Çeviri: Deniz Gökduman[4]
Kuşkusuz, böyle bir betimlemenin etkisi büyük ölçüde yazarın, betimlemenin her parçasına kattığı devinime bağlıdır. Bununla birlikte, bütün tabloyu cansız bir sıralama olmaktan çıkarıp seyircinin gözleri önünde canlı bir imgeye dönüştüren asıl unsur, lirik öğedir. Çünkü bu öğe, sözcüklere duyusal bir somutluk kazandırır ve onların anlık ses çağrışımlarını canlandırır. Nitekim “karanlık uzun buhar sürüklentisi”, “dalgalı ve savrulan parçalar”, “mavi ince bir perde”, “aşırı uzaklıktan keskinleşen”, “hafif bir rüzgârın titrettiği kuğu göğsü”, “taşan ışığın geniş patlaması” ve “beyaz, yumuşak, sessiz sirüsün[5] sakin kalabalıkları” gibi ifadeler, bu duyusal etkinin örnekleridir. Bunun yanı sıra, seslerin art arda gelişi de dinleyicide cansız doğaya karşı duygusal bir yakınlık uyandırmak amacıyla özellikle kullanılır. Örneğin, yağmur sonrası oluşan bulanıklık maviye doğru çözülürken yazarın parantez içinde verdiği “giderek derinleşen, derinleşen…” ifadesi dikkat çeker. Bu yineleme, okuyucuyu aynı sesi iki kez algılamaya yönlendirir; böylece Turner’ın renk ve ton geçişlerinde sunduğu kademeli değişime karşılık gelen içsel bir deneyim oluşturur. Ayrıca ritmin genel yükselişi, alçalışı ve ahengi de sözcüklerin tek başına yetersiz ya da kopuk biçimde aktarabileceği duyusal etkileri tamamlar. Nitekim “Bunların üstünde ve çok ötelerinde” diye başlayan arka plan cümlesinde, ilk bölümlerin daha güçlü bir ritimle yükseldiği görülür. Bu yükseliş, yağmur bulutlarının çizgi ve renkteki huzursuz değişimini çağrıştırır. Ardından hareket, sanki tersine dönüyormuş gibi yeniden dinginliğe iner ve “boyunca işlenmiş olarak” diye başlayan bölümün ritmiyle uyum sağlar. Cümlenin sonlarına doğru ritmin aşağı yönelmesi ve daha yumuşak tonlara geçmesi ise, “huzur arayan ve bulamayan karanlık ruh” imgesiyle uyum içinde tüm betimlemeyi tamamlar. Bu tür pasajlar daha ayrıntılı incelendiğinde, bütünün yapısında; ritmin yükselip alçalmasında ve sürekli yinelenen ses dalgalarının kuruluşunda, anlatılan düşünce ve sahnelerin anlamıyla tam bir uyum bulunduğu ve bu yapının anlatımı daha da güçlendirdiği görülecektir.
Bununla birlikte, bana göre doğa olaylarını yalnızca doğal görünümleriyle ele alıp onlara sanatsal bir düzen ve canlılık kazandırdığı en başarılı pasaj, Alpler’den izlenen bir günlük gökyüzünü anlattığı betimlemedir.
