Her zaman tuhaf şeyler olur şiir ortamlarında, ama bu biraz fazla tuhaf gibi! Günümüz genç şairlerinden, 160. Kilometre Yayınları’nın Ahmet Güntan, Ali Özgür Özkarcı, Burak Fidan ile birlikte kurucularından biri olan Ömer Şişman’ın Toplu Şiirleri editörlüğünü yine kendisinin yaptığı aynı yayınevinden çıktı: göz<) Buraya kadar tuhaf olan herhangi bir şey yok, normal yani. Ama kitabın kimin...
Son Yazılar:
Öncü Bir Sanatçı: Yücel Dönmez
Mehmet Raif Ersoy: Figür, Emek ve Kültürel Bellek Üzerine Bir Resim Pratiği
İnsanın Bilişsel Üç Sorunu: Kurgucunun Üç Oyunu
ŞİİRİMİZİN “ANDRE BRETON”U!
CNN-MTV VE YAPAY ZEKA
Edip Diye Bir Çocuk -Aynadaki Kelebek (Öykü)
KEDİYE DÖNÜŞEN KADIN (ÖYKÜ)
GOREE ADASI – KÖLELİK – HOLLYWOOD
Gaye Boralıoğlu: İstanbul, Yurtsuzluk ve Varoluş
Ahmet Cemal: Adaşımı anarken
Deniz Göktaş veya “Bulutsuzluk Özlemi”
BABAOCAĞINDAN AYRILMAK DURUMUNDA KALAN SUPERGIRL
Mehmet Atlı: Kürt Müziğinin Modern Sesi
EVREN EROL’DAN “BAŞKA BİR PENCERE” SERGİSİ
Kuzguncuk Sanat Tiyatrosu’ndan “Hrisantos’u Kim Öldürdü?”
DİSTOPİK BİR DOYUMSUZLUK: ”IŞILTILI HAŞERAT
Yolun Yükü
Kadir Ağabey’in Ardından
ustam dağınıktır dağınıklıktır benim
Kategori: Kritik
CNN-MTV VE YAPAY ZEKA
Kapitalizm nasıl daha çok kar sağlarım? Nasıl kendime, düzenime yararlı tüketici nesiller yaratırım ve sistemimin devamını sağlarım fikirlerinden yola çıkarak yeni teknolojiler ve yöntemler yaratmaktadır. 1980 yılları başında dünyada günde ortalama 5.5 saat TV izlendiği gerçeği bazı güçleri bu konuda ciddi adımlar atmaya itti. En kuvvetli “beyin yıkama” gücü olan TV kendilerince yararlarına, doğru (!)...
Gaye Boralıoğlu: İstanbul, Yurtsuzluk ve Varoluş
Her Şey Normalmiş Gibi, Türkiye’de son yıllarda yazılmış en önemli şehir romanlarından biri olarak okunmalı. Çünkü bu roman yalnız İstanbul’u anlatmıyor; İstanbul’un insan ruhunda açtığı yarayı anlatıyor. Şehrin İçinde Kaybolan İnsan Fethi Naci, romanın yalnızca hikâye anlatmadığını, aynı zamanda yaşadığı toplumun ruh haritasını çıkardığını söyler. Bu yüzden büyük romanlar yalnız karakterlerini değil, şehirlerini de anlatırlar....
Deniz Göktaş veya “Bulutsuzluk Özlemi”
İnsanın tarihsel süreklilik ve poetik adalet gibi eski kavramlara yeniden inanası geliyor! Bir karanfil elden ele… Müzik garip bir şey: bazı anılar ve bazı hikayeler gibi bazı şarkılar da insanın hafızasının derinliklerinden çıkıp insanı ele geçirebiliyor. Müziğin hafızayla olan kuvvetli bağını gösteren bir anı, Deniz Göktaş’ın o enfes ve ‘tartışmalı’ gösterisini izledikten sonra yaşadım. Gösteriden...
Herkes Kahraman Olmak İster; Peki Delikanlılık Nedir?
