Gülüşümdeki Hançer İpekte Sınanmıştır

Var olan her şey var kalmak ister. Fakat var olanlar bunu keyfince yapamaz. Zira kudreti kendine ait olmayan kuvvetlerce belirlenmiştir. Yara da tıpkı diğer var olanlar gibi varlığını sürdürmeye meyyaldir. Ve fakat onu iyileştirmek, yani yok etmek isteyen kuvvetlerle boy ölçüşecek hünere sahip değildir. Bu, varlığın kozmik tabiatı gereğidir. Bedende bir gedik olan yaranın inancı kör, bilinci histeriktir. Yaranın dini acı, bilimi müphemlik, sanatı kan dökücüdür.

Günümüz gerçekliğinde roman bir savunma sanatı mı yoksa iflah olmaz bir meydan okuma mı? Haklılık, iyi ve doğru olmak vb. mefhumların kan kaybettiği, geleceğin iptal edildiği çağımızın epiği ve insanın anlam arayışı olarak roman estetiği hiç olmadığı kadar düş(ün)sel-politik kuvvete dönüktür. Fiziksel dünyayla içsel âlemin, toplumsal hayatla ruhsal öznelliğin çatıştığı bir gerçeklikte, bütünlüklü anlatı bir kaçıştan çok gerçekliğe başkaldırı, epik bir meydan okumadır.

Bu anlamda roman da tıpkı diğer sanatlar gibi işler; o, bir meselenin herhangi bir tarihsel-toplumsal momentte kişisel tezahürünü görünür/duyulur kılma çabasının nesnesidir. Tıpkı Joseph Beuys’un “İçeriği olmayan heykel biblodur” ifadesiyle ilan ettiği gibi meselesi olmayan bir sanat nesnesi yoktur. Bu işleyişte en radikal nesne, meselesizliğin anıtı olabilecek bir form-üslup olabilir ancak. Çünkü inşa edilen her anlam kendini performe edebileceği form-nesneyi bekler, arzular, talep eder. Bu bekleyişin mırıltısını duyan sanatçılar, meselelere filozofik paralakstan yamuk bakan, gerçeğin çölünde var ol(may)an şeylerin gıdıkladığı ve dahi kritik mesafeden ilişkilenen öznellikler olmakta.

Bilincin yaralarına dair çokça edebî, felsefi metinler okuduk. Yine aynı olguya fokuslanan resimler, heykeller, müzik, sinema ve tiyatrolar biliriz. Ve fakat Orçun Çadırcı’nın Cinnet Defteri adlı romanı bu kanona yerleşmeyi seçmemiş, yaranın bilincine kulak kesilmiş sanki. Zannımca bu romanı benzerlerinden ayrı bir patikaya sokan merak ve cüret de bu olsa gerek. Demem o ki, Cinnet Defteri’nde yaşanan inanç krizi yaranın bilinciyle aşılmak isteniyor. Bana kalırsa yazar bu çabanın nasıl sonuçlanacağını, yani bedenin, maruz kaldığı yaranın bilinci karşısında sulh içinde neler yapabileceğini, tıpkı Spinoza’nın “Kimse bir bedenin neler yapabileceğini henüz bilmiyor” demekle kastettiği gibi, bilmediği yerden başlıyor yazmaya. Ve yine iddia ediyorum ki romanın sonunda bulduğu cevap, bunun bilinmesi gerekmediği gerçeği oluyor! Tıpkı mutluluğa mahkûm olmak ya da özgürlüğe boyun eğmek zorunda olmamak gibi bir sahaya çekiyor bizi.

Edebiyat cömerttir. Aklın sevmesi ya da aklı olanın sevmesi gibi bitimsizdir cömertliği. Aşkın etik zemininde ve kudretimiz olan sevginin eşiğinde beliren edebiyat, dünyası dar edilenlere bahşeder gerçekliğin çatlaklarını. Cinnet Defteri’nin kurgu estetiğinde zuhur eden gerçek ile kurgunun kozmik bulamacında tanık ile fail, bilinç ile inanç, boşluk ile mekân ve yaşam ile ölüm arasındaki duvarlar geçirgenleştikçe, varlığın dili var olmayan şeylerin özlemini mırıldanıyor. Böylece, tıpkı yaşam gibi sanat da dil öncesi seslerin uğultusuna mekân, nesne ve form arıyor kendi meşrebince.

