Plastik Dil, Estetik Donuklaşma ve Yaratıcılıksız Sanatçılık Üzerine

Sanatçı kendi dilini bulduğunda önemli bir eşiği aşar; çizgisi, rengi, formu, kompozisyonu, malzemesi ya da düşünsel yöntemi zaman içinde tanınır hâle gelir. İzleyici artık yapıtın karşısında sanatçının adını görmeden de onunla karşılaşabilir. Fakat sanatçı için asıl sınav çoğu zaman bundan sonra başlar. Çünkü sanatçı kendi dilini bulduktan sonra iki farklı yola girebilir. Birincisi, bulduğu dili sürekli yeniden sınar; onu dönüştürür, genişletir, kırar ve gerektiğinde terk eder. İkincisi ise kendi başarısının içine yerleşir. Daha önce işe yarayanı yeniden üretir. İzleyicinin tanıdığı biçimi korur. Piyasanın kabul ettiği görüntüyü sürdürür. Kendisinden beklenen sanatçıyı oynamaya başlar. İkinci durumda sanatçı üretmeye devam eder; fakat sanatsal hareket yavaşlar.

Buradaki sorun üretimin azalması değildir. Tam tersine, üretim çoğu zaman artar. Sergiler açılır, yeni işler yapılır, kataloglar hazırlanır, koleksiyonlara girilir. Sanatçı görünür olmaya devam eder ama yapıtların arasındaki mesafe giderek azalır ve benzeşir.

İşte sanatın konfor alanı tam burada başlar. Bu alanın en tehlikeli yanı sanatçının başarısız olması değildir. Başarılı olmasıdır. Başarı, sanatçının kendisini sorgulamasını gerektirmediği anda estetik bir güvenlik alanına dönüşür. Sanatçı artık “Başka ne yapabilirim?” sorusundan çok, “Bunu biraz daha nasıl sürdürebilirim?” sorusuyla ilgilenmeye başlar.

Sanatın asıl tehlikesi de burada ortaya çıkar: Sanatçı kendi sınırına ulaştığında bunu bir sınır olarak görmek yerine, kendi üslubunun kanıtı olarak kabul edebilir.

Sanatın konfor alanı, sanatçının başarısız olduğu yer değil, başarısının kendisini tekrar etmeye başladığı yerdir. Bir sanatçı belirli bir estetik formül geliştirir. Bu formül zamanla tanınır. İzleyici onu bu formülle özdeşleştirir. Galeri bu dili bilir. Koleksiyoner bu dili satın alır. Eleştirmen bu dil üzerinden sanatçıyı tanımlar. Böylece sanatçı ile çevresindeki beklentiler arasında görünmez bir sözleşme oluşur. Sanatçı aynı şeyi yapmaya devam eder. Sistem de bunu ödüllendirir. Burada sanatçının karşısındaki sorun ekonomik olmaktan önce estetik bir sorundur. Çünkü sanatçının kendi başarısını koruması ile sanatını geliştirmesi her zaman aynı şey değildir. Başarı bir noktadan sonra şu soruyu doğurmalıdır: “Bunu daha ne kadar sürdürebilirim?” Fakat daha önemli soru şudur: “Bundan sonra neyi değiştirmek zorundayım?” Sanatçı ikinci soruyu sormayı bıraktığında konfor alanı oluşur.

ÜSLUP MU, TEKRAR MI?

