isterse, Aşkın’ın şiiri kapalı ve zor bulunabilir. Fakat şiiri insanın kendisiyle hesaplaşma alanı olarak görürse, bu kitap güçlü bir deneyime dönüşür. Mesut Aşkın’ın kitabı okurdan bir tür cesaret ister: Kendi yarasına, kendi unutkanlığına ve kendi yabancılığına bakma cesareti. Çünkü bu şiir, okura sürekli olarak şunu sorar: Geçmişimizden gerçekten kurtulabilir miyiz? Dilimizde taşıdığımız acılar bize ait değilmiş gibi yaşayabilir miyiz? Başkasının kaybı, bizim hafızamızın dışında kalabilir mi?
Bu soruların cevabını doğrudan vermeyen kitap, tam da bu nedenle önemlidir. Büyük şiirin görevi her zaman cevap üretmek değildir; bazen doğru soruyu insanın karşısına bırakmaktır. Bu açıdan İki Ülke Arasında Kalan Kış, okurdan yalnızca estetik bir beğeni değil, etik bir dikkat de bekler. Çünkü Aşkın’ın şiirinde öteki, hiçbir zaman dışarıdaki biri değildir. “…ey öteki / ey kendim…” dizesinde olduğu gibi, insan kendi içindeki yabancıyla karşılaşmadan başkasını anlayamaz. Dolayısıyla bu kitabın okuru, yalnızca şiirsel imgeleri takip eden biri değil; aynı zamanda kendi hafızasının arkeologu olmalıdır.
Mesut Aşkın’ın şiiri okura sıcak bir oda vaat etmez. Daha çok soğuk bir kapının önünde durmayı, içeriden gelen sesi dinlemeyi önerir. Belki de kitabın asıl deneyimi burada başlar: Okur, İki Ülke Arasında Kalan Kış’a baktığını sanırken, aslında kendi içindeki kışla karşılaşır.
Sonuç: İki Ülke Arasında Kalan İnsanlığın Şairi
Mesut Aşkın’ın İki Ülke Arasında Kalan Kış kitabı, günümüz Türk şiirinde kolay sınıflandırılamayan önemli bir poetik toplamdır. Bu şiir, geçmişin yaralarını bugünün yalnızlığıyla birleştirir. Dil, hafıza, ölüm, inanç ve insanlık meseleleri aynı şiirsel damar içinde buluşur. Aşkın’ın en önemli başarısı, insanı yalnızca yaşayan bir varlık olarak değil; hatırlayan, kaybeden, arayan ve anlam kurmaya çalışan bir varlık olarak ele almasıdır. Onun şiirinde insan tamamlanmış değildir. Sürekli eksiktir. Bu eksiklik bir zayıflık değil, şiirin hareket noktasıdır. Nâzım Hikmet insanın dünyayı değiştirme gücünü yazdı. Enver Gökçe unutulanların sesini taşıdı. Şükrü Erbaş insanın sessiz acılarına baktı. Mesut Aşkın ise insanın kendi içindeki yabancı ülkeyi yazıyor. Belki de onun şiirinin asıl cümlesi şudur: İnsan bazen iki ülke arasında değil, iki benlik arasında kalır. Bir yanında geçmiş vardır, diğer yanında gelecek. Bir yanında annesinin dili, diğer yanında dünyanın dili… Bir yanında hatırlamak, diğer yanında unutmanın soğuğu… Mesut Aşkın’ın şiiri tam da bu soğuk bölgede konuşur.
Bu nedenle onun şiiri günümüz Türk şiirinde önemli bir direnç alanıdır. Kolay tüketilen duygulara, hızlı anlamlara ve yüzeysel lirizme karşı daha derin, daha zor ve daha karanlık bir şiir önerir. Ancak bu şiirin gelecekteki kalıcılığı, yalnızca sembolik zenginliğine değil; bu zenginliği daha sade, daha doğrudan ve daha insanî bir söyleyişle buluşturabilmesine bağlı olacaktır. Çünkü büyük şiir yalnızca derin olmakla değil, derinliğini başkasına ulaştırabilmekle de büyür. Mesut Aşkın’ın şiiri bize hâlâ şu soruyu sorduruyor: Bir insan kendi dilini, kendi geçmişini ve kendi yarasını taşıyarak gerçekten bir yere ait olabilir mi? Belki de cevap şiirin kendisindedir: İnsan bazen bir ülkeye değil, bir kelimeye sığınır.
Kaynakça
Aşkın, Mesut. İki Ülke Arasında Kalan Kış. Klaros Yayınları, 2020.


Bir Cevap Bırakın