Bilinç parçacıkları ve aklın kırılgan doğası karşısında köpüren inanca tenezzül etmeyen bir estetik momente tutunuyor roman. Kesinliğin esrikliğine düşmeden, zamanın makinelerine angaje olmadan ve hüküm vermeden deşiyor meselesini.

Yaşam ve sanat dolanıktır. İnsan doğası sanatın malzemesidir. Ve fakat sanat da bu malzemenin ufkunu eşik beller. Bu dolanıklık, sanatı olduğu kadar hayatı da sabitlenmek karşısında hünerli ve kuvvetli kılar. İnsan, yaşam ve varlık hangi sorunun cevabıdır? Bu cevabın virtüel sorusu olabilecek olan benlikse sürmekte olan bir sanat eserine benzer. Ama benzerlik, aynılığa direnen bir fark estetiğiyle kurulabilir ancak. Bu yüzden de insana dair felsefi sorgulamalar estetik süreçlerde cereyan eder. Tarihin koşullarından olan sanat ile insan, oluşlar ve yapmalar ancak düşünüm ve direnişle biçimlenir. Direnişin estetiğinin tabiatındaki vecd ve dönüşüm kurulu yapıları sarsar; dünya sanata yakalanır, tecelli eden şeyse anlam-değer imgeleri olur. Organize edilmiş faaliyetler olarak yaşam, sanata dolanıklığıyla bir şantiye alanıdır. Sanat ve felsefe yapma faaliyetiyle kendilikler inşa edilir.

Anılan bu dolanıklık içre Cinnet Defteri’ndeki mırıltılar gövdesiz kollar gibi belirir aklın kıyılarında. Peki ama bir kıyının yanıp sönen dalgaları suyun yorulduğuna mı yoksa karanın suya kavuştuğuna mı dalalet eder? Alın size sanat, edebiyat ve felsefenin kanlı bıçaklı kavgası… Ve bu kavgaya şık bir dalış için Cinnet Defteri alet kutunuzda olsa iyi olur.

Peki ya mırıltı? Yani dil-öncesi ile dil-aşırı arasındaki boşluğun senfonisi en sarih nereden duyulur? İşte bu boşlukta duyulan şeylerden biri de şudur: “Felsefe bir gün ölecekse, gülmekten ölecektir! Yaşamdan yana kahkahanın bahşettiği sanatlardan biri olarak roman, boşluğun fiziği, dilin ipekte sınanmış kılıcıdır.”

Cinnet Defteri’nin inancın yoluna boca ettiği bilgi yığınından bakışımıza sıçrayan gerçeği, kendi cerahatiyle köpüren endişe nehrinden söküp alırız cinneti. Biliriz ki cennetin etik zemini yoktur. Anlarız ki asude bir diyarda değiliz. Hiç oralı olmadık zaten. Fakat her ne hikmetse tüm sanatlar ve bilimler, ve dahi felsefenin teskin edilemez çabası hiç var olmamış bir asudeliğin hatırınadır yine de. Mübalağalı aşırılıklar, infilak eden bütünlükler, düşüncenin sürüklenişi ve aklın patavatsızlığı; diyalektik döngüden sızan düşüncenin takdisi, arzulu düşüncenin gerilimini besler. Sanatın kuvveti, düşüncenin bu gerilimli tabiatını duyumsatmasından gelir.