Sanat tarihinde hiçbir sanatçı her yapıtında sıfırdan başlamaz. Üslup, belirli biçimsel ve düşünsel süreklilikler üzerine kurulur. Dolayısıyla tekrarın kendisini sanatın düşmanı ilan etmek doğru değildir. Sorun tekrar değildir. Sorun, tekrarın yeni bir plastik probleme dönüşüp dönüşmemesidir. Bir sanatçı aynı çizgiyi kullanabilir, aynı rengi tercih edebilir, aynı temaya geri dönebilir. Fakat her geri dönüş yeni bir soru taşıyorsa ortada hâlâ canlı bir estetik süreç vardır. Üslup, tekrarın içinde değişimi mümkün kılar. Donuklaşmış üslup ise değişimi engeller. Bu ayrım önemlidir. Çünkü sanatçının kendisine ait bir dil geliştirmesi ile o dilin içinde hapsolması arasında ince ama belirleyici bir fark vardır. Üslup sanatçının evidir. Fakat sanatçı o evden hiç çıkmıyorsa o ev zamanla atölye olmaktan çıkar ve hücreye dönüşür.

NİTELİKLİ TİCARİ TEKRAR

Sanat piyasasında tekrarın en zor fark edilen biçimlerinden biri, kötü yapılmış tekrar değildir. Tam tersine, iyi yapılmış tekrardır. “Nitelikli Ticari Tekrar” derken kastettiğim budur. Burada teknik beceri düşmez. Kompozisyon bilgisi kaybolmaz. Malzeme hâkimiyeti devam eder. Hatta yeni işler önceki işlerden daha kusursuz bile olabilir. Fakat sanatçının temel plastik problemi değişmez. Aynı görsel çözüm farklı ölçülerde, farklı renklerde, farklı başlıklarla veya küçük kompozisyon değişiklikleriyle yeniden üretilir. Bu nedenle “nitelikli” sözcüğü özellikle önemlidir. Çünkü sorun vasıfsız üretim değil; vasfın yeni bir sanatsal soruya dönüşmemesidir. Piyasa açısından bu durum anlaşılabilir. Tanınabilirlik satış açısından bir avantajdır. Koleksiyoner ne satın aldığını bilir. Galeri sanatçının dilini pazarlayabilir. İzleyici de yabancılık yaşamaz. Fakat sanat açısından başka bir soru ortaya çıkar: Sanatçı kendi dilini korurken onu geliştirebiliyor mu? Yoksa kendi dilinin başarılı bir kopyacısına mı dönüşüyor? Bu noktada ticari başarı ile sanatsal başarının birbirinden ayrılması gerekir. Bir yapıtın satılması onun estetik olarak önemsiz olduğunu göstermez. Aynı şekilde piyasa başarısı da yeni bir plastik önerinin kanıtı değildir. Ölçüt satış değil, sanatsal problemin hareket edip etmediğidir.

BAŞARININ SINIRA DÖNÜŞMESİ

Sanatçı bir noktada kendi başarısının sınırına ulaşabilir. Bu sınır genellikle dışarıdan fark edilmez. Çünkü sanatçı hâlâ üretmektedir. Sergiler devam eder. Yapıtların teknik kalitesi yüksektir. İsim bilinir. Eserler koleksiyonlara girer. Fakat sanatçının ilk dönemlerinde ortaya çıkan estetik arayış, giderek bir yönteme; yöntem ise bir formüle dönüşür. Formül başarı kazandıkça değiştirilmesi zorlaşır. Çünkü artık yalnızca sanatçı değil, onun çevresindeki sistem de aynı dili talep etmeye başlamıştır.Sanatçıdan yenilik beklenir; fakat yeniliğin yaratacağı belirsizlik çoğu zaman istenmez. Burada sanatçının karşısında çok ciddi bir paradoks vardır: Kendisi olarak kalabilmek için değişmesi gerekir. Oysa sanat piyasası çoğu zaman sanatçıdan kendisi olarak kalmasını ister. Bu nedenle sanatçının kendi üslubunu koruması ile kendi üslubunu aşması arasında sürekli bir gerilim bulunur. Büyük sanatçıyı yalnızca tanınabilir kılan şey üslubu değill, kendi üslubunun sınırını fark edebilme yeteneğidir.

