Roman Sahnede Bilim Işıkçı: Bilişsel Edebiyat Eleştirisi Ne yapar, Ne Yapmaz?

Hiç var olmamış bir insan için ağladığınız oldu mu?

Biraz garip gelebilir; ama düşünün: Anna Karenina yok. Hiç olmadı. Bir Rus aristokratının kafasında kurulmuş, yazılmış, sonra milyonlarca insanın kafasında yeniden yeniden kurulmuş bir kurgu. Yine de son sahneye geldiğinizde boğazınız düğümlenir. Hiçbir atamız, hiç var olmamış bir kadın için üzülerek hayatta kalma ve üreme şansını artırmadı. Yine de yapıyoruz, hem de binlerce yıldır.

Edebiyat eleştirisinin uzun tarihinde bu soru çok az soruldu. Metnin ne dediği soruldu, yazarın ne demek istediği soruldu, hangi sınıfın hangi ideolojisini taşıdığı soruldu; ama şu sorulmadı: bu nasıl oluyor? Kâğıttaki sözcükler, bir insanın göğsünde fiziksel bir sıkışmaya nasıl dönüşüyor?

Bilişsel edebiyat eleştirisi ya da bazılarının deyişiyle bilişsel poetika, bu boşluktan doğdu. Elli yaşına bile varmamış çok genç bir alan. Bu dizide onun sunduğu aletlerle yazacağım. Başlamadan önce ne yapmaya çalıştığımı, daha önemlisi ne yapmadığımı açıkça anlatmam gerekiyor.

Soru yer değiştiriyor

Geleneksel eleştiri, kabaca şunu sordu: metin ne diyor? Bilişsel eleştiriyse başka bir soru sorar: zihin bu metni nasıl işliyor? İlk bakışta, iki soru arasında büyük bir fark yok gibi görünüyor; oysa fark çok büyük. Çünkü inceleme nesnesi genişliyor: metin ile okurun zihninde olup bitenler, yani ikisi arasındaki temas. “Anlam” da oradan çıkar; ne sözcüklerde, ne yazarın niyetinde. İkisinin birbirine değdiği yerde, okuma edimi sırasında. Kısacası, bir roman okunmadığı sürece bir “eşya”, okunmaya başlandığında bir “olay” haline gelir.

Bu kayma, beraberinde yeni bir alet çantasını getirir. Filoloji, sosyoloji, tarih hâlâ oradadır. Onların yanına sinirbilim, dilbilim, evrimsel antropoloji ve evrimsel psikoloji eklenir. Okurun tanımı da değişir. Evet, dilin ve kültürün içinde kurulmuş bir özne; ama aynı zamanda milyonlarca yıllık evrimsel sürecin mirasıyla ortaya çıkmış bir zihin. Kafatasının içinde paleolitik bir alet çantası taşıyan biri, ama elinde çağdaş bir anlatıyı, romanı tutan biri.

Şimdi soru şuna dönüştü: bu alet takımıyla bir roman karşılaştığında neler oluyor? Kurgusal karakterle, bunu unutarak, nasıl empati kuruyoruz, hiç var olmamış bir zihni nasıl anlıyoruz? Yüz kişilik bir karakter kadrosunu, kırk yıla yayılan bir olay örgüsünü nasıl takip edebiliyoruz? Bir metafor nasıl oluyor da yeni bir yer açıyor? Bunlar edebi sorular olduğu kadar zihnin arkeolojisinin, evrimsel mirasının da sorularıdır. Aslında tam da bunlardır.

Kısa bir tarih

Alanın nasıl doğduğunu bilmek işe yarar; çünkü kökeni, ne olmadığını da söyleyecektir.

Adını koyan kişi Macar asıllı, İsrailli bir edebiyat kuramcısıydı: Reuven Tsur. Terimi ilk kez 1980’de kullandı, kitabı 1992’de yayımlandı: Toward a Theory of Cognitive Poetics. Bir yanda Rus biçimciliği ve Gestalt psikolojisi, öbür yanda da yeni yeni kurulmakta olan bilişsel bilim. Tsur yalnız kaldı, daha doğrusu geç fark edildi. Doksanların ortasında Margaret Freeman, Tsur’dan habersiz, aynı kavramı bağımsız olarak yeniden üretti. Bu neden önemli? Çünkü bir kavramın iki ayrı yerde, birbirinden habersiz ortaya çıkması, o kavramın “zamanının geldiğinin”, ona duyulan ihtiyacın en iyi ölçüsüdür.

