Bir tarlada, bir ekranda
Trinidad’ın kırsalında, şekerkamışı tarlalarının kıyısındaki rom dükkânlarının önünden okula giden bir çocuk vardı. Kamış işçilerinin sesleri, kahkahaları, kavgaları; alkolün bir aileyi nasıl içeriden çökerttiğine dair erken bir sezi edindi. Çocuk büyüdü, memur oldu, emekli oldu; diyabet, nöropati, bir böbrek nakli… Artık ekranında bir seferde ancak üç-dört satır görebiliyordu ve yazamadığı için konuşuyor, sözünü metne çeviren bir yazılıma emanet ediyordu tümcelerini. Her küçük parçayı defalarca, sabırla cilalıyordu; çünkü bütünü bir arada görmesi mümkün değildi. Böyle böyle, “The Serpent in the Grove” (Koruluktaki Yılan) adlı öyküsünü yazdı Jamir Nazir ve 2026 Commonwealth Kısa Öykü Ödülü’nü, 7806 başvurunun içinden sıyrılarak kazandı.
Sonra olanlar oldu. Öykü fazla iyiydi. Fazla cilalıydı, fazla akışkan, fazla “pürüzsüzdü”. Wharton’da yapay zekâ üzerine çalışan bir profesör, Ethan Mollick, metni sosyal medyada “bir tür Turing sınavı” diye niteledi ve delil olarak bir yapay zekâ dedektörünün skorunu gösterdi. “Humming” (mırıldanma) gibi fiiller “YZ diliydi”; oysa Nazir için babasının Hint müziğinden gelen en doğal sözcüktü. Metnin bazı yerleri “yapay zekâ halüsinasyonu” sayıldı; oysa “sıraların adamlara dönüşmesi” gibi satırlar için Nazir, Rushdie’nin ve Garcia Marquez’in büyülü gerçekçi repertuvarına yaslandığını söylüyordu. Vakıf, hiçbir dedektöre güvenmeyip yazarlardan yaratıcı sürecin kanıtını istedi: eski taslaklar, zaman damgalı belgeler, notlar, karakter eskizleri, hatta denenip vazgeçilmiş sonlar. Nazir aklandı. Granta Trust ortaklıktan çekildi; ödülün eski sahiplerinden Trinidadlı romancı Kevin Jared Hosein ödülün fiilen bittiğini söyledi. Vakıf akladı; tartışma kapanmadı bugün de sürüyor.
Bu öyküde beni en çok sarsan şey ne suçlama ne de aklanmaydı. Söyleşinin sonlarında, suçlamanın yazışını değiştirip değiştirmediği sorulduğunda verdiği yanıttı. Dedesinin Hindistan’daki hayatını anlattığı yeni kitabı üzerinde çalışıyormuş; kendini çok temkinli buluyormuş, bunun doğal yaratıcılığı öldürmesinden korkuyormuş, yazdığı şeyin “işaretlenip işaretlenmeyeceğini” ikinci kez düşünerek yazıyormuş.
Bir yazar “ikinci kez düşünerek” yazmaya başladığında omzuna biri oturmuş demektir. O birinin kim olduğunu bulmak istiyorum.
Tersine Turing sınavı
Profesörün seçtiği kavramda, “Turing sınavı”nda, gizli bir tersine dönme var. Alan Turing’in kurduğu sınavda makine, insanmış gibi davranarak jürisini kandırmaya çalışırdı; kanıtlama yükü makinedeydi. Nazir vakasında sınav baş aşağı döndü: bu kez jürisini kandırmakla suçlanan insandı. Yeterince iyi yazmak, insan olmadığının delili sayıldı. Üstelik bu sınavda “insan” ölçüsü tarafsız değil. Stanford’da yapılan bir çalışma, yaygın dedektörlerin ABD’li sekizinci sınıf öğrencilerinin denemelerini neredeyse hatasız tanıdığını, ama anadili İngilizce olmayanların yazdığı denemelerin yarıdan fazlasını makine ürünü saydığını gösterdi.[1] Ölçüt, dedektörün eğitildiği İngilizce; onun dışına düşen her ses, daha ölçülmeden şüpheli. Nazir’i asıl yakalayanın bu olduğunu söyleyemesem de, sınavın nerede yapıldığını söyleyebilirim: merkezde bir İngilizce var, Trinidad kenarda. Eskiden makine “insanım” demeye çalışırdı; şimdi insan “makine değilim” demeye mecbur.