PLASTİK DİLİN DONUKLAŞMASI

Plastik dilin donuklaşması biçimlerin ortadan kalkması değildir. Biçim, renk, çizgi, kompozisyon, malzeme ve teknik beceri hâlâ vardır. Ustalık zirveye bile çıkmış olabilir. Eksilen şey, bunların birbirleriyle kurduğu ilişkinin üretkenliğidir. Sanatçının kullandığı araçlar aynı kalabilir. Fakat o araçlar artık yeni bir anlam üretmiyorsa, plastik dil hareketini kaybetmeye başlar. Bu aşamada sanatçı çoğu zaman donuklaştığının farkına varmaz. Çünkü kendi gözünde hâlâ değişiklikler yapmaktadır: Bir renk değişir. Bir figür büyür. Bir kompozisyon küçülür. Bir seri başka bir seriye dönüşür. Fakat bütün bu değişikliklerin altında aynı plastik düşünce çalışıyorsa, değişim görüntüde kalır. Sanatçı, kendi dilinin ustası olurken farkında olmadan kendi dilinin mahkûmuna dönüşebilir. Burada sanat eleştirisinin görevi, sanatçının ne kadar iyi yaptığını tekrar etmek değildir. Neyi artık yapamadığını gösterebilmektir.

TEKNİĞİN GÖLGESİNDE RUH ARAYIŞI

Teknik ustalık sanatın düşmanı değildir. Tam tersine, güçlü bir sanatçının önemli araçlarından biridir. Ancak teknik ustalık ile sanatsal yaratıcılığı birbirine eşitlemek de mümkün değildir. Bir yapıt kusursuz çizilebilir ve yine de yeni bir şey söylemeyebilir. Bir renk olağanüstü kullanılabilir ve yine de daha önce kurulmuş bir estetik düşüncenin sınırları içinde kalabilir. Bir figür büyük bir beceriyle yapılabilir ve buna rağmen sanatçının daha önce söylediği şeyden ileri gitmeyebilir. Bu nedenle teknik yeterlilik sanatın sonucu değil, araçlarından biridir. Özellikle görüntünün teknik olarak giderek daha kolay üretilebildiği bir çağda bu ayrım daha da önem kazanmaktadır. Sanatçı açısından daha zor soru yalnızca “Bunu ne kadar iyi yapabiliyorum?” değil; “Bunu neden yeniden yapmak zorundayım?”

YARATICILIKSIZ SANATÇILIK

“Yaratıcılıksız sanatçılık” sanatçının yeteneksiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, burada çoğu zaman ciddi bir yetenek vardır. Teknik bilgi, üretim disiplini, mesleki deneyimi hatta kimi zaman büyük bir başarı vardır. Eksik olan, bu birikimin yeni bir sanatsal probleme dönüşmesidir. Bu nedenle yaratıcılıksız sanatçılık, yeteneğin yokluğu değil; yaratıcılığın mevcut başarının içinde sıkışmasıdır. Sanatçı artık kendi sınırlarını araştırmak yerine kendi sınırlarının içinde ustalaşır. Bu durum sanat sisteminde kolayca görünmez hâle gelir. Çünkü sistem ustalığı ödüllendirmeye yatkındır. İzleyici tanıdığı şeyi görmek ister. Piyasa satılabilir olanı tercih eder. Kurumsal yapı sanatçının tanımlanabilirliğinden yararlanır. Sanatçı da bütün bunların içinde kendi başarısını sürdürür. Sonunda ortaya tuhaf bir durum çıkar: Sanatçı değişmeden gelişiyor gibi görünür.

