“Hey, hadi bir oyun oynayalım!” dedi Mert.
“Ne oynayacağız?” diye soran Emel ayakta duramıyor, hafifçe sallanıyordu. Evet, tipik gençlik partilerinden birindeydik ve işin sonunun aptalca bir şeye varacağına emindim. Benim adım Zeynep. Dört kişilik arkadaş grubumuzla sadece biraz eğlenmeye gelmiştik ama işlerin çığrından çıkacağı daha şimdiden belliydi.
Emel’in sorusu üzerine Mert hevesle atıldı:
“- Korku hikayeleri anlatmaya ne dersiniz?” Az ileriden Vedat’ın sesi duyuldu:
“- Basit korku hikayelerini kim ne yapsın? Hadi biraz eğlence katalım; herkes çocukken en çok korktuğu şeyi anlatsın.”
Emel büyük bir heyecanla atıldı:
“- Bu mükemmel bir fikir!”
Mert elinde boş bir bira şişesiyle masaya yanaştı. “Şişeyi çevireceğim. Kimde durursa o anlatmaya başlar ve sağındaki kişi devam eder,” dediğinde, ben hariç masadaki herkes bunu onaylamıştı.
Mert şişeyi ahşap masanın üzerinde sertçe çevirdi. Şişe zemin üzerinde yalpalayarak döndü, hızı yavaşladı ve yeşil camın boynu doğrudan Vedat’ı göstererek durdu. Vedat hafifçe sırıttı, birasından bir yudum alıp sırtını duvara yasladı. Çocukken mahallelerindeki yaşlı bir kadından ve onun bahçesindeki karanlık kulübeden nasıl korktuğunu yüzeysel birkaç cümleyle, gülerek anlattı. Ardından sıra masanın sağındakilere geçti.
Mert, fırtınalı bir gecede elektrikler kesildiğinde koridorun sonundaki aynada gördüğünü sandığı gölgelerden bahsetti. Emel ise kıkırdayarak köylerindeki eski bir kuyunun başından geçerken duyduğu o boğuk fısıltıları anlattı. Hepsinin hikayesi basitti; çocuk aklının yarattığı, büyüdükçe unutulan, üzerinde durulmayacak kadar sıradan korkulardı.
Şişenin ucu en sonunda bana doğru döndüğünde masadaki kahkahalar henüz sönmemişti. Onlar sıradan çocukluk masallarıyla eğleniyorlardı. Ama benim anlatacağım şey, büyüdüğümde de beni terk etmemişti. Derin bir nefes aldım. Bakışlarım masanın ortasındaki boş bira şişesine kilitlendi.
Kısık bir sesle anlatmaya başladım:
“Benim odam, beş katlı bir apartmanın ikinci katında, mahalle çocuklarının top koşturduğu eski bir tarlaya bakıyordu. Günün ilk ışıkları her sabah cömertçe odama dolar; ahşap döşemeleri, pembe tek boynuzlu atımı ve
• 1 •
sıra sıra dizilmiş Barbie evlerimi aydınlatırdı. Dışarıdan bakıldığında gayet mutlu, tozpembe bir çocukluk geçiriyordum. Ama o oda, kimseye bahsetmediğim —bahsetsem bile kimsenin inanmayacağı— simsiyah bir dehşete ev sahipliği yapıyordu.
Sanırım hikayemi en başından anlatmalıyım. Henüz dört yaşındaydım. Bir gece, yatağımın altından gelen kıkırdamalar duyarak uyandım. Başta bunu kedim Pofuduk sanmıştım. Ona seslendim; kucağıma alıp sarılarak uykuya devam etmek istiyordum ama Pofuduk yatağın altından çıkmamıştı. Biraz daha yüksek bir sesle tekrar seslendim. Yatağın altından tırmalama ve kıkırdama sesleri gelmeye devam ediyordu.
Yorganı yavaşça üstümden kaydırıp tam aşağıya bakmak üzereyken odamın kapısı hafifçe aralandı. İçeriye giren koridor ışığıyla birlikte annemin sesi duyuldu:
‘Zeynep, tatlım… Pofuduk salonda uyuyordu, yanına gelmek istemiş herhalde.’
Annemin kucağında o beyaz tüylü, pofuduk kedimi gördüğüm an kanım dondu. Buz kestiğimi hissettim. Eğer Pofuduk annemin kucağındaysa… az önce yatağımın altından gelen o tırmalama ve kıkırdama sesleri kime aitti?