Daha önce de belirtiler ortaya çıkmıştı. 1977’de dilbilimci Roger Fowler, zihin üslubu diye bir kavram önerdi: bir romanın dili bir karakterin zihninin biçimini alabilirdi. Cümle yapısı bir bilinç haritasıydı. 1980’de George Lakoff ile Mark Johnson, Metaphors We Live By’ı yayımladı. Metafor süs değil, düşüncenin kendisiydi; soyut olanı sürekli, bedensel ve mekânsal olanın üstüne kuruyorduk. Zaman geçer ve tartışmalar yükselir, moraller bozulur. Bir yerlerde yürüyoruz, ama farkında değiliz.

Sonra alanda hareketlilik başladı. Mark Turner 1996’da The Literary Mind‘da daha ileri gitti; öykü, düşüncenin temel birimidir, zihin kategorilerle değil, küçük anlatı parçalarıyla çalışır. Edebiyat, zihnin kenarındaki bir süsleme olmaktan çıkıp tam ortasında faaliyet gören bir işlev kazanıyordu. Peter Stockwell, 2002’de alanı bir ders kitabında özetledi: Cognitive Poetics: An Introduction. 2006’da Lisa Zunshine, Why We Read Fiction‘da romanı sevmemizin nedenini, başkalarının zihnini okuma yetimizin (zihin kuramı) en verimli deneme-yanılma sahası olmasına bağladı. 2009’da Brian Boyd, On the Origin of Stories‘de kökene indi; öykü anlatmak evrimsel bir adaptasyondur, oyunla öğrenmenin insandaki biçimi.

Kırk yıllık, kısa, ama hâlâ filizlenen bir soyağacı. Şimdi yeri gelmişken şunu da belirteyim: bu dizi, akademik bir katkı iddiasında değil. Aletleri ödünç alıyorum; elinde iyi mercek bulunan meraklı bir okur sıfatıyla.

Mesele bu ayırımda düğümleniyor.

Evrimsel biyoloji, neden sorusunun tek katlı olmadığını çoktan gösterdi. 1961’de Ernst Mayr, iki yıl sonra Niko Tinbergen bunu bir çerçeveye yerleştirdi. Bir davranışın nihai nedeni vardır: niçin evrimleşti, hangi hayatta kalma ya da üreme avantajı sağladı? Bir de yakın nedeni vardır: onu şu anda hangi mekanizma üretiyor, hangi nöral bağ, hangi hormon, hangi öğrenme geçmişi? Birincisi “niçin böyle bir canlıyız” diye soruyor; ikincisi, “bu canlı bunu nasıl yapıyor” diye. Daha sonra “nihai neden”, “evrimsel açıklama” olarak yerleşti.

Bir kat daha var; bilim oradadır, orada olmak zorundadır. O dürtünün, o duygunun, o anın içeriden nasıl yaşandığı.

Bir örnek: Othello kıskanır. Bunun nihai nedenini bir evrimsel biyolog güzelce anlatır: eş kollama, babalık belirsizliği, primatlardan beri gelen eski bir miras. Yakın nedenini de psikolog anlatır: bir kez şüpheye kapıldığında zihin artık kanıt aramaz, kanıtı şüphesini haklı çıkaracak şekilde üretmeye başlar. Peter C. Wason’un 1960’taki kural keşfi deneyiyle ortaya koyduğu “doğrulama yanlılığı.” Bu açıklamaların ikisi de doğru, ikisi de gerekli.

Othello, “eş kollama modülüm etkinleşti” diye bunu yaşamaz. O bir mendilin kâinat büyüklüğüne şiştiği bir dünyada yaşar. Renkler değişir, sesler başka başka anlamlara bürünür. Shakespeare bu duyguya, tuzağı kuran adamın ağzından bir ad bile bulmuştur: yeşil gözlü canavar; beslendiği etle alay eden. Bir duygunun içeriden neye benzediğinin, 400 yıldır aşılamayan kaydı.