KAVRAMSAL ENFLASYON

Plastik dilin donuklaşması yalnızca biçimsel bir sorun değildir. Bazen yapıtın taşıyamadığı anlam, kavramların yardımıyla taşınmaya çalışılır. Böylece yapıtın çevresinde giderek daha fazla kavram birikmeye başlar; Bellek, Kimlik. Travma. Ekoloji. Göç. Beden. Toplumsal cinsiyet. Mekân. Hafıza. Direniş. Bu kavramların hiçbiri sanat açısından önemsiz değildir. Sorun kavramların kendisi değil, kavramların yapıtın plastik varlığının yerine geçmesidir. İşte burada “kavramsal enflasyon” ortaya çıkar. Kavram çoğaldıkça yapıtın gerçekten ne söylediği daha açık hâle gelmek yerine daha belirsiz hâle gelebilir. Bu noktada kavramsal sanatı eleştirmek ile kavramsal söylemin kötüye kullanılmasını eleştirmek birbirinden ayrılmalıdır. Kavramsal sanat, düşünceyi sanatın merkezine taşıyabilir. Fakat düşünce adına her metinsel açıklamanın sanat yapıtını güçlendirdiğini varsaymak mümkün değildir. Kavram yapıtın açılmasıdır; yapıtın yerine geçmesi değil.

METİN KOLTUK DEĞNEĞİ

Bir yapıtın açıklanmaya ihtiyaç duyması normaldir. Sanat tarihi boyunca sanatçılar, eleştirmenler ve küratörler yapıtları bağlama yerleştirmiştir. Fakat metin ile yapıt arasındaki ilişki tersine döndüğünde sorun başlar. Yapıt metni açıklamak zorunda değildir. Metin yapıtın eksik bıraktığı plastik anlamı üretmeye başladığında ise başka bir durum ortaya çıkar. “Metin koltuk değneği” dediğim durum budur. İzleyici yapıtı gördüğünde herhangi bir plastik gerilim hissetmiyor; fakat metni okuduğunda yapıtın ne kadar politik, ne kadar teorik veya ne kadar çağdaş olduğunu öğreniyorsa burada eleştirel bir soru sormak gerekir. Metin yapıta açılan bir kapı mı? Yoksa yapıtın yerine geçen bir açıklama mı? Bu ayrım özellikle önemlidir. Sanat yapıtı yalnızca hakkında söylenenlerden ibaret değildir.

RETORİK ESTETİK

Retorik Estetik” kavramını burada, plastik problemin teorik söylem tarafından örtülmesi durumunu açıklamak için kullanıyorum. Bu kavram, önceki çalışmalarımda tartıştığım “kavramsal enflasyon” ve “metin koltuk değneği” meselelerinin devamında düşünülmelidir. Retorik Estetik’te sorun düşüncenin varlığı değildir. Sorun, düşüncenin yapıtın plastik karşılığından daha güçlü hâle gelmesidir. Sanatçı bir düşünce ileri sürer. Küratör bu düşünceyi genişletir. Katalog metni onu teorik bir çerçeveye yerleştirir. Sergi söylemi yapıtı çağdaş sanatın güncel kavramlarıyla ilişkilendirir. Sonunda yapıt hakkında çok şey söylenmiştir. Fakat yapıtın kendisi hâlâ aynı yerde durmaktadır. Burada eleştirmenin sorusu basit olmalıdır: Bu düşüncenin yapıt üzerinde karşılığı nerede? Cevap sadece metinde bulunuyorsa, sanatın plastik dili ile retorik dili arasındaki denge bozulmuş demektir.

SİMÜLATİF ESTETİK

Simülatif estetik, bir yapıtın estetik, düşünsel veya çağdaş görünmesini sağlayan göstergelerin, gerçek bir plastik dönüşümün yerini almasıdır. Çağdaş görünmek ile çağdaş bir sanat problemi üretmek aynı şey değildir. Radikal görünmek ile gerçekten risk almak aynı şey değildir. Kavramsal görünmek ile düşünsel olarak güçlü olmak aynı şey değildir. Eleştirel görünmek ile eleştirel bir plastik yapı kurmak da aynı şey değildir. Sanatın görünüşü ile sanatın kendisi arasındaki mesafe burada açılır. Bir yapıt çağdaş sanatın bütün göstergelerini taşıyabilir ve yine de kendi başına yeni bir şey söylemeyebilir. Eleştiri, yapıtın hangi kavramları kullandığı kadar, o kavramları hangi plastik araçlarla dönüştürdüğünü de sormalıdır.

