Bazı sanatçıları tek bir kimliğin içine yerleştirir, sonra onları orada unuturuz. Bir karikatüristi yalnızca karikatürleriyle, bir mimarı yapılarıyla, bir ressamı tuvallerindeki renklerle hatırlarız. Oysa gerçek sanatçı, kendisine çizilen sınırların hiçbirine bütünüyle sığmaz.
Güngör Kabakçıoğlu da uzun yıllar Türk karikatürünün önemli ustalarından biri olarak tanındı. Gazete ve ddergilerde yayımlanan çizgileri, portreleri ve kendine özgü mizah diliyle geniş bir izleyici kitlesinin belleğinde yer etti. Fakat Kuzey Ege’de, Assos yakınlarındaki Ahmetçe Köyü’nde açılan “Çizginin Ritmi” sergisi, bildiğimizi sandığımız Kabakçıoğlu’nun farklı bir yönünü karşımıza çıkarıyor.
3 Dükkân Artı’da, Bige Ökten’in küratörlüğünde gerçekleştirilen sergi, sanatçının karikatürist kimliğinin gölgesinde kalmış güçlü ressamlığını gün ışığına taşıyor.
Sergiyi gezerken insan ister istemez soruyor: Biz Güngör Kabakçıoğlu’nu gerçekten tanıyor muyduk?
Duvarlarda karşılaştığımız eserler, bir karikatüristin boş zamanlarında yaptığı ikincil çalışmalar değil. Karşımızda kendi görsel dilini kurmuş, çizgiyi bağımsız bir sanat unsuruna dönüştürmüş ve geleneği çağdaş bir bakışla yorumlamış olgun bir ressam var.
Kabakçıoğlu’nun resimlerinde çizgi yalnızca biçimlerin sınırını belirlemiyor; kıvrılıyor, çoğalıyor, birbirine ekleniyor ve resmin yüzeyinde âdeta müzikal bir yapı kuruyor. Bazen bir harfi, bazen mimari bir ayrıntıyı, bazen de eski bir şehir siluetini çağrıştırıyor. Çizgi, onun resminde hem biçim hem düşünce hem de ritim hâline geliyor.
Bu bakımdan serginin “Çizginin Ritmi” adı son derece anlamlı.

Eserlerde hat sanatının görsel belleğini çağrıştıran güçlü bir damar da bulunuyor. Ancak Kabakçıoğlu geleneksel hattı tekrar etmiyor. Harfi okunacak bir işaret olmaktan çıkararak soyut, modern ve neredeyse mimari bir biçime dönüştürüyor. Dikeyler, kavisler, düğümler ve birbirine bağlanan küçük ayrıntılar; bazen minareleri ve kubbeleri, bazen de unutulmuş bir alfabenin bilinmeyen harflerini düşündürüyor.
Sanatçının mimarlık eğitiminin izleri de bu kompozisyonlarda açıkça hissediliyor. Boşluk ile doluluk, hareket ile denge, yatay ile dikey arasında güçlü bir düzen var. Sanki önce görünmez bir mimari kuruluyor, ardından çizgi bu yapının içinde özgür bırakılıyor.
Karikatürist Kabakçıoğlu ise bu resimlerden tamamen çekilmiş değil. Karikatürde bir yüzü, kişiliği veya düşünceyi birkaç çizgiyle anlatabilme yeteneği, burada yoğunlaştırılmış bir resim diline dönüşüyor. Fakat bizi karikatürde bir düşünceye ya da gülümsemeye götüren çizgi, bu kez kendi başına sanatın konusu oluyor.
Kısacası Kabakçıoğlu, karikatürden resme geçerken çizgisini terk etmiyor; ona yeni bir hayat veriyor.
“Çizginin Ritmi”ni önemli kılan da yalnızca bilinmeyen eserleri bir araya getirmesi değil. Sergi, “karikatürist”, “ressam” ve “mimar” gibi tanımların Kabakçıoğlu’nun sanatını tek başına açıklamaya yetmediğini gösteriyor. Karikatürün gözlem gücü, resmin özgürlüğü ve mimarlığın kurucu disiplini onun çizgisinde birleşiyor.
Bige Ökten’in küratöryel başarısı tam bu noktada önem kazanıyor. Çünkü bir arşiv sergisi hazırlamak, eserleri bulup duvarlara asmaktan ibaret değildir. Dağınık parçalar arasındaki görünmeyen bağı keşfetmek ve sanatçıyı alışılmış kimliğinin ötesinde yeniden okumak gerekir.
Ökten, Kabakçıoğlu’nun eserlerini nostaljik bir “ustaya saygı” sergisine dönüştürmeden, bugünün izleyicisiyle konuşan canlı bir bütün hâlinde sunuyor. Bu nedenle kendisini özellikle kutlamak gerekiyor. “Çizginin Ritmi”, yalnızca eserleri ortaya çıkarmıyor; Kabakçıoğlu hakkındaki yerleşmiş algımızı da değiştiriyor.
Bu keşfin İstanbul’un büyük galerilerinden birinde değil, Kuzey Ege’nin küçük bir köyünde gerçekleşmesi de ayrıca anlamlı. Ahmetçe’deki 3 Dükkân Artı, sanatın merkezinin yalnızca büyük şehirler olmadığını gösteriyor. Bazen sanat tarihinin ihmal edilmiş bir sayfası, kalabalıklardan uzakta, bir köy galerisinin sessiz duvarları arasında açılabiliyor.
Sergiden çıktıktan sonra Güngör Kabakçıoğlu’nu artık yalnızca karikatürist olarak hatırlamak mümkün değil. Karşımızda çizgiden yapılar kuran, hat sanatının belleğini modern bir duyarlılıkla yorumlayan güçlü bir ressam var.
Belki de serginin en önemli başarısı budur:
Bize yeni bir sanatçı tanıtmıyor; tanıdığımızı sandığımız bir sanatçıyı yeniden keşfettiriyor.
Güngör Kabakçıoğlu’nun çizgisi yıllarca gazete sayfalarında konuştu. Şimdi aynı çizgi, Ahmetçe’deki bir galeri duvarından başka bir sesle sesleniyor: Mizahın içinden çıkıyor, harfe yaklaşıyor, mimariye dönüşüyor ve sonunda yalnızca resim oluyor.


Bir Cevap Bırakın