Bu ters dönüşü ilk düşünen ben değilim; çok az anılan bir düşünürü hatırlatayım: Almanya doğumlu Avusturyalı Günther Anders ve onun prometheusçu utanç (prometheische Scham) kavramı.[2] Anders, 1950’lerde gelişen teknolojiyle birlikte belirmeye başlayan bir duyguyu adlandırmıştı: insanın, kendi elleriyle yaptığı kusursuz makineler karşısında doğmuş olmaktan, yani üretilmemiş, hatalı, eskiyen, ölümlü olmaktan utanması. İnsan, buzdolabının pürüzsüz mükemmelliği karşısında kendi bedeninden mahcuptu. Yetmiş yıl sonra o utanç yön değiştirdi: artık insan fazla pürüzsüz olmaktan utandırılıyor, kusurunu bir mazeret gibi masaya sürmek zorunda. Utancın yönü döndü, ama referans noktası değişmedi. İnsan, dün de bugün de kendini makineye göre, makine üzerinden tanımlıyor. Nazir aklandı; aklanmak için bile makinenin diliyle konuşmak, hastalığını, sakatlığını, sürecinin sancısını delil diye sermek zorunda kaldı. Terazi hâlâ makinenin terazisi.
İçe yerleşen sansürcü
“İkinci kez düşünmek” masum bir ifade değil. Sansür literatürünün en kirli ve pis kavramına açılan bir kapı.
M. Coetzee’nin pek okunmayan deneme kitabı Giving Offense bunu anlatır: sansürün asıl tahribatı, yasakladığı cümlede değil, yazarın zihnine yerleştirdiği hayali okurda gizlidir.² Yazar, bir süre sonra, gerçek sansürcüye ihtiyaç duymaz; onu içselleştirmiştir. Yazarken artık görünmez gözün ne düşüneceğini hesaplar, cümlesini daha kalem ucundayken ona göre eğip büker. Coetzee’ye göre bu, yazarı içeriden zehirleyen paranoyak bir ikizdir; çünkü yaratım anının savunmasız, hesapsız halini yok eder.
Klasik sansürcü anlamı yasaklardı: şu siyasi görüşü yazamazsın, şu tanrıyı eleştiremezsin, şu bedeni betimleyemezsin. Yeni sansürcü anlamı umursamıyor; biçimi denetliyor, ne kadar akıcı yazdığına bakıyor. Yasakladığı şey bir fikir değil, bir pürüzsüzlük. Bir yazara artık “şunu söyleme” değil, “bunu bu kadar iyi söyleme” deniyor; içe yerleşen sansürcü bir ideolog değil, bir üslup dedektörü. Nazir’in omzundaki figür bu.
Ezop’un dili artık işe yaramıyor
Yazarlar sansüre karşı hep çaresiz değildi elbette. Ellerinde yaratıcı ve estetik bir silah vardı: ezopik dil. Terimi 19. yüzyılda Rus yazar Saltıkov-Şçedrin icat etti: anlamı imgenin, alegorinin, masalın altına gömerek sansürcünün gözünden kaçırma sanatı.³ Sansürcü satırı okur, ama satır arasını göremezdi. Yasak rejimlerin altında koca bir edebiyat bu ikili okuma sayesinde soluk aldı: yüzeyde uysal bir hayvan masalı, dipte bir devlet eleştirisi. Gerçi Coetzee bu ezopik saklambacı o günün koşullarında bile “nihayetinde kısır” bir oyun sayıyordu; ama hiç değilse mümkün bir oyundu.
Ezop’un dili yeni sansürcüye karşı kısır bile değil, düpedüz geçersiz; çünkü o sansürcü satır arasını okumuyor; satırın kendisine bakıyor: dokusuna, ritmine, kelime sıklığına. Anlamı ne kadar derine gömersen göm, yüzeyin fazla düzgünse yakalanırsın. Alegori seni kurtaramaz; çünkü suçun anlamda değil, cilada. Klasik muhalifin stratejisi tersine dönüyor: eskiden anlamı pürüzsüz bir yüzeyin altına saklardın; şimdi senden yüzeyin kendisini pürüzlendirmen isteniyor. Kaçışın tek yolu, kendi ustalığını sabote etmek. Yani: daha kötü yaz ki inanılasın.
Yazma sanatının bin yıllık hedefi (ustalık, akış, kusursuz denetim) şimdi kendi mahkûmiyet gerekçesi. Flaubert’in tek bir cümlenin ritmini haftalarca aradığı o efsanevi titizlik, bugün bir dedektöre girse büyük ihtimalle “yapay” damgası yerdi. Sanatın zirvesi artık bir suç mahalli.