RETORİK TAHAKKÜM

Retorik Estetik’in daha ileri aşamasında metin artık yalnızca yapıtı açıklamaz. Yapıtın nasıl okunacağını da belirlemeye başlar. İzleyiciye ne hissetmesi gerektiği söylenir. Yapıtın hangi politik bağlamda anlaşılması gerektiği açıklanır. Hangi kavramların kullanılacağı önceden belirlenir. Böylece yapıtın yoruma açık alanı daralır. Buna “retorik tahakküm” denebilir. Sanatın paradoksu burada ortaya çıkar: Yapıt hakkında ne kadar fazla şey söylenirse, yapıtın kendisi o kadar az konuşabilir. Oysa sanat eleştirisinin görevi yapıtın bütün anlamlarını kapatmak değil, onun anlam üretme kapasitesini görünür kılmaktır.

SANATIN SÖZ ÖTESİ DİLİ

Sanat yapıtının önemli bir bölümü sözle açıklanamaz. Bu, sanatın düşünceden uzak olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, düşüncenin başka bir biçimde çalıştığı anlamına gelir. Bir rengin neden tam o renk olduğunu yalnızca kavramlarla açıklayamayız. Bir çizginin neden o şekilde gerildiğini yalnızca teorik bir metne çeviremeyiz. Bir boşluğun yapıt içinde neden bu kadar önemli olduğunu birkaç kavramla tüketemeyiz. Sanatın gücü biraz da buradadır. Yapıt düşünceyi sözden farklı bir düzlemde kurar. Bu nedenle güçlü eleştiri, yapıtın söz ötesi alanını yok etmez, onu görünür kılar.

SANATÇININ MEMURLAŞMASI

Sanatçının memurlaşması, sanatçının gerçekten bir devlet memuru olması değildir. Sanatçının kendi üretim sisteminin memuru hâline gelmesidir. Her yıl aynı türden iş üretmek. Aynı sergi düzenini sürdürmek. Aynı izleyici beklentisine cevap vermek. Aynı piyasa ilişkisini korumak. Aynı söylemi yeniden kurmak. Aynı sanatçı imgesini devam ettirmek. Bu noktada sanatçı artık kendi sanatının üreticisi olmaktan çok, kendi sanat markasının yöneticisine dönüşür. Sanatçı kendi geçmişinin devamlılığını garanti altına alırken geleceğini kaybedebilir. Çünkü sanatın geleceği, geçmişin güvenli biçimde yeniden üretilmesinden doğmaz. Gelecek, henüz denenmemiş bir sorunun peşinden gitmeyi gerektirir.

YAPAY ZEKÂ VE TEKNİK USTALIĞIN YENİ SINAVI

Yapay zekâ sanat açısından yalnızca yeni bir üretim aracı değil, aynı zamanda sanatçının teknik ayrıcalıklarını yeniden düşünmesini zorunlu kılan bir eşiktir. Görüntü üretimi giderek hızlanırken, teknik olarak etkileyici bir görüntü üretmek sanatçının tek başına ayırt edici özelliği olmaktan çıkabilir. Bu durumda soru değişir. Sanatçı artık yalnızca görüntüyü nasıl ürettiğiyle değil, hangi görüntünün neden üretilmesi gerektiğiyle karşı karşıyadır. Bu durum özellikle teknik ustalığı sanatın temel ölçütlerinden biri olarak gören anlayış için önemli bir sınavdır. Çünkü teknik araçlar demokratikleşebilir, yöntemler yaygınlaşabilir ve görüntü üretimi otomatikleşebilir. Fakat sanatçının kendi estetik problemini kurma sorumluluğu ortadan kalkmaz. Tam tersine, teknik kolaylaştıkça bu sorumluluk daha görünür hâle gelir. Yapay zekâ çağında sanatçıyı farklılaştıracak olan şey yalnızca görüntüyü kusursuz üretmek olmayacaktır. Asıl mesele, henüz üretilmemiş olanı neden üretmek zorunda olduğunu gösterebilmektir. Bu nedenle yapay zekâ, sanatçının yerini alan bir araçtan önce, sanatçının gerçekten neye sahip olduğunu sınayan bir aynadır.

