Bazı tarihler vardır takvim yapraklarında durmaz, insanın içinde sürer. 6 Mayıs, işte o tarihlerden biridir.
Bir ülkenin sabahına üç genç adamın sessizliği çöker. Ama o sessizlik, bir susuş değil, bir yankıdır. Bugüne kadar gelen, bugünü yoklayan, yarına doğru uzanan bir yankı…
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan…
Onlara “Üç Fidan” dediler. Belki genç oldukları için. Belki de kesildiklerinde bile köklerinin toprağın altından yürümeye devam ettiğini bildikleri için.
Bir İdealin Adı: Tam Bağımsızlık
Onların dünyası basitti aslında. Ama basit olanın içindeki hakikati görmek zordu.
“Tam bağımsız Türkiye.”
Bu bir slogan değildi yalnızca. Bir yön duygusuydu. Bir pusulaydı. Deniz Gezmiş için emperyalizm sadece dışarıdaki bir güç değildi; insanın içine sızan, zihnini teslim alan bir düzenin adıydı. O yüzden onların mücadelesi yalnızca bu topraklara ait değildi.
Vietnam’da bir köylünün direnişiyle, Latin Amerika’da bir gerillanın yürüyüşüyle aynı zincirin halkalarıydılar.
Onlar dünyayı bir bütün olarak gördüler. Ve o bütünün içinde kendilerine bir yer değil, bir görev buldular.
Bir Mirasın İzinde: Kemalizm ve Kopuşun Eşiği
Garip bir şeydir tarih: Bazen aynı kelimeler farklı ağızlarda bambaşka anlamlar kazanır. Onlar, Mustafa Kemal’in adını bir törenin değil, bir yürüyüşün içine koydular. Bir resmi ideolojinin değil, bir anti-emperyalist direnişin parçası olarak gördüler.
“İkinci kurtuluş savaşı” dediler.
Ama bu söz, geçmişe övgü değil; geleceğe çağrıydı. Bugün o adı dillerine dolayanların bir kısmı, o gün o gençlerin karşısında duruyordu. İşte tarih tam da burada çatallaşıyor: Bir isim aynı kalıyor ama anlamı değişiyor.
Bir İnsan Olarak Deniz
Bir devrimciyi anlamanın en zor yolu, onu sadece bir simge olarak görmektir. Oysa Deniz Gezmiş, bir simgeden önce bir insandı. Sevdi. Tereddüt etti. Özel hayat içinde belki de yanıldı. Özür diledi. Bir kadına yazılmamış mektupların ağırlığını taşıdı içinde. Bir bakışın, bir sesin, bir yarım kalmış cümlenin… Aşkı bile yarım yaşamak zorundaydı. Çünkü tamamlanan her şey, biraz da vazgeçmektir. Ve onun vazgeçmeye niyeti yoktu. Devrimciler bazen en çok sevmeyi bilenlerdir. Ama en az sevebilenler…
Kitapların İçinden Geçen Bir Hayat
Onu yalnızca sloganlarda arayanlar, eksik bir Deniz bulurlar. Çünkü o, biraz da sayfaların arasında dolaşan bir ruhtu. Nazım Hikmet’in dizeleri, Dostoyevski’nin karanlık karakterleri, John Steinbeck’in yoksul insanları… Hepsi onun dünyasında bir yer buldu.
“Biz edebiyattan geldik” dediği söylenir. Belki de bu yüzden ölüm bile onun için bir son değil, bir anlatının devamıydı. Bir yerde gâh Beethoven gâh Rodrigo’nun konçertosu çalmaya devam edecekti. Ve bir yerlerde bir şiir, onun adını anmadan onu anlatacaktı.
68: Bir Kuşağın Işığı
O yıllar… Dünyanın bir yerinde bir genç ayağa kalktığında, bir başka ülkede bir başkası da ayağa kalkıyordu. Bu bir tesadüf değildi. Bu, zamanın ruhuydu. 68 kuşağı… Kimi onlara hayalperest dedi. Kimi asi. Kimi “kaybolmuş bir nesil”.
Ama onlar, kaybolmayı göze alarak yolu açanlardı. Belki de en çok bu yüzden korkuldular.
Bir Darağacından Yükselen Ses
Bazı anlar vardır, zaman orada donar. Bir sehpa. Bir ip. Bir çift ayakkabı. Ve o an, bir insanın korkusunu değil, inancını gösterir. Onlar o sehpanın altında yalnız değildi. Arkasında bir tarih, önünde bir gelecek vardı. Ölüm, bazen bir bitiş değildir. Bazen bir cümlenin en gür yeridir.
Bugüne Düşen Gölge
Bugün… Onların adını anmak kolay. Bir paylaşım yapmak, bir cümle kurmak, bir anıya sığınmak… Ama zor olan şu:
Onların baktığı yerden bakabilmek.
Bugünün dünyasında emperyalizm biçim değiştirdi. Bağımlılık daha incelikli, daha görünmez hale geldi. Ama özü değişmedi. Asıl soru şu: Biz hâlâ aynı cesarete sahip miyiz? Yoksa yalnızca onların cesaretini anlatmakla mı yetiniyoruz?
Bir Sabahın İçinde Yaşamak
6 Mayıs… Bir yas günü mü? Bir anma mı? Yoksa bir hatırlama biçimi mi? Belki de hepsi. Ama en çok şu:
Bir çağrı. Toprağa düşen her fidanın, bir gün yeniden yeşereceğini bilenlerin çağrısı…
Ve o çağrı hâlâ sürüyor. Rüzgârın içinde, bir sloganın yankısında, bir şiirin en sessiz yerinde…
“Tam bağımsız Türkiye.”
Ve o söz, hâlâ bir yerlerde, birinin yüreğinde ilk kez söyleniyormuş gibi taze.


Bir Cevap Bırakın