İnsanın Bilişsel Üç Sorunu: Kurgucunun Üç Oyunu

Yanlışta neden ısrar ederiz ve kurgucular bunu nasıl anlatıya çevirir?

 

Gerçeği arayan değil, tutarlı bir öykü arayan canlılarız

Bir kitap alırsın eline; koltuğuna, çalışma masana oturur ve bir sayfayı açarsın. Henüz hiçbir şey okumamışsındır, oysa zihnin okumaya çoktan başlamıştır. Çünkü beynin aslında bir tahmin makinesidir. Binlerce yıl önce, karanlık ve tehlikelerle dolu patikalarda yürüyüp de hayatta kalabilmek için evrimleşmiş bir araç. Bu, sonunu kestiremediği yolculuğu tamamlayabilmek için küçük küçük işaretlerden tam bir dünya kurmak zorunda olan bir araç. Karl Friston kuramında buna, “serbest enerjiyi azaltmak” dedi. Wolfgang Iser’se 1970’lerde, edebiyatın aslında “okurun doldurduğu boşluklarda” bulunduğunu söylemişti. İkisi de farklı bir dilde aynı şeyi söylüyordu: Anlamak için tamamlamak, tamamlamak içinse “uydurmak”zorundayız.

İşte romanlar ve öyküler de bu “uydurma” mekanizmasını kullanırken ele de verir. Romanın kahramanı, kapıyı açar, kurgu gereği içeride bir şey olması gerekir, ama yazar o şeyi tam olarak anlatmaz ya da söyler sonra yanlışlar ya da tamamen açıkça öyle güzel söyler ki sen; söylenenin ne anlam taşıdığını ancak birkaç saniye, dakika sonra farkına varırsın. Bu birkaç dakika, birkaç saniyenin tiktakları edebiyatın kalbinin attığı anlardır, anlatı burada kurulur. Peki zihin? Zihnimiz, bunu bize niçin yapar? Şimdi bunu “anlamaya” çalışacağız.

Bu kısa duraklama zihnin kendini bize gösterdiği yerdir aslında ve girişte anlatmaya çalıştığım nedenlerle tetiklenmiş üç evrimsel özelliğinin ortaya çıkış anıdır:

* Boşluk korkusu: Eksik olanı, tamamlayıp rahatlamak.

* Bilişsel akıcılık: Akıcı, tabiri caizse sular-seller gibi anlatılanın doğru olduğuna inanmak.

* Sürekli etki: Sonradan bilgimizin kesinlikle yanlış olduğunu öğrensek ve düzeltmeye çalışsak bile yer edinmiş inancın gölgesini de olsa taşımaya devam etmek.

 

Boşluk korkusu

Zihin eksik gördüğünü öykülerle tamamlar

On sekizinci yüzyılın sonlarına kadar edebi anlayış “tamamlanmış” olanı kutsuyordu; bir başlangıcı, ortası ve sonu olan, yani çemberi kapatan eser “güzeldi.” 1798’de Almanya Jena’da bulunan bir avuç genç edebiyatçı bu “kutsalı” sorgulamaya başlıyordu. O gençlerden biri olan  Friedrich Schlegel şunları yazıyordu: “Bir fragman, küçük bir sanat yapıtıdır. Çevresindeki dünyadan tamamıyla ayrıldığında kendi içinde bir kirpi gibi tamamlanmış olmalıdır. Burada dikkati çeken şey; “hem bütünden ayrı, hem kendine yeten, hem de bir parça” olmasıdır. Fragman, eserin bütünden koparılmış bir parça değil, eksikliği içinde “tam olan” bir anlatıdır. Kendi kendine yeten, ama asla bir antik Yunan heykeli gibi pürüzsüz ve tamamlanmış değil. Buradan da “ilerleyen evrensel şiir” kavramına varır. Ona göre gerçek bir şiir, sonsuza dek bir “yazılıyor olma” halinde kalmalı ve asla bitmemelidir. Eserin güzelliği tamamlanmışlığında değil, bitmeye karşı gösterdiği dirençtir. Canlı olan, hâlâ kendini yazmakta olandır.

 Kısacası okur, bir eserin “oluş halindeki” zihninin içinde dolaşabilmelidir. Bitmemişlik bir başarısızlık değil, eserin asıl biçimi olmalıdır.