SANATIN KONFOR ALANINDAN ÇIKMAK

Konfor alanından çıkmak; her sergide başka bir üsluba geçmek ve sürekli biçim değiştirmek de yaratıcılığın kanıtı değildir. Asıl mesele sanatçının kendi üretim mantığını sorgulamasıdır. Şu sorular sorulmadığında estetik hareket kolayca durabilir: Bu yapıtı daha önce neden yaptım? Bugün aynı şeyi neden yeniden yapıyorum? Bu yapıt önceki işlerimden yalnızca biçimsel olarak mı farklı? Yeni bir plastik problem ortaya koyuyor mu? Tekniğim gelişirken düşüncem de değişiyor mu? İzleyicinin benden beklediği şeyi mi üretiyorum, yoksa benim henüz bilmediğim bir şeyi mi arıyorum? Ve en önemlisi: Kendi başarımın sınırını görebiliyor muyum? Sanatçının kendisine sorabileceği en zor soru budur. Çünkü kendi sınırını kabul etmek, kendi başarısını inkâr etmek değil, tam tersine, başarının artık yeterli olmadığını kabul etmektir.

SONUÇ: SANATÇININ KENDİ SINIRINI GÖRMESİ

Sanatın temel sorunu her zaman kötü üretim değildir. Bazen daha zor fark edilen sorun, iyi yapılmış bir şeyin sürekli yeniden yapılmasıdır. Başarısız yapıt kendisini ele verir. Başarılı tekrar ise uzun süre sanat olarak kabul görebilir. Teknik yeterlilik, tanınabilirlik, piyasa karşılığı ve kurumsal kabul, tekrarın üzerini örtebilir. Bu nedenle sanat eleştirisinin görevi yalnızca yapıtın iyi veya kötü olduğunu söylemek değildir. Daha zor bir soru sormaktır: “Bu yapıt, sanatçının daha önce söylediklerinin ötesine geçiyor mu?” Ve daha önemlisi: “Bu sanatçı bugün sanat alanına yeni ne getiriyor?” Bu sorular sanatçıyı küçültmez. Tam tersine, sanatçıyı kendi başarısının konforundan çıkararak yeniden sanatın belirsiz alanına gönderir. Çünkü sanat tarihi, yalnızca kendi döneminin başarılı sanatçılarını değil, kendi döneminin estetik sınırlarını değiştiren sanatçıları hatırlar. Bu nedenle sanatçının asıl meselesi kendi dilini bulmakla bitmez. Kendi dilini bulmak başlangıçtır. Sonra o dilin sınırını görmek gerekir. Daha sonra o sınırı aşacak yeni bir problem üretmek. Sanatçının kendisine karşı en ciddi sorumluluğu da burada başlar. Çünkü sanatçı kendi dilini bulduğunda sanat başlar. Kendi dilinin sınırını fark ettiğinde ise sanat yeniden başlar. Sanatın konfor alanından çıkmak, daha farklı görünmek değildir. Daha fazla üretmek değildir. Her seferinde yeni bir kavram bulmak da değildir. Sanatın konfor alanından çıkmak, kendi başarısının artık yeni bir sanat problemi üretmediğini fark edebilmek ve bunu değiştirme riskini göze alabilmektir. Sanatın geleceği belki de tam burada belirlenir. Sanatçının ne kadar iyi yaptığı şeyde değil; henüz yapmadığı şeyi neden yapmak zorunda olduğunda.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.