Cinnet Defteri’nde mırıltılar homurdanmaya dönüştükçe gerçeklikle ilgili bir şey yazıldığında edebiyat diyarına geçilmiş olur. Peki ama felsefe ve sanatlar, yani bir üçüncüyü oluşturmak için buluşan bu iki gerçeğin tutarsızlığı olarak deneyimlendiğinde post-eleştirel çağda ihtiyacımız olan şey nedir? Şimdiki zamanın zorlu patikalarında düşünmeyi yeniden icat etmeliyiz sanırım. Arzudan cinselliğe, cinsiyet rollerinden beden politikalarına, çağdaş sanattan radikal düşünceye değin bizleri dünyasızlaştıran yerleşik ya da popüler olanın tarihsel ve sınıfsal doğasını açığa çıkaran bir edebiyat, sıçrayan ve taklalar atan düşünce akrobasisi yapmayı gerektirir.

Bu çerçevede bakıldığında düşünü ve edebiyatın çatallandığı yol ayrımındaki sanatçının kişisel ufkuyla tarihsel-toplumsal ufkun kesiştiği yerde zuhur eden Cinnet Defteri, zamanın izini yorgun binalarda sürerek, mekânın dışlayıcı düzeneğiyle öznelliği arasındaki benzerliklerin acıtan bilgisiyle, terk edilmişliğin açtığı sahada beliren yanılgılar, belirsizlikler yumağıyla cebelleşiyor.

Bu anlatı yumağını onun içinden kuşatarak bakacak olursak; bir tür yanılgı övgüsü olarak da okunabilir Cinnet Defteri. Metinde ilk yanılgısı Cansel’i şöyle duyarız: “Siyah dalgalı saçlı, iri gözlü, gülümsediğinde şirinliği daha da artan bu güzel, uzaktan cereyan eden hüzünlü bir aşktı benim için. İlk yürek burkulmamdı o. Yaşan(a)mamış kırık bir anı.” Oradan bilmenin yasalarına hükmeden hafızaya hakkını teslim etmek istercesine, “Tabiatım böyle işte, kötü biten hiçbir şeyi unutmam!” sözleriyle sorgular belleğin doğasını. Ana karakteri, yitirmek, inanmak, umut ve güç ilişkilerine dair düşünsel boğuşmalardan yara bere içinde de olsa Spinozavari biçimde kendini bütünleyerek çıkışını şöyle duyarız:

“‘Ama’ dedim, ‘inandığım her şeyi yitirdim: Tüm değerlerimi.’

‘Onları’ dedi, ‘bir uçurum yamacına oturmuş, tüm bilyelerini tek tek ve özenle aşağı atan bir çocuk gibi, kendin yok ettin. Her attığının ardından ağlayarak, seyrederek üstelik. Yok ettiğin gibi yeniden var edebilirsin de. Bu güce sahipsin!’”

Bu konuşmalarla içine dolan umudu ve yaşama gücünü duyumsadığı için yeniden güçlü hissetmeye başlayan karakter mutluluğun parlayıp sönen biricik anları ile düşüncenin yaşantıyla gerilimine olgusal değer biçme çabasını ise şöyle mırıldar: “‘Düşünmek değil, yaşamak zamanı’ diye geçirdim içimden. Gülümsedim. Mutluydum!” Sessizliği susmaktan ayıran fısıltıyı ise şöyle duyarız: “Önce sessizdi terk edilmiş sokaklar gibi. Sonra mırıldanarak anlatmaya başladı. Öykünün şiddeti arttıkça yükseldi sesi.” Derken ölümün sıradanlığına ve sanat nesnelerine bulaşır metin: “İnsanlık tarihine baksanıza, kızıla boyalı, benim odamın duvarları gibi. Gözlerimizden taşan kızıllık önce yere akıyor, oradan da ruhumuza. Bense onu duvara kustum. Kustum ki sizlere benzemeyeyim! Yoksa nice olur durumum?”

