Ahmet Güntan’a Birinci Mektup

Sevgili Ahmet Abi,

Biliyorum, sen kendine “abi” denmesinden hiç hoşlanmazsın (sana böyle “açık mektup” yazılmasından da hoşlanmazsın, mahcup olursun, ama bırak ben hissettiğim gibi davranayım, beni mazur gör, benim için mahcup olmayı göze al lütfen); sanırım bunun nedeni şairlerin aynı yaşta olduğuna inanmandır, yoksa başka bir şey değil. (Mesela kendini beğenmişlikten kaynaklanan bir alçakgönüllülük değil.) Ama, lütfen izin ver, ben gene de neysem o olayım, sana abi diyeyim, zira senin kendisi olan insanları çok sevdiğini de biliyorum. Nerden biliyorum bilmiyorum, ama biliyorum işte. (Bu arada şunu söylemek istiyorum: “Neysem o olayım” sözlerinden önce “kendim olayım” yazmıştım, ama yazarken bile ifade etmek istediğimin bu olmadığını anlamıştım, zira kim kendi olduğundan emin olabilir ki? O yüzden onu silip yazdığımı yazdım. Çünkü bence sen de “neysen osun,” hiç kimse kendinin kendisi olduğundan emin olamaz, bilhassa şairler, çünkü Rimbaud’dan ilham olarak söylersem: Gerçek şair herkestir, yani aynı zamanda” başkaları”dır. Daha da ileri gidersem, herkes olduğu için hiç kimsedir yine aynı zamanda.)

Ahmet Abi, seninle temas kurmaya cesaret ettiğimde yıl 2006 idi galiba, o sırada ben 41, sen 51 olmalısın. (Yoksa seni 80’lerin başından itibaren demek 18 yaşında filanken biliyordum, tabii ki şiirlerinden. Sonra 1990’da Birhan (Keskin) ile tanıştık da seni bir de ondan dinleme şansını buldum. Çok iyi bir şair olduğunu zaten biliyordum. Ne var ki 2006’ya dek seninle temas kurmaya cesaret edemedim zira ben eğitimli bir yoksul çocuğu, sen ise eğitimli bir zengin çocuğuydun; bambaşka hayatlar içinde yaşıyorduk, bu durum hiçbir zaman sana husumet duymama neden olmadı, tam aksine okuduğum şiirlerinden ötürü aramızda bir ruh yakınlığı hissediyordum; tabii gençken gururum çok daha keskindi. Öyleyse 1983’ten beri seni bildiğime göre 43 yıldır şu ya da bu şekilde hayatımda bir yerlerdeydin, vardın, beni (ve herkesi) kendi içine kapatan hayatımın içinde. Bu arada şu yaşadığımı da anlatayım: Hangi yıldı hatırlamıyorum, İstanbul Kitap Fuarı Tepebaşı’ndaki eski yerinde düzenleniyordu. Stantları gezerken birden Metis Yayınlarının standında hazırlanmış olan bir platformda seni ve Lâle Müldür’ü birlikte gördüm. Lâle’yi de her zaman sevdim, daha ilk kitabından başlayarak. –Daha sonra tıpkı seninle olduğu gibi onunla da arkadaş olduk.- Senin reklamcı, onun da zengin kızı olduğunu biliyordum. Yani siz ikiniz de çok iyi şairdiniz ama yaşam biçimlerimiz, daha doğrusu hayatlarımız bambaşkaydı, şiir beni size bağlasa da o hariç hiçbir temas noktaları yoktu, teğet geçiyorduk. İşte sizi orda bir tür performans yaparken gördüğümde –ortak şiir kitabınız Voyıcır 2 daha yeni çıkmıştı, onu “lanse” ediyordunuz- içimi tuhaf bir duygu kaplarken aynı zamanda kendimi ihanete uğramış hissettiğimi hatırlıyorum. Bu seyirliği çok fazla seyretmemiş, hemen çıkıp gitmiştim. Bu olaydan sonra hem senden hem de Lâle’den ruhen uzaklaştığımı hatırlıyorum. Tabii ikiniz bunu nerden bileceksiniz, ama şu kesin: Yaptığımız ya da yazdığımız her şey herkesi hatta hayatı etkiliyor. Haberimiz bile olmuyor.) Şimdi bu yazıyı yazarken ben 61, sen 71 yaşındasın: Allah’a şükürler olsun! Belki bir yirmişer yıl vaktimiz daha vardır. (Annemin bir türlü ısınamadığım ikinci eşi şöyle derdi: Allah’tan isteyeceksin; Allah’tan istemezsen olmaz. Bu öğüdü tutuyorum burda sanırım, öyle olmuş olmalı.)

Sevgili Ahmet abi, senin evine gelsem bana yatak serer misin? Anadolu insanı misafirlerine ya kendi yataklarını verirler yatsınlar diye ya da yatak sererler; çarşaflar, yastık kılıfları ve yorgan her zaman tertemizdir. Misafirlerine yatak seren ya da yatağını vermek isteyenler iyi insanlardır; iyiliğe ve sevgiye inanırlar ve kimseyi incitemezler, fedakâr olabilecek kadar kudretli ve temizdirler. Saftırlar ve Allah her zaman safları korur.