Bir de bu işin faturası var. Dijital kapitalizmin en kârlı ilkesi, “sorun yarat-çözüm sat” ilkesidir. Yeni sansürcünün arkasında böyle işleyen bir pazar duruyor. Aynı şirketler, metindeki “yapay zekâ oranını” ücretsiz ölçüyor, sonra o oranı düşürsün diye “humanizer” adını verdikleri araca abonelik satıyor. Biri bunu dedektör sayfasına düpedüz yazmış: yapay zekâ içeriği bulduysan anında düzelt, dedektörümüz ‘humanizer’ımızla el ele çalışır. Bir başkası daha da dürüst: sattığı humanizer rakip dedektörleri atlatır, kendi dedektörünü atlatmaz. Zehri de panzehiri de aynı tezgâhtan alıyorsun, üstelik panzehirin kendi zehrine işlemeyeceği taahhüdüyle. Kusurunu ispat etme zorunluluğu bir ahlak tartışması gibi görünürken arka planda çoktan abonelikle satılan bir hizmete dönüşmüş. Bu pazarın adresi var: fiyat listesi, ortaklık programı, fatura. Şikâyet edeceğin bir merci değil orası, bir satıcı.
Adresi olmayan rejim
Yapay zekâ paranoyası yeni bir içsansür rejimi kuruyor; ama klasik modelden çok daha tuhafını, çünkü bu rejimin bir adresi yok.
Eski sansür rejimlerinin bir bakanlığı, bir bürosu, bir memurun masası vardı. Ondan nefret edebilir, onu atlatabilir, ondan sürgüne gidebilirdin. Nadejda Mandelştam, kocasının şiirlerini kâğıtta bırakmanın ölümcül olduğu bir çağda, o şiirleri ezberledi; kendi belleğini, devletin yok edemeyeceği tek arşiv yaptı.[5] Adresi belli bir düşmana karşı verilen, trajik ve anlaşılır bir savaştı bu.
Yeni rejiminse vuracağın bir yüzü yok. O bir bakanlık değil; sosyal medyadaki bir kalabalık, bir olasılık skoru, ödül jürisinin tedirginliği, “bu fazla iyi olamaz” diye fısıldayan yaygın bir içtepi. Ezberleyerek kurtaramazsın kendini; çünkü tehdit, metnin yok edilmesi değil, şüphe altında kalması. Merkezi bir otoriteye karşı geliştirilmiş bütün klasik kaçış taktikleri, merkezi olmayan, dağınık, yüzsüz bir şüphe bulutu karşısında etkisiz kalıyor.
Nazir’in o “ikinci kez düşünme” duygusunun ağırlığı buradan geliyor: adresi olmayan bir sansürcüyü içselleştirmiş. Omzunda oturan figür ne bir devlet ne bir din ne bir ideoloji; istatistiksel bir hayalet. Bu hayaleti memnun etmenin tek yolu, ona kendini yeterince “insan-vari kusurlu” göstermek. Sanat, alçakgönüllülüğünü bir makine-tanrı önünde kanıtlamak zorunda kalıyor; tıpkı bazı halı geleneklerinde dokumacının, “yalnız Tanrı kusursuzdur” diye kilime bilerek küçük bir kusur işlemesi gibi. O kusuru şimdi bir dil modeli için yapıyoruz.
Ortalamanın yıkımı
Kolay çıkış, kusuru sergilemek: bilerek acemileş, cümleni çentikle, “bakın ne kadar insanım” diye tökezle. Bunun artık bir aboneliği bile var. “Humanize et” dediğinde araç metni kasten pürüzlendiriyor: cümleyi bozuyor, ortalamanın dışına düşmüş, kullanımdan kalkmış sözcükleri içeri sokuyor. Oysa sözcükleri kendi uydurmuyor, kenarda kalmış olanın da bir ortalaması var ve araç oradan çekiyor. Makineden kaçmak için makineye ikinci bir ortalama hesaplatıyorsun. Bu bir tuzak. Kusuru performansa dönüştürdüğün an, makinenin koyduğu terazide tartılmayı kabul etmiş oluyorsun. Kendini makinenin negatifi olarak tanımlarsın: o pürüzsüzse sen pürüzlü, o mükemmelse sen kasıtlı-kusurlu. Her iki durumda da merkez hâlâ o. Kusurunu ispat ederek insanlığını kanıtlamaya çalışmak, en baştan yenilmeyi kabul etmektir.