Annem kediyi yere bırakıp kapıyı kapatarak salona geri döndü. Oda tekrar o zifiri karanlığa büründü. Pofuduk ise yatağıma yaklaşmak yerine, huzursuz bir mırıltıyla kapının dibine sindi; tüyleri kabarmış, gözleri kilitlenmiş bir halde yatağımın altına bakıyordu. O an yatağın altından, o ahşap parkelerin üzerinden tekrar duyuldu. Bu kez daha yakın, daha netti: Ufacık, boğuk bir kıkırdama…
Korkuyla yatağımda gözlerimi sımsıkı kapattım ama bu sesi durdurmaya yetmedi. Aksine, o kıkırdama ve tırmalama sesleri tam yatak başlığımın hemen altından gelmeye başladı. Daha fazla dayanamayıp avazım çıktığı kadar çığlık attım.
Annem telaşla odama koştu. Kapıyı açmasıyla birlikte Pofuduk tiz bir miyavlamayla odadan kaçtı. Annem olanlara anlam verememiş gibi bana baktı, yanıma geldi ve yatağımın baş ucuna oturdu.
‘Tatlım, bir sorun mu var?’ diye sorduğunda, yaşlı gözlerle ona bakıp ‘Yatağımın altında kıkırdayıp tırmalayan bir şey var’ diyebildim.
Yüzünde tatlı bir tebessüm oluştu. Sevecen bir ses tonuyla, ‘Tatlım, orada bir şey yok,’ dedi. Yaşlı gözlerimle ona bakıp korktuğumu söyleyerek benimle kalmasını istedim. O ise bana güven vermek için yatağımın altına doğru eğilip baktı.
‘Bak, gördün mü? Hiçbir şey yok,’ dedi ve elini uzatarak bana da orayı gösterdi. Gerçekten de altı bomboştu. Korkak bir çocuk değildim; yatağın altını boş görmek içimi bir nebze rahatlatmıştı ama ‘Peki o ses neydi?’ diye düşünmeden edemiyordum. Yine de annemden bana masal okumasını ve uyuyana dek yanımda kalmasını istedim.
Annem en sevdiğim masal olan Kibritçi Kız’ı okurken yavaşça uykuya daldım.
İlerleyen saatlerde boğuk bir tıkırdama sesiyle yeniden uyandım. Saat epeyce geç olmalıydı; odaya sadece tarladan süzülen soluk ay ışığı vuruyordu. İlk dikkatimi çeken şey, gardırobun kapağının aralık durması oldu. Onu
• 2 •
kapalı tutmaya her zaman dikkat ederdim. Aklıma annemin masalı bitirdikten sonra kitabı oraya koymuş olabileceği ihtimali geldi ama bu pek mümkün değildi; annem kitapları asla dolaba kaldırmazdı.
Ben bunları düşünüp kendimi ikna etmeye çalışırken, dolabın karanlık aralığından tekrar o boğuk, tüyler ürpertici kıkırtı yükseldi.
Korkuyla yorganı hemen başıma kadar çektim. Kalbim göğüs kafesimi patlatacak gibi çarpıyordu. Derken, ay ışığının yorganın üzerine düşürdüğü gölgelerde tuhaf bir değişim oldu. İpince, yamuk ve çarpık bir gölge tam üzerime doğru uzandı. Telaşla yüzümü açıp etrafa baktım ama odada görünürde hiçbir şey yoktu.
Nefesimi tutup kendimi sakinleştirmeye çalıştığım sırada, dolabın içinden bir kıkırdama daha geldi. Bu kez ses sadece karanlıktan değil, doğrudan dolabın tabanından, parkeyi tırmalayan tırnak sesleriyle birlikte yayılıyordu…
Bir anlık cesaretle, yatağımın kenarından uzaktan dolabın içine kilitlendim. Baktıkça kayboluyordum sanki; iradem dışında, adım adım dolaba doğru çekildiğimi hissediyordum. Bütün bedenim kaskatı kesilmişti ama gözlerimi o aralıktan alamıyordum.
Loş ışıkta dolabın içindeki silüet yavaşça netleşti. Daha çok yarım, bembeyaz bir yüze benziyordu bu. O bembeyaz, pürüzsüz yüz hatlarını bozan tek şey zifiri siyah göz bebeğiydi. O kadar siyahtı ki, bakışları beni gecenin karanlığına hapsediyor gibiydi. Bembeyaz yüzün sol tarafı ise tamamen karanlığa gömülmüştü; ama o zifiri karanlığın içinden, bu kez tam tersine, tamamen beyaz, donuk bir göz bana bakıyordu.
Gözlerimi sertçe kapatıp tekrar açtım. Dolabın içi bomboştu. Göğsüm hızla kalkıp inerken derin ve rahat bir nefes aldım; tam bir halüsinasyon gördüğüme kendimi ikna etmek üzereydim ki…
O kıkırdama bu kez tam arkamda, ensemin hemen dibinde çınladı.
Kanım çekildi. Hızla arkamı döndüm, gözlerimi odanın karanlık köşelerinde gezdirdim ama yine hiçbir şey yoktu. Ardından, Barbie evlerimin hemen yanındaki komodinin çekmeceleri kendi kendine açılıp kapanmaya başladı. Tık-tık-tık… Tırnaklar ahşaba sürtünüyor, bir şey odanın içinde ışık hızında yer değiştiriyordu.