İşte üçüncü kat burasıdır. Fenomenolojik olan. Edebiyat bunun içindir: bilimin kaydedemeyeceği bu boyutu anlatmak için. Bir istatistik, “işsizlik depresyonu artırır” derken; roman, depresyonun içeriden neye benzediğini söyler. Rakip değiller; ama biri ötekinin yerini tutmuyor.

Ama biz kültürel canlılarız”

Burada en çok tekrarlanan bir itirazı yanıtlamaya çalışmam gerek. Yapmazsam bu dizide yazacağım eleştiriler de temelsiz kalır.

İtiraz şu: insan davranışını evrimle açıklamaya çalışmak indirgemeciliktir. Biz, kültürel canlılarız; tarih, dil, sınıf, iktidar ilişkileri anlamlarımızı kurar. “İnsan doğası” dediğiniz şey, belli bir dönemin, belli bir sınıfının kendini evrenselleştirmesinden başka bir şey değildir. Geçenlerde YouTube’da bir “sosyal bilim” kanalında konuşmacının şöyle dediğine denk geldim: Bir insan doğası var mı, emin değilim. Ülkemizin edebiyat çevrelerinde bu tutum neredeyse bir itki halinde. Yalnız ülkemizin değil, hemen her yerde.

(Yeri gelmişken dokunup geçeyim: Edebiyat çevresi böyle de felsefe çok mu farklı? Diyelim ki Foucault; güç, iktidar ilişkilerini harika tanımladı, bir kez olsun neden var olduklarını sordu mu? Neden dünyanın bütün toplumlarında hemen hemen aynı örüntüyle görünüyor? Althusser, ideolojik aygıtları mükemmel çizdi, ama bu aygıtların evrimsel nedeni ona hep yabancıydı vs.)

Evet, bu itkinin haklı bir tarihi var. Sosyal Darwinizm. Öjeni. Kafatası ölçüp ırk hiyerarşisi çizen “bilim.” Kadının “ikinci sınıf” olduğunu hormonlarla gerekçelendiren yüz yıllık bir literatür var. Biyolojiye başvurulduğunda birinin ezildiği uzun bir kirli kayıt bu. Şüphe bedavaya doğmadı; ama bedeli de ödendi.

Dahası, eleştiri yalnızca “dışarıdan” da gelmedi. Stephen Jay Gould ve Richard Lewontin 1979’da, San Marco’nun kubbe üçgenlerinden, mimarideki adıyla spandrellerden yola çıkarak evrimsel biyolojiyi bombaladılar: her özelliğe uyum öyküsü uydurmak bilim değil, Panglossçuluktur. O üçgen boşluklar üstlerindeki mozaikler için tasarlanmadı; kubbeyi kemerlere oturtmanın kaçınılmaz bir yan ürünüydüler. Sonradan doldurulmuş olmaları, o iş için yapıldıkları anlamına gelmez. Doğa da böyle; her şey bir işlev için orada değil. Bu eleştiriye “öylesine hikâyeler” adı takıldı ve hâlâ da geçerli. Ben de çok ciddiye alıyorum.

İtirazın kalbinde bir ikilem var: ya kültürel canlıyız ya evrimleşmiş canlı. Bu ikilem yanlış, hem de yanlışlığı artık bir yorum ya da kanaat meselesi değil.

Kültür, biyolojinin karşıtı değil. Kültür kurabilme kapasitesi biyolojik bir başarı; hem de türümüzün en pahalıya mal olmuş başarısı. Kimse, dilin evrimleşmiş bir kapasite olduğunu söylediğinde “demek ki Türkçe kültürel bir dil değilmiş” diye anlamıyor değil mi? Kapasite evrimsel, içerik kültürel; ikisi iç içe.

Dahası kültür genleri değiştirir. Bu artık felsefe sorunu değil, bir deney sorunu. Yaygın olarak bilinen örnek süttür. Normal bir memeli, sütten kesildikten sonra laktaz üretimini durdurur. Yetişkinin sütü sindirmesi bir sapmadır. İnsanlardaysa, hayvancılığın başlamasından sonra bu sapmayı sağlayan alel hızla yayıldı. Son on bin yılda insan genomunda görülen en güçlü seçilim işareti. Üstelik dünyanın birkaç yerinde birbirinden bağımsız olarak. Ne oldu peki? İnsanlar bir kültürel pratik icat etti; hayvan sağmayı. Bu pratik yeni bir seçilim baskısı yarattı; o baskı da genomu yeniden yazdı. Gen kültürü belirlemedi, kültür geni değiştirdi. İşlem karşılıklı.