Sevgili Ahmet, ya yazılarından birinde ya da seninle yapılan bir söyleşide, yanlış hatırlamıyorsam, bir yaşlılık şairi olduğunu, afyonunun 50 yaşından sonra patladığını söylemiştin, söylüyordun ve eminim hala söylüyorsundur. Afyonunun patlamış olduğu sözünden ben kendim olarak şunu anlıyorum: 50 yaşından sonra özgürleştin, hatta şiirden ve hatta onun boyunduruğundan bile özgürleştin! Nasıl mı? Şöyle: Parçalı Ham. Manifestosunu yayımlayarak kendi altındaki aslında çok sağlam ama bir yandan da statükoyu, var olan durumu kabullenen hatta koruyan zemini kendi ayaklarının altından çekip kendini boşluğa atmayı göze aldın. Çoğu insan bunun boşluğa düşmek olduğunu düşünür ama bence seni tutan, boğan şiirin bağlarından kurtulup göğe doğru yükseldin. Kendin olmak, şiir bir yana kendini kendi istediğince ifade etmek istedin, şiirin boyunduruğunu kırıp kendini bir bilinmeze attın; ama bunu yapmasaydın göğün maviliğine ve rahmet dolu bulutlarına asla ulaşamazdın. Zira sen şair değil kendin olmak istiyordun, dedim ya, ne isen o olmak istiyordun. Ve oldun da. Şimdi şairlikten (ki bu dünyevi bir tanımdır, şairlik korunması ya da bağlanılması gereken, hayata tutunabileceğin, kariyer yapabileceğin ya da saygınlık kazanabileceğin bir kimlik değildir) daha yukarıda bir yerdesin: Gerçek bir insan oldun. Kendini ateşe attın, ama yanmadın, sadece ateşin daha harlı yanmasına sebep oldun, ki bu muhteşem oldu. Eğer kendini riske atmasaydın, bu bağlamda şair olarak reddedilmeyi, şair kabul edilmemeyi göze almasaydın bu şimdi bulunduğun yere, gerçek şairliğe asla ulaşamazdın. Zira şairlik bir tür bahistir (kadere karşı bir kumardır), bu kumarda kendi varlığını hiçbir kaygı gütmeden masaya koyamayanlar asla kazanma (şair olma) şansına sahip olamazlar; zaten hayatını masaya koyarak rest çektiğinde kazanacağının da kesinlikle hiçbir garantisi yoktur; ama dediğim gibi bunu yapamayanlar asla kazanamazlar (kazanma şansına bile sahip bile olamazlar), ki sen kazandın, önce kendi yeteneğin sonra da Allah’ın yardımıyla, kendine ve elbette ki şiire ve başkalarına gösterdiğin dürüstlükle, kendin olarak kalmaklığınla. (Ama Ahmet Abi, yazdığın şu iki yazı için çok üzüldüm, bence gerek yoktu; sanırım şimdi sen de benim gibi düşünüyorsundur: Birincisi: “Halk Tatile çıktı.” İkincisi de: “Türk Şiiri Beni Neden Kabullenmiyor.”

Bu iki yazıya, beni hayal kırıklığına uğratan bu iki yazıya, itiraz demeyelim de, eleştirilerim şöyle: Birincisi: Bizim halk tatile çıkamaz, çünkü tatile çıkmak nedir bilmez. Böyle tatile çıkmak gibi bir mefhuma sahip değildirler; hep çalışırlar ve başka bir şey bilmedikleri için aynı şekilde tatil nedir de bilmezler. (Aslında ne ne yaptıklarını ne de hayatlarının anlamını bilirier, değerlendiremezler, çünkü hiçbir şeyin farkında değildirler. Yaşamıyorlardır aslında, sadece şu ya da bu şekilde hasbelkader vardırlar, o kadar.) Ama şu doğrudur: Entelektüeller tatile çıktı. Bak işte bu doğru; zira Türk entelektüelleri hep tatildedir, çalıştıklarına, ele avuca gelecek herhangi bir şey ürettiklerine ben bunca yıllık hayatımda rastlamadım. Ayrıca bizim entelektüellerimiz korkak ve statükocudurlar; kendi pozisyonlarını ve gelirlerini ve hatta imajlarını (varsa tabii) riske atmak istemezler. Korkaktırlar ve inançsızdırlar. Kendi yaptıkları şeye bile inanmazlar; öyle ki zaten yaptıkları şeyin doğruluğu ya da yanlışlığı üzerine düşünmezler. İkincisi: Ahmet Abi, sen zaten bütün kitaplarını ve şiirlerini ülkenin önde gelen en iyi dergileri ve yayınevlerinde yayınladın. Kendin gibi olan insanlara erişmen hiçbir dergi tarafından engellenmediği gibi desteklendiğini bile söyleyebilirim. Ayrıca şu da var: Neden kabul edilmeyi istiyorsun ki? (Kabul edilmeyi istediğin çevreyi şimdi kimse kabul etmiyor.) Sen insanlar tarafından kabul görmek için mi yazıyorsun yoksa yazmak istediklerini gerçekleştirmek için mi yazıyorsun? İnsanlar önemsiz ve sıradandırlar ama gene de sevilmeye layıktırlar, ama onlardan ya da hiç kimseden seni olduğun gibi anlamalarını bekleme çünkü böyle bir şey yok, bu asla vuku bulmaz. (Bu cümleleri sana yazarken aynı zamanda kendime de söylüyorum. Ben de çok yalnızım; kabul edilmek ve sevilmek istiyorum; bir yandan da umurumda değil. Beni bana bağlayan ve ayakta tutan tek şey şiirdir ve benim onun ahlakına bağlı sadakatimdir.) Bence sen de benim gibi arkadaşların için yazıyor ve arkadaşlarının seni sevmesini, yalnız komamasını istiyorsun. Bu bir acizlik olmadığı gibi rastlanması zor bir dürüstlük ve saflıktır.