Gerçek çıkış kusurda değil, teklikte. Bir dil modeli, doğası gereği her şeyin ortalamasıdır: milyarlarca metnin ağırlıklı merkezinde oturur, en olası kelimeyi, en beklenen kıvrımı üretir. Yapısal olarak asla işgal edemeyeceği tek yer, dağılımın ucu; indirgenemez biçimde tek olan. Nazir’in nöropatisi, ekranındaki üç satır, babasının müzikten gelen “mırıltısı”, Trinidad’ın rom dükkânları… Bunlar “sergilenecek kusurlar” değil; hiçbir ortalamanın erişemeyeceği koordinatlar. Bir makine “humming” kelimesini istatistikten çekebilir; ama o kelimeyi belirli bir babanın, belirli bir adanın, belirli bir müziğin içinden geçirerek yazamaz; çünkü orada durmuyor. Orada duramaz.
Burada çuvaldızı kendime batırmalıyım. Bu örnek beni de zorluyor. Nazir söyleşide, kazanmayı nasıl planladığını anlatıyor: bilimsel bir eğitimi olduğunu, geçmiş yılların kazanan öykülerine bakıp jürinin ödüllendirdiği örüntüleri çıkardığını, sonra bunu kendi yaratıcı yanıyla birleştirdiğini söylüyor. Yani ortalamanın karşısına koyduğum kişi, işe ortalamayı hesaplayarak başlamış. Yine de bu; tezimi çürütmüyor, berkitiyor: örüntü avcılığını bile bir yerde durarak yaparsın. Nazir jürinin beklentisini Trinidad’dan avladı, rom dükkânlarının önünden, üç satırlık bir ekrandan. Ortalamayı hedef almak başka, ortalamanın içinden konuşmak başka.
Asıl savunma, kusuru taklit etmek değil, durduğun yeri derinleştirmek. Bir yazarın; kendi coğrafyasını, hastalığını, babasının müziğini ve okuduğu bütün kitapları aynı cümlenin potasında eriten o düşünce dokusu, bir dedektörün “örüntü” diye yakalayabileceği bir parmak izi değil. Bir durma biçimi; taklit edilemez, ancak yaşanarak var olur.
Yıllar önce yapma çiçekler için “aaa tıpkı gerçek gibi”, gerçek çiçekler için “aaa tıpkı yapma gibi” diyen tuhaf beğeniyi yazmıştım. Meğer çok azizâne bir atası varmış: Huysmans’ın Tersine’sinde Des Esseintes, gerçek çiçeklerden bıkıp yapma çiçeği taklit eden gerçek çiçekler ararmış.[6] Oysa onunki bir estetik kapristi, bir lükstü. Bugün aynı tersyüz beğeni, hasta bir adamı jüri önünde taslaklarını sermeye zorlayan bir yargılamaya dönüştü.
“Kusurun ispatı” ifadesini rejimin elinden geri almanın vakti geldi artık. Kusurun asıl ispatı, senin de bir insan gibi hata yapman değil; bir makine de hata “yapabilir” zaten, hem de milyarlarca. Asıl ispat, kusurunun sana ait, senden başka kimsede olmayan, tekrar edilemez oluşu. Ortalama, ‘tek’i asla yakalayamaz. Aynanın kusursuz simetrisini bozan çatlak, hep söylediğim gibi, ışığın girdiği yer değil yalnızca; “ben”in durduğu yerdir.
Yaz, Nazir. İkinci kez düşünmeden yaz. Omzundaki hayalet, ancak sen ona baktıkça büyür.
Notlar ve Kaynaklar
[1] Weixin Liang, Mert Yuksekgonul, Yining Mao, Eric Wu ve James Zou, “GPT detectors are biased against non-native English writers”, Patterns (Cell Press), c. 4, sy. 7, 14 Temmuz 2023, makale no. 100779; DOI: 10.1016/j.patter.2023.100779. Çalışma, yaygın kullanılan yedi dedektörü iki karşıt insan-yazımı derleme üzerinde denedi: ABD’de sekizinci sınıf öğrencilerinin denemeleri ve anadili İngilizce olmayanların yazdığı TOEFL denemeleri. Dedektörler ilkinde neredeyse kusursuz çalışırken TOEFL denemelerinin yarıdan fazlasını “yapay zekâ üretimi” diye yanlış sınıflandırdı. Oybirliğiyle yanlış etiketlenen metinlerin ortak özelliği belirgin biçimde düşük ‘perplexity’ti; yani dedektörler, dilsel repertuvarı dar olan yazarları cezalandırıyor olabilir. Yazarlar, bu yanlılığın giderilmesini, anadili İngilizce olmayanların değerlendirme ve eğitim ortamlarında dışlanmasını önlemek açısından zorunlu görüyor.