“Şafak sökerken, gece sislerinin ovalardan yükselmeye başladığı anda, ıssız bir dağın zirvesine çık ve beyaz, gölü andıran sis denizlerini izle. Aşağıdaki tepelerin ada gibi görünen dorukları çevresinde, düzgün koylar ve kıvrımlı körfezler oluştururcasına süzülürler. Gün ışığının henüz değmediği bu sisler, gece yarısı ay ışığı altındaki durgun bir denizden bile daha serin ve daha sakindir. İlk güneş ışınlarının gümüş kanallara düşüşünü izle. Dalgalı yüzeydeki köpüklerin nasıl dağılıp eridiğini gör. Derinliklerin altında, kıvrılarak uzanan nehirlerin beyaz yolları arasında, parıldayan şehirler ve yeşil çayırlıklar, kayıp Atlantis gibi görünür. Işık kırıntıları ve çelenk gibi kıvrılan dalgalar, yıldız biçimindeki kulelerin çevresinde kırılıp sönerken, karanlık tepelerin birbirine karışan dorukları ve sırtları da ova üzerindeki gri gölgelerini yavaş yavaş kısaltır. Biraz daha bekle; dağılmış sislerin vadilerde toplandığını ve kıvrımlı geçitler boyunca sana doğru ilerlediğini göreceksin. Sabah ışığının yanardöner parıltısıyla yükselerek, yüksek tepelerin geniş yamaçlarında sakin kitleler hâlinde yerleşirler. Bu devasa dağ sıralarının fersahlar boyunca uzanan sırtları, maddi ışığın örtüsü içinde geriye doğru silinir ve sonunda parlaklığın içinde kaybolur. Ardından yukarıda, dingin gökyüzünde yeniden belirirler: Temelsiz ve ulaşılamaz; vahşi, parlak ve gerçeküstü bir düş gibi. En dipteki derin gölün yanıltıcı maviliğinde ise tabanları bile eriyip yok olur. Bir süre daha bekle; sislerin beyaz kuleler gibi yükseldiğini ve yarımadalar boyunca kaleler gibi dikildiğini göreceksin. Yoğun ve hareketsiz görünürler; fakat her an biraz daha yükselerek göğe yığılır, kayalıkların üzerine gittikçe uzayan gölgeler bırakırlar. Ufkun solgun maviliğinden, dar, koyu ve sivri uçlu buhar kütlelerinin yaklaştığını göreceksin. Gri ağlarını gökyüzüne yayacak, manzaranın ışığını bir tutulma gibi söndüreceklerdir. Öyle bir tutulma ki kuşların şarkısını da yaprakların kıpırtısını da susturur. Sonra onların altında yatay siyah gölge bantlarının oluştuğunu fark edeceksin. Tepelerin omuzlarında, nasıl meydana geldiklerini anlayamadan, kasvetli buhar kıvrımları belirir. Onların doğuşunu asla göremezsin; fakat az önce açık olan bir yere yeniden baktığında, uçurumların üzerinde, avını bekleyen bir şahin gibi asılı duran bir bulut görürsün. Ardından uyanan rüzgârın ani uğultusunu duyarsın. Buhardan gözetleme kuleleri gibi yükselen o kütlelerin temellerinden koparıldığını, yüklü bulutlardan siyah saçaklar gibi sarktığını görürsün. Kimi zaman göl yüzeyinde soluk sütunlar hâlinde ilerler, geçtikleri yerde suyu köpüğe boğarak vadilere doğru sallanan opak yağmur perdelerine dönüşürler. Sonra güneş batarken, fırtınanın bir anlığına tepelerden çekildiğini görürsün. Geniş dağ yamaçları, kaprisli buharın kar beyazı ve parçalanmış ışıklarıyla tüter. Sis şimdi dağılır, şimdi yeniden toplanır. Bu sırada gün batımının köz gibi yanan güneşi, sanki uzanıp dokunulabilecek kadar yakınmışçasına, kızgın bir küre gibi bulutların arasında ilerler. Uğuldayan rüzgârın ve savrulan bulutların içinden geçerken çevresindeki bütün havayı kana boyar. Daha sonra, sönmeye yüz tutan fırtınanın gecenin içinde sustuğunu duyarsın. Doğu tepelerinin zirvelerinde yeşil bir hâle belirir. Bu ışık giderek büyür; sonunda büyük beyaz ay, çizgili bulutların arasından ağır ağır yükselir. Ay, alevli ışığıyla yıldızları birer birer söndürür. Onların yerine gökyüzüne, yeryüzünü aydınlatmak için, tüy gibi hafif ve içinden geçilebilir buhar kıvrımlarından oluşan sayısız topluluk yerleşir. El