Aynı “bitirmeme” sürecini evrimde de görürüz. François Jakop makalesinde yazdığı gibi; evrim bir mühendis değildir. Sıfırdan, amaca doğru, “kusursuzluk” tasarlamaz. O, elinin altında hangi malzeme varsa onunla uğraşır, eskiyi yamar, işe koşar, “idare eder.” Sonuç hiçbir zaman “tamamlanmış” mükemmel bir “eser olmayacaktır.” Yani “ara geçiş formu” demek yanlıştır, bütün biçimler ve sonucunda bu işlevlerin yarattığı biçimler ara geçiştedir. Hiçbir tür nihai değildir.

Gelin görün ki, insan zihnimiz bunu ısrarla reddedecektir. Bir tamamlanmışlık, bir bütün öykü, bir masal da olsa… Evet, türümüz bir fragman, ama zihnimiz tamamlanmış bir öykü arar, bulamazsa da “doldurmalı” ve tamamlamalıdır. İnsan beyninin -nedenleri halen tartışılan- hızlı büyümesi sonucunda, aynı hızla bir “öykü anlatıcısına” dönüşmesi gerekmiş olmalı ki bu seçildi, hayatta kalmamızı sağladı. Sonuçta çelişkimiz “bâki.” Ve bu çelişki, kurgucuların da en verimli toprağını oluşturdu.

Çağdaş bilişsel bilim, bunu “kapatma” kavramıyla açıkladı. Gestalt psikologları da yüz yıl önce gösterdi: üç noktayı bir “üçgen”in köşeleri olacak biçimde koyduğunda zihnin aradaki çizgileri çekip noktaları birleştirecek ve bir üçgen yapacaktır. Romanın ve öykülerin yaptığı da budur aslında, üç noktayı koymak ve senin üçgeninin “yanlış veya doğru” olduğunu göstermek.

Boşluk korkusu zararsız da değil; söylenti, onun en tipik ürünü. Bir tümcenin ucundan tutar üç dakikada koskocaman bir komplo teorisi inşa edersin. Kurgucu (Bundan sonra romancı. N.A), bu “korkuyu” alır tezgâhına yatırır: Hangi bilginin verileceği, hangisini geç verileceği, hangisinin hiç verilmeyip sadece “ima” edileceğini kararlaştırır. Anlatının mimarisi buradadır. Okurun metni almaması, onu kendi kendine tamamlaması…

 

Christie’nin söküp aldığı… Peter Ackroyd Cinayeti

Agatha Christie, “hilesini” olay örgüsüne değil, okurun güven ihtiyacına göre kurar. Çoğu romanın bize öğrettiği şey şudur: Bir anlatıcı varsa, bir düzlem de vardır; düzlem varsa “gerçeklik” kontrol altındadır. Christie, bu “anlatıcı güvenilir” sözleşmesini tümcelerin arasına saklar ve farkında olmadan onaylarız. Aslında onay demek de doğru değil, bir rahatlama girişiminin ta kendisidir: boşluğu güvenle kapatırsın.

Bu roman da bu güven duygusunu durmadan sarsmaya çalışır. Anlatıcı bazı ayrıntıları “önemsi” diye geçer, küçük bir şeyi görmezden gelir. Okur buna artık itiraz edemez, çünkü zihni anlatının “akış”ını sorgulamak yerine “güven” duygusunu koruyacaktır. Aslında bu romanda iki cinayet vardır; biri anlatıda Ackroyd’a karşı işlenir, ikincisiyse okurun “güven duygusunda”.

 

Cortázar’ın geçişleri… Geceleyin Sırtüstü

Julio Cortázar’sa bu kısacık öyküsünde “düzlemi” sarsar. Boşluk korkusunu, “katil kim” sorusuna değil, düzlemleri çoğaltarak “burası neresi, hangi gerçeklik” soruları üzerine kurar ve güven duygumuzla oynar. Zihin, ana, temel bir “gerçekliğe” tutunmak ister; çünkü karşımızda iki “gerçeklik” durduğunda bir süre sonra olayların değil de zihnimizin dengesini yitirdiği duygusuna kapılırız. Cortázar, bunu şu şekilde yapar: Bir sahnede modern bir hastane vardır; oşık, yatak, bedenin bu yatakta hareketsiz duruşu, dışarıdan gelen seslerin çınlaması… Bir sonraki sahnede bir orman vardır; koşu, ormanın tertemiz havası… Bir yandan da hep onu gözetleyen yakın bir “tehlike”. Bu iki sahne arasındaki geçişler kesinlikle mantıkla yapılmaz, rüya gibidir, belirsiz bırakılmıştır. Okur, “hangisi rüya” diye sorar; sonra “hastane sahneleri gerçek, orman sahneleri bilinç kayması” diyerek bir karara varır. Gelin görün ki bu sonuç metinden çıkmaz, okur bu karara varmaya zorlanıştır. Cortázar, bir süre, kurduğumuz bu köprüyle tatmin yaşamamıza izin verir ve sonra da köprüyü yıkar.