Bunun bir adı da var evrimde: niş inşası. Lewontin’in öncülük ettiği bakışa göre, organizmalar çevrelerine pasifçe uyum sağlamaz; inşa da eder. Sonra da bu kendi inşa ettikleri çevrenin baskısına maruz kalırlar. Kunduz barajı yapar, baraj göl yaratır, göl de kunduzu şekillendirir. Peki insanın nişi ne? Kültür. Kentler, kurumlar, yazı, hukuk, roman. Kültür, biyolojinin dışında olmaktan çok, biyolojinin kendine yaptığı en büyük müdahale.

Bir de mantık var bu itirazda. Eski, çok eski bir hata ve düzeltilemiyor: açıklamayı meşrulaştırmaymış gibi anlamak. Bir şeyin neden böyle olduğunu söylemek, öyle olması gerektiğini söylemek anlamına gelmez. Tam tersi değil midir; bir eğilimin neden kaynaklandığını bilmek ona direnmenin koşullarından biri değil midir? Doğrulama yanlılığı yalnızca kültürel bir alışkanlık olsaydı, insanlık tartışa tartışa ondan kurtulmuş olurdu. Kurtulamadı; çünkü o, bir fikir değil bir işleyiş. Argümanla düzeltilemiyor. Bunu bilmek karamsarlık değil, ona direnmek için donanımdır.

Son olarak, edebiyat eleştirisini doğrudan ilgilendiren nokta: her eleştiri okulu zaten bir insan modeli taşır. Sadece bunu itiraf etmez. Freudcu eleştiri baştan sona psikolojidir, hem de artık epey yıpranmış psikoloji. Marksist eleştiri bir antropoloji varsayar: insanı üreten, yabancılaşabilen, bilinci koşullanabilen bir varlık olarak görür. Kısacası soru, “insan modeli olsun mu olmasın mı” değil. Soru şu: model açık mı olsun örtük mü? Yanlışlanabilir mi olsun, kanıta kapalı mı? Modelini masaya koymak bilişsel eleştirinin tek iddiası. Masaya konabilen bir model; tartışılabilir, düzeltilebilir, çürütülebilir. Konamayanlarsa dokunulmazdır. Dokunulmaz modeller de “eleştirinin” en çok çekindiği şeyi yapar; kendilerini doğa ilan ederler.

Peki, Gould ve Lewontin’in eleştirisi ne olacak? Onu ciddiye almanın bir yolu var ve bu dizide onu izlemeye çalışacağım: mümkün olduğu kadar “yakın nedenlere” yaslanmak. Bu denemelerde kullandığım mekanizmaların çoğu; doğrulama yanlılığı, akıcılık etkisi, anımsamanın yeniden inşacı yapısı. Bunlar, paleolitik çağa ait tahminlerden değil, doğrudan deneylerden, laboratuvardan elde edildi. Wason 1960’ta bir masa başı deneyi yaptı. Zajonc, 1968’de insanlara Çince karakterler gösterdi. Bartlett 1932’de öğrencilere öykü anlattırdı. Bunlar “öylesine hikâyeler” değil, tekrarlanmış deneylerden çıkan sonuçlar. Nihai neden de gerekli oluyor bazen ama onu her zaman sakınarak kullanmaya çalışacağım ve kullandığımda söyleyeceğim.

Zemin bu. Kolay bir zemin değil; ama edebiyat eleştirisinin, insanın ne tür bir hayvan olduğu sorusundan kaçarak ne kadar ilerleyebileceğini de merak etmiyorum artık.

Roman sahnede, bilim ışıkçı

Bu yüzden bu dizide bir ilke izleyeceğim; okur yazdıklarımı daha iyi izleyip denetleyebilsin diye şimdiden yazıyorum. Bilişsel edebiyat eleştirisinin en riskli yanı, en cezbedici yanıdır: romanı teze kanıt olarak kullanmak. Bir sinirbilim bulgusunu alırsınız, bir roman açarsınız, işte, karakter de bunu yapıyor dersiniz. Kolaydır, ama romanı bir vaka örneğine, bir laboratuvar faresine çevirirsiniz. Sonunda elinizde kalan ne edebiyattır, ne bilim, ne de eleştiri.

