Kıraathaneler, kültür ve aydınlar

Kıraathaneler yüzyıla yakın bir süre İstanbul aydınları için kaçınılmaz buluşma yeriydi. Edebiyatçılar, düşünürler, gazeteciler, yayıncılar ve onlara yakın olmak isteyen gençler, günün belli saatlerini Beyoğlu’nun, Tepebaşı’nın, Babıâli’nin ve Divanyolu’nun kıraathanelerinde geçirirlerdi. Tepebaşı’na damgasını vuran Kanuniesasi Kıraathanesi ile özellikle 1930’lu, 1940’lı yıllarda İstanbul’un tüm yazar ve kitapçılarının her gün bir araya geldiği, Ankara Caddesi’ndeki Meserret Kıraathanesi de 1980’li yıllara kadar ayakta kalmayı başarmışlardı. Buralarda buluşan aydın kişiler, gazeteciler, yayıncılar, gazeteleri ve edebiyat dergilerini okur, birbirleriyle sohbet eder, tartışır, düşünce değiş tokuşu yaparlardı. Peyami Safa, Reşat Nuri, Salâh Birsel, Sait Faik, Orhan Kemal, Fikret Otyam, Yaşar Kemal, Meserret’in sürekli müşterilerindendi. Çağdaş bilginin üretildiği, düşüncenin geliştiği, düşünürün yetiştiği kıraathanelerin sosyokültürel işlevi kaçınılmazdı. Şimdi hiçbiri kalmadı. Ellili yıllardan başlayarak, insanların iskambil oynayıp dedikodu yaptığı, vakit öldürdüğü, bağıra çağıra futbol maçı seyrettiği mahalle kahvelerinin sayısı artarken kıraathane kültürü giderek yok edildi!

Kahvehaneler bir “okul“

Kahvenin ne olduğunu bizden öğrenen Avrupa’da ise kıraathaneler giderek geliştirildi, korundu, acı dolu savaş yıllarından sonra tekrar canlandırıldı. Günümüzde Viyana ve Prag’a uğrayanlar, eski monarşinin bu merkezlerinde kıraathanelerin eskisi gibi hâlâ yaşadığını görecektir. Keyfine düşkün insanlar, yazarlar, sanatçılar, işadamları yine sabah kahvaltılarını, öğle yemeklerini, piyano müziği eşliğinde akşamüstü çaylarını burada alıyor. Yüksek tavanlı geniş salonların rahat koltuklarına kurulup iş görüşmeleri yapıyorlar, kitap okuyorlar, mektup yazıyorlar. Yan salonlarda bilardo oynanıyor. Arthur Schnitzler, Stefan Zweig, Franz Werfel günlerinin önemli bölümünü Viyana kahvelerinde geçirirdi. Stefan Zweig için gençliğinde saatler geçirdiği, dostları ile söyleştiği kent kahvehaneleri, bir ”okul” olmuştu.

Viyana’da Café Mozart, Dehmel, Schwarzenberg, Central ne ise, Prag’da da Arco, Louvre, Slavia odur.

Filozoflar, edebiyatçılar, sanatçılar

Komünizmden kurtulduktan sonra yeniden açılan Prag kahvehanelerinde yaptığınız bir gezintide bu Moldau kentinde de bir Café Arco’nun, bir Café Louvre’un düşünce ve edebiyat dünyasını ne kadar etkilemiş olduğunu hissediyorsunuz. Hele Arco’nun melankolik loşluğunda hâlâ 1910’lu, 1920’li yılları yaşıyorsunuz. Gözleriniz Franz Kafka’yı, Max Brod’u, Egon Kisch’i, Franz Werfel’i arıyor. Orta Avrupa’nın iki savaş arasındaki bu ünlü edebiyatçıları, sanki o anda kapıdan içeri girecekler… Kent merkezindeki geniş Narodni Caddesi’nde yürüyüp Moldau kıyısındaki Devlet Tiyatrosu’na doğru uzanırken Café Louvre’a uğramamak olmaz. Tarihi bir yapının birinci katındaki kahvehaneye çıkan geniş merdivenin yüksek duvarları renkli mermer kaplı. Önce bir bilardo salonu, yanında bir lokanta, ön tarafta da dar ve uzun kahvehane. Tavan yüksek, pencereler de. Yer şarap kırmızısı. Sağ tarafta uzun büfe, solda, pencere kenarında beyaz örtülü masalar. Her şey eskisi gibi.

Café Louvre

1902’de kapılarını açan, özellikle iki savaş arasında üst sınıf Praglıların, filozofların, akademisyenlerin, ünlü sanatçıların ve hali-vakti yerinde hanımların da uğradığı Café Louvre, günümüzde geçmişi anımsatıyor. Brod-Kafka ikilisinin de sık sık düzenlenen edebiyat toplantılarına katıldığı kahve, 1992’den bu yana yine eski şıklığına dönmüş. Narodni Caddesi’nde yolunuza devam edip, nehir kıyısına vardığınızda sağ köşede Café Slavia’nın geniş salonları sizi davet ediyor. Nazik ve dikkatli garsonların getirdiği içkinizi yudumlarken kocaman pencerelerden ağır ağır akan Moldau’yu, üzerinde dolaşan gezinti gemilerini, Karl Köprüsü’nü, karşı kıyının yemyeşil yamaçlarını ve kente hâkim kaleyi, dev St. Veit Katedrali’ni seyrediyorsunuz. Karşınızdaki tarihi tiyatronun küf yeşili çatısı renk değiştiriyor. Her yönden gelen kırmızı tramvaylar yine her yöne uzaklaşıyor, otomobiller Lejyonlar Köprüsü’nü dolduruyor. Batmaya hazırlanan güneş, Prag’ı altın rengine büründürüyor.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.