Anlattığımız bir roman ve bir kısa öykünün farklı açılardan bize gösterdiği şeyse; gerçek dünyanın bize verdiği bir bilgiden çok, insan zihninin bu bilgiye dayanma gücüdür. Boşluk korkusu, bizi açıklamaya, “gerçeğe” değil, bunların rahatlığına bağlar. Roman ve öykü, bu rahatlığı bozup tekrar kurarak zihnin tiktak’ını duyurur.

 

Bilişsel akıcılık

Güzel işleyen bir anlatım, eleştirel mesafeyi bozar.

Polonya asıllı Amerikalı sosyal psikolog Robert Zajonc 1968 yılında bir deney yapmaya karar verir. Bu deneyde; deneklere hiç anlamadıkları bir dilde, Çince, yazı karakterleri gösterilir; denekler; aynı karakteri ne kadar çok gördüyse ona karşı olumlu puanı da yükseldi. Bu deneyde elde edilen sonuca da “salt maruz kalma etkisi” denildi. Vardığı sonuç, zihnimizin yapısı hakkında çok önemli bir şeye işaret ediyordu: Zihin tanıdığı şeye “iyi” demeye eğilimlidir. Daha sonraki Adam Alter ve Daniel Oppenheimer’ın çalışmaları da bu sonucu doğruladı: kolay okunana, kolay inanılıyordu.

Romancı için “akıcılık”, iki tarafı da keskin bir bıçaktır aslında; hem okuru sürükler, hem de ahlaki bir ikileme sokar.

 

Nobokov’un dil ustalığı ve Lolita

Lolita’nın bütün hünerini; anlattığı olayda değil, o anlatıştaki dilsel kullanımda kendini gösterir. Anlatıcısı, yalnızca olayları anlatmakla kalmaz, okurun yargısını da yönetmeye çalışır. Söz oyunlarını, ritmi, ironileri kullanır. Bunların hepsi, okurun bakışını, gerçekliğin katı yüzünden kaydırmasını sağlayabilir. Aslında tehlike buradadır; bu anlatıma kapıldıkça içeriğe karşı duyarlılığın azalır, eleştirel mesafen kaybolur. Nobokov, okurun bir süreliğine bu hoş dansa kapılmasına izin verir, sonra uyarır; kapıldın, kapılma! Lolita’nın; estetiği, etkisi, etiği okurun okuyuşundadır. İşte akıcılığın ortaya çıktığı yerlerde dikkatimizdeki ufacık bir kayıp; kapılmanın yaşadığı andır.

Nietzsche, bir denemesinde hakikati “hareketli bir metafor ordusu”na benzetmişti. Elden ele dolaşa dolaşa kabartmaları silinmiş, ama tedavülde kalmayı da sürdüren sikkeler… İşte Lolita, o sikkeyi parlatır ve bizi, onun bir altın olduğunu ikna etmeye çalışır.

 

Sloganın mekanizması ve Orwell – 1984

Orwell’ın “akıcılığı”ysa başka türlüdür; liriğe değil de mekaniğe benzetmek gerekir. Sloganların gücü, elbetteki “derin”liklerinden kaynaklanmaz. Kısa olmalarından, tekrarlanabilir olmalarından, zihne zamk gibi çakılıp kalmalarından kaynaklanır. Onu anlamaya çalışmazsın; sadece tekrarlar ve alışırsın. Bir slogan ilk kez gördüğünde irkiltir, ikincisinde sinirlendirir ve üçüncüsünde onu artık “tanıdık” diye işaretlemiş olursun. Tanıdık olan tehlikesizdir, güvenli görünür. Hakikat-sonrası olarak adlandırılan iklimimizin laboratuvarı 1984’tür adeta. Propaganda aklımıza değil yaşam ritmimizi saldırır. Düşünce, tartışarak tekrarın kolaylığı ve kolaylıktan kaynaklanan gücüyle teslim alınır. Zajonc’un Çinçe karakterleri, Okyanusya’nın duvarlarında posterlere dönüşmüştür.