Oysa teori, bence kanıt değil mercek olmalı. Bir bulguyu romana dayatıp “bak, doğruymuş” demek yerine, onu romanın zaten bildiği, ama adlandıramadığı şeyi görünür kılan bir ışık gibi kullanmak.

Metaforum şöyle: roman sahnededir, bilim ışıkçıdır. Işıkçı işini iyi yaparsa, oyuncunun sahnede yüzündeki her mimik fark edilir. Işıkçı sahneye çıkar, spotu kendine çevirir ve kendini anlatmaya başlarsa, o artık tiyatro değildir. Sahnede kimin olduğunu asla unutmamak gerekir.

Pratikte bu ne demek? Analiz romandan başlar. Metin önce bir şey yapar; bir sahne rahatsız eder, bir tümce takılır, bir karakter tuhaf davranmıştır. İşte, ancak bundan sonra kavram çağrılır, tersi olmaz. Elimde bir kavram listesiyle romana girip uygun sahne avlamıyorum, roman bana bir şey gösteriyor, ben de onu adlandırabilecek bir mercek arıyorum. Bulamadım mı, adlandırmadan bırakıyorum. Belki daha sonra biri çıkacak ve o adlandırmayı başaracaktır.

Bu ilke diziyi iki uçuruma düşmekten alıkoymak için.

Bir yanda kupkuru indirgemecilik var. Her şeyi statüye, kaynağa, üreme rekabetine bağlamak. Othello’yu eş kollayan bir primat saymak doğru, ama hiçbir şey söylemiyor. Bir aşk şiirini “eş seçimi sinyali” diye açıklamak da doğru; ama şiirden hiçbir şey kalmıyor geriye.

Öbür yanda, dağınık izlenimcilik var. Bilimi bir süs gibi kullanmak, araya bir “dopamin”, bir “amigdala” serpiştirip metne bilimsel bir “hava” vermek. Bu çok daha kötü, çünkü düpedüz sahtekârlık. Eğer bir kavramı kullanacaksam ne olduğunu bilmem gerekiyor; hangi deneyden çıktığını, ne iddia edip ne iddia etmediğini.

Bu ikinci uçuruma düşmemek için katı bir kuralım var: metne giren her bilimsel ve bibliyografik atfı doğrulamak. Kaynağına kadar giderim, bulamazsam çıkarırım. Örneğin ilk denemede, kendi kurduğum güzel bir bağlantıyı, kavramı yanlış bir alanda kullandığımı fark ettiğimden çıkardım. Doğrulama, yazarın kendi zekâsına karşı aldığı bir önlem aslında. Evet; en çok ona karşı.

Ve işte en zor soruya geldik: bütün bunlar niye?

Bu dizinin ilk denemesinde üç bilişsel arıza üzerine yazdım (Bkz: EK, İnsanın Bilişsel Üç Sorunu: Kurgucunun Üç Oyunu); boşluğu doldurma ihtiyacımız, kolay anlatılana inanma eğilimimiz, bir kere inandıktan sonra onu değiştirememe halimiz. Üçü de kusur, üçü de çok önemli yanlışlara sürüklüyor bizi; komplo teorilerine, propagandaya, kırılmayan önyargılara.

Aynı üç kusur, bizi biz yapan şeyler. Boşluğu doldurma ihtiyacımız olmasa, hiçbir bilimi kuramazdık, hipotez dediğimiz şey, en nihayetinde bir boşluk doldurma denemesi değil mi! Kolay ve güzel anlatılana kapılma yatkınlığımız olmasa şiir diye bir şey olmazdı. Bir kez inandığımızı kolaycacık değiştirebilseydik, hiçbir sadakat, hiçbir uzun süreli bağlılık mümkün olmazdı. Zihnimizin hatalarının ve yeteneklerinin aynı devreleri kullandığı bir türüz.

Roman, bu iki doğanın en güzel, en dürüst kaydı. Roman bu mekanizmaları hem kullanır (merak ettirir, inandırır, sürükler) hem de kullandığını gösterir. İyi bir romancı okurun otomatiklerini hem işletir hem de gösterir. Christie güvenimizi kullanır, sonra o güvenin nasıl kurulduğunu yüzümüze çarpar. Cortázar sizi akıntıya bırakır, sonra akıntıyı kesiverir. Nabokov cümlenin güzelliğiyle sizi gevşetir, sonra neye gülümsediğinizi fark ettirir.