Sıkıntının ontolojisi ölümün metafiziğine karşı konumlanmıştır Cinnet Defteri’nde: “Sıkıntılı bir akşam çöküyordu kentin üzerine. Batıda, giderek azalan son ışıklar da olmasa gökyüzü ayrımsanamayacaktı neredeyse. Terk edilmiş bir dünyada, yaşamak zorunda olduğumuz bu hayata fırlatılmış canlılar gibiyiz. […] Sanırım derinlerde bir yerde duyumsanan yalnızlık, kopup gitme isteği, bir yere ve zamana ait olamama duygusunun kökü işte bu acizlikte.” Şu sahne de ise belleğin unutuşla diyalektik dansı tezahür eder: “Kırık dökük hayallerin umutla uyanık durduğu kayıp çocukluk çağı. Zamanla sislenip kaybolan hayaller, unutulan arzular ve bir an sonra, yapmak zorunda olduğumuzun yapmak istediğimizin yerini alması. Sancılanan zihnin aidiyetsizlik duygusunu yeşerttiği ruhumuz. Yabancılaşmanın kaçınılmaz olduğu hayat. Puslu aynalar, tozlu ve soğuk fotoğraflar. Kaybolan dünün acısıyla zonklayan bir bugün, zonklayan yürek ve belleğin unutuşlara alışarak zamanda aldığı yol:” Öte yandan yitirmenin hiç sahip olmamaya kıyasla daha kesin oluşuna ve bu oluşun açtığı yaraların edebiyatla teskin edilemeyeceğine dair bir terennüm duyarız: “Anlatmak içsel kanamayı durdurmuyor. Çocukluk geri gelmiyor. Olması gereken olanı değiştirmiyor. İnançsızlık içre ölmüş inançların hortlakları geziniyor belleğimde, gölgeler halinde.”

Kuvvet, kudret ve hüner ile yaşama bağlanma ya da ölüme çekilme meselesini deşerken de yakalarız yazarı: “Hayatın beni sürüklediği bu noktada ne düşünmeli ve neye tutunmalıyım bilmiyorum. Böyle zamanlarda inanmayı özlüyor insan. En azından kendine. Oysa nasıl güçsüzüm şimdi hayat karşısında ve hayat karşısında güçsüz olan nasıl güçlü olur ölüm karşısında? Bir yanda inanmadığımız, eleştirerek olması gereken biçime sokmaya çalıştığımız dünya, diğer yanda inanmak istemesek de var olan ve değiştiremeyeceğimiz bir yok oluş ki bir gün hepimizi bulacak olan. Onun gelip bulmasını mı beklemeli, yoksa… Hayır, bunun için yaşamadım bugüne kadar. […] Kendini yaratmanın ardında nasıl koştuğumu biliyorum. Yıllar önce başladığım bir bayrak yarışıydı bu: Karanlık bir düşün peşinden koşan sayrıl ruhlara öykünen heveslilerdik başlangıçta. Sonrasına inanmadığımız bir hayatın yaşayıcıları olarak çalışıyorduk, yapı işçileri gibi. İnanabileceğimiz bir hayatı yapabilmek için, aydınlık bir yarın için…”

Hiç var olmamış bir bağa tutunmanın yitirilmiş olana ağıt yakmaktan daha kudretli olduğunu duyar gibi oluruz şu sayıklamada: “Bir yerlere gidip de bir şeylere baştan başlama düşlerinin peşinden koşan zavallıların öykülerinin anlatıldığı nice kitaplar okudum; filmler izledim sonları iyi biten. Aksayan bir yanı vardı hepsinin. Yeterince ikna edici değillerdi. Çünkü gerçek hayatta hiçbir şey mutlu sonla bitmiyordu. Rastlamadım bu türden bir sona ya da başlangıca. Bu bilginin ürkünçlüğüydü belki de beni bağlayan, inançsız kılan, durduran. Korkaklık mıydı bu bilmiyordum ama olmayacak bir şey için çabalamamayı yeğliyordum.”

Yaşamın kozmik bulamacından ister sökülmüş ister örülmüş olsun, son kertede Cinnet Defteri, yıllar evvel yazılmış ve fakat yeni yayımlanmış olmaklığıyla da, gündelik hayatın içinde süregiden birbirinden habersiz her bir öykünün iç içe geçmesini engelleyen tesadüfleri yok sayan ve fakat yaşamsal, kültürel, düşünsel, öznel boyutlarıyla insana dair tüm unsurların dolanıklığına içrek oluş(turul)muş bir yumağın derinlerinden gelen bir sesin yankısı olarak uğuldamaktadır.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.