Bunun neden böyle olduğunu son romanın “Sarıldım Çiftliği”nin tanıtım yazısından bir bölümü buraya aldıktan sonra duygudaş içinde ifade etmeye çalışacağım: “Kabul edilmek artık umurumda değil. Yola çıkmıştım, uzun yola. Orada, henüz başlamamış bir şey beni bekliyordu. Öyle bir yere varacaktım ki orada olan biten her şey, içimde olan biten şeylerle sımsıkı kucaklaşacaktı. Benim için ayrılan yer bana tam olarak denk gelecek, hayatın akışı önceden kâğıda geçirilmiş de eksiksiz uygulanıyormuş gibi anlamlı olacaktı.” (abç) Altını çizdiğim yerlerde ben de kendimi buldum (zaten birbirimize –en azından şiirle kurduğumuz ilişki ve ruh halleri- benziyoruz) ve bunları ilk defa kurmaca bir metninde böylesine açık ve korkmadan görünür kılman bu yaşta artık çok daha cesur ve korkusuz olduğunu (ya da korkacak bir şey olmadığını) gösteriyor, -zarar görmeyecek kadar yükseğe tırmanmışsın- ama bir yandan da bu bir ruhtan ibaret kalma riskini de beraberinde getiriyor. Bu da hayal kırıklıklarını artık yaşamadığını değil, onları ve onların canını yakmasını, seni sarsmasını, bölük pörçük etmesini, içini korkularla doldurmasını göze aldığını gösteriyor. “Kabul edilmek artık umurumda değil,” ifadesi senin birtakım insani duygulardan özgürleştiğini, artık tek istediğinin içinde ve zihninde yaşananlar neyse – ki onlar da gerçeklikleri olan birer varlıktır – onları olduğu gibi açığa çıkararak görünür kılmak olduğunu gösteriyor. Gerçeği ancak ondan korkmayanlar, gerçekliğin kendisini incitmemesini ve hatta yıkmamasını sağlamak için zırh kuşanmayanlar hissedip deneyimlenebilir. Gerçeklik çok sert ve köşelidir, acı verir, ona ancak kendimizi tamamen açtığımızda gerçeklik bizim aracılığımızda görünür olabilir. Kimse söylemez bunları: ama söyleyenler diğerlerini şeffaf olmaya ve cesarete teşvik edecektir. Kabul edilip edilmemeyi umursamadan kendin olmak: B çok büyük bir kurtuluş ve özgürleşmedir.

“Henüz başlamamış bir şey,” ifadesi de geç kalmamışlığın (çünkü sonradan dâhil olmaya çalışmayacağın bir şeye) verdiği huzur ve rahatlık, belki de mutluluk: çünkü her şey normaldir ve gereğinden fazla çaba harcamayacaksındır bu karşı karşıya kaldığın hatadan. İnsan her zaman kendi hatası yüzünden geç kalmaz, elinde olmayan sebeplerden dolayı da geç kalabilir. Bire de şu var: Şunu çok açık, net ve kesin olarak söylemeliyim ki, sen Türk şiirinin en uç noktalarından birine o kadar erken geldin ki, henüz orada kimse olmadığını gördüğünde gelenlerin çoktan gitmiş olduğu endişesine kapılıyorsun. (Burada Âkif Kurtuluş’un toplu şiirlerinin muhteşem ismini hatırlıyorum. “Herkes Gitmiş.”) Halbuki daha kimse gelmedi Ahmet Abi. Zaten gelmemişlerdi. Bazı yerlere kimse gelmez.

Bir dahaki mektubumda şiirlerin, yazıların ve konuşmaların aracılığıyla konuşmayı deneyeceğim seninle. Kendimi sadece bir aracı kılacağım, onlar konuşacak.

Umarım sen de ben de aradığımız “şiir kardeşliğini” ölmeden bulabiliriz.

 

Sevgilerimle..

 

 

 

 

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.