Bilişsel edebiyat eleştirisi bütün bunları görünür kılmaya çalışıyor. Amacı romanı açıklamak sayılmaz, roman zaten kendini açıklar. Aslolan, romanın bizim hakkımızda bildiklerini adlandırabilmek. Romancılar bu mekanizmaları yüz yıllar önce keşfettiler, bilim onlara çok sonra yetişti. Biz de geriye dönüp bakıyoruz: demek buymuş, demek adı buymuş.

İşte, bu dizide yapmaya çalışacağım şey bu. Her yazıda bir yazar, bir roman, bir mercek. Çoğunlukla kenarda kalmış, merkeze hiç gelmemiş, kanon dışı yazarlar onlar. Sokağın, bedenin, taşranın, yenilginin yazarları. Neden? Çünkü zihnin çarklarının gıcırtısı en iyi cilalanmış yerlerde değil, çatlaklarda, kaçaklarda duyuluyor.

Sahnede roman var. Ben yalnızca ışığı biraz yana çeviriyorum. Işığın nereye tutulduğu, ışıkçının kendisinden her zaman daha önemli.

Notlar-Kaynaklar

Alanın soyağacı için: Reuven Tsur, Toward a Theory of Cognitive Poetics (North Holland, 1992; terimi ilk kullanımı 1980). Roger Fowler, Linguistics and the Novel (Methuen, 1977): “mind style” kavramı. George Lakoff & Mark Johnson, Metaphors We Live By (University of Chicago Press, 1980). Mark Turner, The Literary Mind: The Origins of Thought and Language (Oxford University Press, 1996). Peter Stockwell, Cognitive Poetics: An Introduction (Routledge, 2002). Lisa Zunshine, Why We Read Fiction: Theory of Mind and the Novel (Ohio State University Press, 2006). Brian Boyd, On the Origin of Stories: Evolution, Cognition, and Fiction (Belknap/Harvard, 2009).

Nedensellik katmanları için: Ernst Mayr, “Cause and Effect in Biology”, Science, 134 (1961), 1501-1506; Niko Tinbergen, “On Aims and Methods of Ethology”, Zeitschrift für Tierpsychologie, 20 (1963), 410-433. Mayr’ın ayırımı savunması için: Mayr, “Proximate and Ultimate Causations”, Biology and Philosophy, 8 (1993), 93-94; “ultimate” yerine “evolutionary explanation” önerisi için: André Ariew, “Ernst Mayr’s ‘Ultimate/Proximate’ Distinction Reconsidered and Reconstructed”, Biology and Philosophy, 18 (2003), 553-565.)

Doğrulama yanlılığı için: P. C. Wason, “On the Failure to Eliminate Hypotheses in a Conceptual Task”, Quarterly Journal of Experimental Psychology, 12 (1960), 129–140; terimin adlandırılması için: Clifford R. Mynatt, Michael E. Doherty & Ryan D. Tweney, “Confirmation Bias in a Simulated Research Environment: An Experimental Study of Scientific Inference”, Quarterly Journal of Experimental Psychology, 29/1 (1977), 85-95.

Adaptasyonizm eleştirisi için: Stephen Jay Gould & Richard C. Lewontin, “The Spandrels of San Marco and the Panglossian Paradigm: A Critique of the Adaptationist Programme”, Proceedings of the Royal Society of London B, 205/1161 (1979), 581-598.

Niş inşası için: F. John Odling-Smee, Kevin N. Laland & Marcus W. Feldman, Niche Construction: The Neglected Process in Evolution (Princeton University Press, 2003); kavramın fikri öncüsü Richard Lewontin’dir.

Gen-kültür eşevrimi ve laktaz kalıcılığı için: Todd Bersaglieri vd., “Genetic Signatures of Strong Recent Positive Selection at the Lactase Gene”, American Journal of Human Genetics, 74 (2004), 1111-1120 ve Stephen K. Sanderson, “İnsan Doğası ve Toplumun Evrimi”, Çev: Ayşe Özbay Erozan, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 1. Baskı, Mart 2024.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.