[2] Günther Anders, Die Antiquiertheit des Menschen 1: Über die Seele im Zeitalter der zweiten industriellen Revolution, C. H. Beck, München, 1956 (kullanılan baskı: Beck’sche Reihe 319, 7. değiştirilmemiş baskının 1992 tarihli tıpkıbasımı; ISBN 3-406-31783-9). “Prometheusçu utanç” (prometheische Scham) kavramı, cildin ilk büyük bölümü olan “Über prometheische Scham”da işlenir (s. 21-95); kavramın tanımı (“selbstgemachten Dinge”nin, yani insanın kendi yaptığı nesnelerin ‘utandırıcı’ derecede yüksek niteliği karşısında duyulan utanç) için bkz. s. 23. Anders’in temel savı, insanın kendi yarattığı teknik nesnelerin mükemmelliği karşısında “yapılmamış, doğmuş olma” kusurundan utanmasıdır. Anders, Breslau doğumludur, sonradan Avusturya vatandaşı olmuştur. Almanca kaynaklarda çoğunlukla Avusturyalı filozof olarak anılır.
[3] J. M. Coetzee, Giving Offense: Essays on Censorship, The University of Chicago Press, Chicago & London, 1996. Coetzee’nin merkezi tezi, sansürün yazarı asıl olarak “içselleştirilmiş bir sansürcü” yerleştirerek tahrip ettiğidir: sansürcü figürünün yazarın içsel/ruhsal yaşamına istemsizce yerleşmesi için bkz. s. 10; yazarın, yazdığını “sansürcünün gözünden” görmeye başlayarak “kirletici bir okumayı” (a contaminating reading) içselleştirmeye zorlanması ve Yunan tutuklu-yazar George Mangakis örneği için bkz. s. 36.
[4] “Ezopik dil” kavramı Mihail Saltıkov-Şçedrin’e atfedilir; alegori ve dolaylı anlatım yoluyla sansürü aşma tekniğini ifade eder. Krş. Coetzee’nin, ezopik mesajları sansürcüden gizlice geçirme çabasını “nihayetinde kısır” bulan değerlendirmesi (Giving Offense, Önsöz – “Preface and Acknowledgments”, s. viii).
[5] Nadejda Mandelştam, Hope Against Hope: A Memoir, İng. çev. Max Hayward, Atheneum, New York, 1970. Osip Mandelştam’ın şiirlerinin bellekte saklanarak korunması, “beden-arşiv” direnişinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Yazarın, kocasının ilk tutuklanmasının ardından bu görevi bir yaşam ödevi olarak üstlendiği an için “Morning Thoughts” bölümü, s. 15 (“…much more was preserved in my memory. Only I could save it all” – … çok daha fazlası belleğimde korunuyordu; hepsini ancak ben kurtarabilirdim).
[6] J.-K. Huysmans, Tersine (Fr. À rebours, 1884), çev. Tahsin Yücel, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2003. Des Esseintes’in “yapma çiçeği taklit eden gerçek çiçekler” arayışı için Bölüm VIII, s. 108: “Gerçek çiçeklere öykünen yapay çiçeklerden sonra, yalancı çiçeklere özenen doğal çiçekler istiyordu.”
(*) Metindeki Nazir sözlerinin tamamı tek bir kaynaktan gelir: Jasna Hodžić, “He won a major short story prize. Then he was accused of using AI.”, Big Think, 3 Temmuz 2026. (Nazir’in Temmuz 2026’da Will Oremus’a verdiği The Atlantic söyleşisi bundan ayrı, ikinci bir söyleşidir.) Vakanın seyri için ayrıca: The Guardian, Trinidad Express ve Commonwealth Foundation’ın açıklamaları (Mayıs-Temmuz 2026) ile Granta Trust’ın ortaklığı sona erdirme bildirisi (Haziran 2026). Öyküyü, “bir tür Turing sınavı” diye niteleyen ifade Wharton’dan Ethan Mollick’e; ödülün fiilen bittiği değerlendirmesi, ödülün eski sahiplerinden Trinidadlı romancı Kevin Jared Hosein’e aittir.


Bir Cevap Bırakın