Biz bir toplum değiliz artık- belki de hiç olamadık… Toplumları yan yana tutan şey bir ortak düşe, rüyaya sahip olmak ve onu büyütmektir. Ortak düşler nasıl yaratılır? Her şeyden önce empati ve tahammül gerekir, çünkü toplum dediğimiz şeyi kuran aynılıkları değil farklılıklarıdır. Farklılıklar içinden doğan ortak his ve ruhsallık bir toplum olmanın teminatıdır. Ama ya...
Poltergeist ya da Sinyalsiz Ekrandan Dışarı Fırlayan Dehşet
Son yarım yüzyılın imge dünyasında sinyalsiz ekran görüntüsü neden bu kadar geniş bir yer tutmakta? Neden bu imge, Freud’un tekinsiz mevhumunu incelerken hep geri dönen “bastırılmış olan” metaforu gibi sürekli geri gelmekte; bu yazının temel sorunsalı bu olacak. Sinyalsiz ekranların; Ballard ya da PK Dick gibi kâhin yazarlar ya da Lynch, Haneke, Cronenberg gibi öncü...
Hegel’in “efendi-köle diyalektiği” nedir?
“Efendi-köle diyalektiği” , Hegel’in Ruhun Fenomenolojisi’ndeki en bilinen bölümdür . Bilinçlerin tanınma mücadelesini anlatan bu felsefi yapı, Marx’tan Beauvoir’a , Fanon’dan Kojève’ye kadar birçok düşünür tarafından tartışılmıştır . Peki Hegel tam olarak ne demek istedi? Efendi ve köle, ya da daha doğrusu Almanca’da ” uşak ” ( Knecht ) olarak adlandırılan ve son dönem Fransızca metinlerde “hizmetçi” olarak çevrilen efendi ve köle diyalektiğini anlamak için, Ruhun Fenomenolojisi’nin (1807) amacının, insan bilincinin, kendisiyle, başkalarıyla,...
Cumartesi Anneleri ya da Masanın Altındaki Hayalet
Cumartesi anneleri ve ‘faili meçhuller’ bu ülkedeki hem en ‘görünen’ hem de en görmezden gelinen meselelerden biridir herhalde. Cumartesi anneleri otuz küsur yıldır (tam olarak 27 Mayıs 1995’ten bu yana) Türkiye’nin en ‘görünen’ yerlerinden birinde, Galatasaray Meydanı’nda eylem yapıyorlar, malumunuz. Büyük ölçüde ‘sessiz’ bir eylem bu: ellerinde kaybettikleri yakınlarının, çoğunlukla da çocuklarının fotoğrafları, bir hafıza...
Genç Hitler‘in Viyana yılları
Mariahilfer Caddesi Viyana’nın sadece yayalara açık güzel caddelerinden biri. Uzun yıllar otomobilden geçilmezdi. Bugün ise rahat rahat yürüyebiliyorsunuz, Işık saçan şık vitrinlere bakıyorsunuz, ayaküstü bir kahve içiyorsunuz. Metroyla Stephan Alanı sadece 10 dakika! * * * Genç Adolf, Viyana’nın bu semtine adım attığında 16 yaşındaydı. Doğup büyüdüğü küçük kent Linz‘in sıkıcı havasından kurtulmak, başka şeyler...
ÖTEKİ YEŞİLÇAM – UÇURUMDAKİ KADIN: TUHAF BİR ‘KENDİNE DÖNÜŞLÜ’ ZERRİN EGELİLER FİLMİ
Uçurumdaki Kadın her şeye karşın son tahlilde keskin yargılarla değerlendirmekte zorlandığım bir film. Egeliler’in röntgenci hazlara hitap eder tarzda çıplak pozlarının perdeye gelişi ile filmin lafzi düzeyde eleştirdiği “sömürüye” doğrudan yer verişindeki riyakarlık yadsınamaz. Geçtiğimiz haftalardaki bir yazımda, bir filmin ait olduğu türe veya ekole veya geleneğe dair farkındalık içermesi, bu farkındalığı bariz biçimde yansıtması...