‘Anne!’ diye bağırmak, koşup salona atlamak için yanıp tutuşuyordum. Ama sesim boğazımda tıkandı. Bunu yapamazdım. Çünkü annem yine gelip odayı kontrol edecek, hiçbir şey bulamayacak ve en sonunda beni bir psikologla görüştürmek isteyecekti. Beni ‘sorunlu, hayal gören bir çocuk’ olarak etiketlemelerinden korkuyordum.
O yüzden yatağın ortasında tek başıma, tamamen çaresizce büzüldüm.
İşte tam o anda çekmecelerin hareketi kesildi. Odanın içindeki hava bir anda buz gibi oldu; ciğerlerime çektiğim oksijen sanki çekilip alındı. Yavaşça başımı odanın ortasına doğru kaldırdım…
Yerde, karanlığın içinde hareket eden bir şey gördüm.
Yatağımın hemen dibinde; incecik, çelimsiz yapılı, elleri yerine sivri pençeleri olan bir varlık duruyordu. Bedeni de tıpkı o ürpertici yüzü gibi tam ortadan ikiye bölünmüş, iki farklı renkten oluşuyordu. Loş ışıkta onu fark etmek başlarda zordu ama gözlerimin önünde o dehşet verici dönüşüm başladığında kanım dondu.
• 3 •
O küçük, sarkık derisi yavaşça gerilmeye, kemikleri çıtırdayarak uzamaya başladı. Gözlerimin önünde devasa bir boyuta doğru büyüyordu. O an yaşadığım dehşetten ve çaresizlikten yatağımı kirlettim.
Çığlık atamadım. Sesim boğazımda düğümlendi, tek bir kelime bile çıkaramadım. Sadece yaratığın önümde bir dev gibi yükselişini, pençe benzeri ellerindeki tırnakların uzayıp sivrilmesini ve odadaki tüm oksijeni yutuşunu büyük bir çaresizlikle izledim…
Yaratığın başı odamın tavanına değdiği an büyümesi durdu. O devasa, çarpık gövdesiyle tepeme dikilmişti.
Pençelerini tam bana doğru salladığı o kâbus anında, annem odamın kapısını birden açtı.
Ve yaratık anında yok oldu… Sanki hiç var olmamış, oraya hiç adım atmamış gibi bir anda buharlaştı.
O geceden sonra bir daha asla o odaya adım atamadım. Ailem beni defalarca doktora götürdü, yıllarca çeşitli terapiler aldım ama içimdeki bu köklü dehşeti bir türlü yenemedim. En sonunda bu korkum yüzünden ailem daha fazla dayanamadı ve yeni bir eve taşındık.
Artık büyümüştüm. Her şeyin geride kaldığını, o odada kilitli kaldığını sanıyordum… Ta ki dün geceye kadar.
Dün gece, yatakta yatarken yine o aynı, tanıdık kıkırdamayı duydum. Bu sabah uyandığımda ise odamda daha önce var olmayan bir masa lambası dikkatimi çekti. Onu ben almamıştım, ailemden kimse koymamıştı; nereden geldiğine dair en ufak bir fikrim bile yok. Annem eski ev sahiplerine ait olabileceğini söylese de… siyah ve beyaz renklerden oluşan o lambanın o odaya nasıl geldiğini öğrenmek zorundayım.”
Zeynep sustu. Masadaki herkes donakalmıştı. Kimse ne birasından bir yudum alabiliyor ne de gözlerini Zeynep’ten ayırabiliyordu. Odada ağır, zifiri bir sessizlik hüküm sürüyordu.
Masadakilerin o kireç gibi olmuş yüzlerini gören Zeynep bir anda patlarcasına kahkahayı bastı: “- Yüzünüzü görmeniz lazım! Tanrım, ne kadar da kolay inanıyorsunuz!”
Zeynep’in kahkahası odada yankılanırken, beklenmedik bir şey oldu.
Çat!
Parti evinin tüm elektrikleri aynı salisede kesildi. Oda, dışarıdaki sokak lambasının cılız ışığı dışında kapkaranlık bir körlüğe gömüldü. Tam o anda, koridora açılan kapı gıcırdayarak yavaşça aralandı. İçeriye kimin
—ya da neyin— girdiğini karanlık yüzünden kimse göremedi.
Ama hemen ardından, masanın tam ortasından ince, boğuk ve hırıltılı bir kıkırdama yükseldi… Emel titreyen ve ağlamaklı bir sesle karanlığa doğru bağırmaya başladı:
“- Zeynep… Zeynep kes şunu! Korkuyorum!”
Resim: Fatih Urunç


Bir Cevap Bırakın