 

Cortázar’ın yapbozu – Seksek

Cortázar’a dönüyoruz burada; tabii ki boşuna değil. Cortázar da “akıcılığın” büyüsünü sezmiş ve onu bilerek bozan bir romancıdır. Seksek’i, bilindiği gibi, başlangıç, gelişme, sonuç ilişkisiyle okuyamazsın. Bu çizgisel okumanın rahatlığından çıkmak gerekir, sayların düzenini bile bozmuştur. Elbette bunu romanının “okunmaması” için yapmaz yazar; uyarmak, uyandırmak için yapar.

Tam “öykü akmaya başladı” dediğin yerde yön duygunu karıştırır. Sayfalar seni ileri doğru taşımaz da geriye döndürür. Akıcılık bir nehir falan değildir artık, taşların arasından sekerek saçılan damlalardır; her adımda dengeni koruman gerektiğini söyler sana. Cortázar; romancının akıcılık oyunundan bir uyarı işaretine dönüştürür.

Estetik ve gerçek arasında silik bir patika vardır. Güzel anlatılan “doğru” olmayabilir, ama insan zihnimiz doğruyu, hissetmenin kolaylığında arar. İşte roman, bu dengeyi bozduğunda edebiyat felsefeye dokunur.

 

Sürekli etki

Yanlış bilgi düzeltilse bile yanlışta ısrar ederiz…

Frederic Barlett 1932’de bir deney yaptı. İngiliz öğrencilere bir Kızıderili öyküsü olan “Hayaletlerin Savaşı”nı okuttu, sonra de defalarca tekrar anlattırdı. Her tekrarda öykü, biraz daha “İngiliz”leşti. Yabancı gelen öğeler siliniyor, tanıdık, aşina sahneler korunarak abartılıyordu. Berlatt’,n saptadığı şey zihinsel kalıplarımızdı; insan zihni yeni bir bilgiyi olduğu gibi değil de eski kalıplara uydurarak hatırlıyordu. Stephan Lewandowsky ve arkadaşları benzer sonuçları “süreki etki” diye kavramlaştırdı. Bir yanlış bir kere yerleştiyse düzeltilse bile olduğu yerden kolay kolay atılamıyordu. Nedeniyse beynimizin, bilgiyi bir tümce olarak değil de bir bağlantı ağı olarak saklamasıdır. Yapılan düzeltme bağlantıyı kesse de ağ kalır. “Yanlış, biliyorum” dediğimizde “bize etki etmediğini” söylemiyoruzdur.

Romancı ve öykücüler için bu da mümbit bir meradır; “Doğruyu buldum ve her şey düzeldi” masalını bozmak… Doğru gelir, ama geç gelir, geldiğinde de zihnimizin baş köşesine hemen kurulamaz. Köşede bir yerde “eskinin” ağı asılı sallanır durur.

1984 tekrar

Sürekli etkinin en inatçı biçimi, geçmişin durmadan yeniden yeniden yazılmasında görülür. Dün doğru dediğine bugün yanlış demeye “zorlandığında” zihnimizdeki doğru/yanlış sinyalleri şaşacaktır. Bilgi düzeyinde düzeltme yapılsa bile yalan çoktan bir yaşam biçimine dönüşmüştür.

Orwell’ın 1984’üne dönüşümüzün nedeni buradadır. Belgeler, arşiv ortadan kalktığında insan; yalnızca bir şeyleri değil, o şeyleri anımsamasını sağlayacak bütün ipuçlarını kaybetmiştir demektir. İşte o zaman “yanlış”, sadece “yanlış bir fikir” değil, doğrusunu asla sorgulayamayacağımız bir hakikat haline gelir. “Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder” tümcesi yalnızca bir politik çıkarım değil, bir nörobilim önermesidir aslında. Hatırlama bağlamsal olarak yapılır, bağlamı silersen hatırayı da silersin.

 

Mariana Enriquez’in kapanmayan kapısı… Buzdolabı Mezarlığı

Enriquez’in “sürekli etkisi”, Buzdolabı Mezarlığı adlı öyküsünde yanlış bilgide değil de bir çocukluk sırrında görülür, ama sonunda bu sır da bir inanca bürünür. Anlatıcı; çocukken yaşanılanı elbette “kötülük planı” olarak tarif etmez, tam tersine “kasıt yoktu” diye anlatır. Öykünün bütün gerilimi de buradan doğar; kasıt olmadan yaşanılanlar, yani anlamlı bir nedene bağlanamayan olaylar zihinde çok daha uzun süre kalır. Çocukken yaşananı “kaza” diyerek açıklamak kolaydır, zor olan bu kazanın ardından söylenen yalan ve sırra dönüştürmektir.

Buzdolabı mezarlığı çocuklar için bir oyun alanı gibidir. Paslı, her an devrilmeye hazır buzdolapları arasında koridorlar, üstlerine tırmanıp yere atlama yarışı, saklambaç. Mekânsa tuzaklarla doludur ve çocuklar, bu tuzaklara dikkat kesilerek çeviklik kazanır. Annesi can alıcı soruyu soruverir; “Orada oynadın mı?” İstenen yanıt bilgi değil, itiraftır.

Buzdolabı sarsıcı bir semboldür; sadece soğutan bir makine değil, kapısını kapatıp unutmak istediğinizi unutmanızı sağlayan bir araç da olabilir pekâlâ. Tabuta benzer bir eşya. Ne var ki buradaki unutma, yok edip gitme değil, olayın zihinde donmasıdır. Yaşananın sıcaklığı geçer, ama şekli, bağlantısı kalır. Zihin, hatırasını değil de hatırlamanın biçimini yitirmiştir. Sürekli etki bu biçimsizlikte sürer de sürer.

Yıllar sonra buzdolabı mezarlığına dönüş, nostaljik bir ziyaret değildir elbette, kanıt arayan bir zihnin dönüşüdür. Anlatıcı mezarlığa tek başına sızar. Olayı birlikte yaşadıkları çocukluk arkadaşı çağrıldığı halde gelmez. Yaşanan bir travmatik anıda çağrılan, ama hiç gelmeye o ikinci tanık gibidir. Mezarlık daralır, daralır; teller, dikenler. Etki zihnin içinden çıkmış mekâna dönüşmüştür sanki.

Öykünün sonunda, devreye tekinsiz, hayalet benzer bir figür girer. Bunun nedeni; gerçeklik geri gelmediğinde, zihnin kapanış gereksiniminden vazgeçmemesidir. Yerine hayalet, efsane, sahibi belirsiz tekinsiz bir el… Hannah Arendt’in Hakikat ve Politika’da yazdığı gibi, olgular ve olaylar; insan zihninin ürettiği teorilerden  çok daha kırılgandır, bir kere kaybolduklarında hiçbir akıl yürütme onları geri getiremez. (mealen N.A.) Olgu kaybolduğunda, kalan boşluğa hayalet çağrılır ve hayaletler olgulardan daha kalıcıdır, ne yazık ki!

Orwell’da geçmiş, kayıtlardan silinerek yok edilir. Enriquez’de geçmiş, unutabilelim diye bir buzdolabına kilitlenir. İki farklı dil, aynı şeyi söyler; insan zihni, bir kez yerleşeni öylece silemez; çünkü zaten yerleşmek üzere evrimleşmiş bir organdır.

 

Roman kandırmaz, kandırılabilirliğimizi görünür kılar

Bu üç mekanizma sonuçta aynı yere çıkar; insan zihni gerçeği genellikle hikâye gibi yaşar. Bu yalnızca kusur değil, aynı zamanda bir yetenektir. Robert Travers’s göre, kendimiz kandırmaktaki ustalığımız, başkalarını kandırmaktaki becerimizin bedelidir. Brain Boyd’a göreyse öykü anlatımı evrimsel bir adaptasyondur. Oyunla öğrenmenin türler arasındaki benzeridir. Lisa Zunshine’a göreyse romanı sevmemizin asıl nedeni, başkalarının zihnini okuma becerisini (yani zihin teorimizi) sınadığımız bir antrenman sahası olmasıdır. Kısacası aynı paleolitik aletler, hem en güzel romanlarımızı, öykülerimizi yaratır hem de en dirençli yanlışlarımızı.

Romancı, öykücü bu aletlerin kullanıcılarından biridir, ama iyi romancı yalnızca kullanmaz, aynı zaman da aleti bozar da. Okurun otomatiğe bağladıklarını açığa çıkarır, rahatını bozar, hızını keser, şüpheyi büyütür ve düzeltmenin yetmediğini gösterir. Edebiyatın etik değeri de buradadır; roman okuru kendi zihniyle karşılaştırır. Metnin sonunda okur şunu söyler: Ben yalnızca okur değil, anlatıldığı yaratıldığı yerim.

Peki bütün bunlar zayıflık mı? Evet, ama aynı zamanda insanı insan yapan şeyler. Hikâye kurma, anlam arama, dünyayı bir bütün olarak görme çabamız. Roman, bu çabayı bize gösterir. Zihnin en güzel kurgularını da, en hain hilelerini de aynı yerde yaratır.

 

Notlar ve Kaynaklar

(*) Bu deneme, kısaca “bilişsel edebiyat eleştirisi” denen bir yöntemle yazıldı ya da en azından o yöntemin ruhuyla. Peki nedir bu yöntem? Geleneksel eleştiri hep “metin ne diyor” diye sorar; bilişsel eleştiriyse “insan zihni bu metni nasıl işliyor” diye sorar. İlgisini metnin kendisinden çok; metnin, okurun kafasındaki kurduğu görünmez olaylardan yana çevirir. Bir karakterle nasıl empati kurarız, karmaşık bir olay örgüsünü nasıl izleriz, bir metin, zihnimizde nasıl yepyeni kapılar açar? Yanıyı da sadece filolojide değil; nörobilimde, evrimsel psikolojide, evrimsel dilbilimde arar.

Aradaki fark aslında anlamı nerede aradığımızla ilgili. Geleneksel yaklaşım, anlamı ya metnin içinde ya yazarın niyetinde arar; bilişsel yaklaşımsa onu metin ve zihin arasındaki ilişkide bulur. Anlam orada, okuma eylemi sırasında doğar. Bir fark daha vardır; bu yöntem, okuru sosyokültürel bir inşa, oluş olarak değil, milyonlarca yıllık evrimsel bir mirası taşıyan bir zihin olarak da görür. İşte bu yüzden edebiyatı, bir boş vakit uğraşı olarak değil, insanın neden hâlâ vazgeçemediği bir beyin adaptasyonu olarak okumayı dener. Bu denemedeki “üç oyun” da bu inançla seçildi. Romancı, zihnimizin bu “paleolitik lanetlerini” çoktan keşfetmiş, çoktan sahneye çıkarmıştı; bize de yalnızca adını koymak kaldı.

Son bir not da seçilen metinlerle ilgili; çok bilinen, hemen herkesçe okunmuş anlatıları seçtim ki, okurlar bağlam yoğunluğu taşıyan yazının meramını daha iyi takip edebilsin.

 

(1) Agatha Christie, Roger Ackroyd Cinayeti, çev. Gönül Suveren, Altın Kitaplar, Ocak 2017.

(2) Julio Cortázar, “Geceleyin Sırtüstü”, Oyunun Sonu içinde, çev. Süleyman Doğru, Can Yayınları, 3. Basım, Aralık 2022, s. 164–174.

(3) Vladimir Nabokov, Lolita: Beyaz Irktan Dul Bir Erkeğin İtirafları, çev. Fatih Özgüven, İletişim Yayınları, 25. Baskı, Kasım 2025.

(4) George Orwell, 1984, çev. Celâl Üster, Can Yayınları, 84. Basım, Ekim 2025.

(5) Julio Cortázar, Seksek, çev. Necla Işık, YKY, 2. Baskı, Ocak 2009.

(6) Mariana Enriquez, “Buzdolabı Mezarlığı”, Kasvetli İnsanlar İçin Güneşli Bir Yer içinde, çev. Banu Karakaş, İthaki Yayınları, 1. Baskı, Haziran 2025, s. 165–180.

Denemede atıf yapılan bilişsel-edebi referanslar

Karl J. Friston, “The free-energy principle: a unified brain theory?”, Nature Reviews Neuroscience, 2010; Wolfgang Iser, Der Akt des Lesens (1976); Robert Zajonc, “Attitudinal effects of mere exposure”, JPSP Monograph, 1968; Adam Alter & Daniel Oppenheimer, “Uniting the tribes of fluency to form a metacognitive nation”, PSPR, 2009; Friedrich Nietzsche, “Hakikat ve Yalan Üzerine -Ahlak Dışı Anlamda”; Frederic C. Bartlett, Remembering (1932); Stephan Lewandowsky vd., “Misinformation and its correction”, Psychological Science in the Public Interest, 2012; Robert Trivers, The Folly of Fools (2011); Brian Boyd, On the Origin of Stories (2009); Lisa Zunshine, Why We Read Fiction (2006); Hannah Arendt, “Truth and Politics”, The New Yorker, 25 Şubat 1967 (sonra Between Past and Future içinde); Friedrich Schlegel, Athenäum-Fragmente 116 & 206 (1798); François Jacob, “Evolution and Tinkering”, Science, 1977.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.