ele verircesine, bölükler hâlinde ilerlerler. Hareketlerindeki düzen öylesine uyumludur ki gökyüzü onlarla birlikte dönüyor, yeryüzü de altlarında titriyormuş gibi görünür. Sonra doğunun yeniden erguvan rengine bürünmesine kadar biraz daha bekle. Karanlık içinde dalgalanan dağlar, vahşi bir denizin dalgaları gibi, kızıl ihtişamın içinde birer birer kaybolur. Dağların çevresindeki buzulların, kıvrımlı yollarında ateş pullarıyla kaplanmış dev yılanlar gibi parladığını izle. Uçurumdan uçuruma uzanan yalnız kar sütunlarının, her birinde ayrı bir sabah doğuyormuşçasına alevlenişini seyret. Şimşekten daha parlak nehirler gibi aşağı dökülen uzun çığları izle. Her biri, sürüklenen karın armağanını göğe sunan birer adak dumanı gibidir. Sessiz kubbelerinin pembe ışığı, çevrelerindeki gökyüzünü kızıllığa boyar. Mor bulut çizgilerinden daha saf bir ışıkla süzülür; geçtiği her bulut kümesine yeni bir görkem katar. Sonunda bütün gökyüzü, dalgalanan alevlerden örülmüş kızıl bir saçakla örtülür; sanki sayısız melek topluluğunun savrulan kanatları, tonoz üstüne tonoz kuruyormuş gibi yükselir. Ve artık sevinçten bakamayacak hâle geldiğinde, bütün bunların Yapıcısı ve Yaratıcısı karşısında korku ve sevgiyle eğildiğinde, söyle bana: O’nun mesajını insanlara en iyi kim iletebilmiştir?” – Modern Ressamlar, Cilt I, Bölüm IV’ün sonu.
Ruskin, bir İngilizce yazarı olarak sözcük dağarcığının eksiksizliği ve zenginliği bakımından —belki yalnızca Shelley[6] ile boy ölçüşebilir— eşsiz bir yerde durur; üstelik bu sözcük zenginliğini, Præterita ‘sında[7] bize her zaman kolaylıkla, hiçbir çaba harcamadan yazdığını söylediğini göz önünde bulundurursak, hayranlığımız daha da artar. Sözcüklerin kalitesine olan duyarlılığı da bu eşsizliğini pekiştirir. Ne var ki zaman zaman, özellikle daha ölçülü ve kuramsal anlatımlarında, sıradan sözcüklere kendine özgü paradoksal anlamlar ve dar kapsamlı tanımlar yüklemeyi tercih etmesi son derece üzücüdür. Nitekim Modern Ressamlar‘ın I. Cildinin III. Bölümünde gizem ve yetersizlik sözcüklerini güç unsurları olarak nitelendirmesi ya da özsel demek istediği yerde tikel sözcüğünü kullanması bunun açık örnekleridir. Benzer biçimde, özsel gerçekler demek istediği yerde tarihsel gerçekler demesi ya da mükemmel, güzel veya başka herhangi bir sıradan terimi olağandışı bir biçimde tanımlaması da aynı sorunlu tutumun ürünüdür. Kitaplarının başlıkları için de geçerli olan bu can sıkıcı kavram karışıklıkları çoğunlukla daha bilimsel nitelikteki incelemelerinde ortaya çıkar; bu incelemeler söz konusu olduğunda, söz konusu karışıklıkların hem kendisini hem de okurlarını yanıltarak hesaplanamaz zararlar verdiği de kuşkusuzdur. Gerçekten de kusur ya da tikel sözcüklerine ve diğer pek çok terime yaptığı kullanımın, kendisinin düştüğü ve başkalarını da düşürdüğü birçok yanılgının temelinde yattığına kesinlikle inanıyorum. Ancak salt betimleyici bir üslupla yazdığında bu durum aynı ölçüde kendini göstermez.

Aktarmak istediği anlama uygun biçimde yazılarına kattığı çeşitli ritmik değişimler arasında, kendine özgü genel bir ritim de vardır. Bu ritim, denilebilir ki, yumuşak bir dalgalanma hissi taşır: Yavaş yavaş yükselerek genel bir yargıya ulaşır; ardından ise, neredeyse olumsuzlayıcı bir sınırlamayı andıran minör bir tona doğru sönümlenir. Cümlelerinin çoğu da bu minör tınıyla son bulur. Yazılarının ritminde böyle ortak bir karakter bulunduğu, açık gökyüzünü anlattığı pasajlarla Rhone[8] betimlemesindeki bölümler karşılaştırıldığında açıkça görülebilir. Örneğin, ritmik düzen açısından, “Bütün öteki nehirler için bir yüzey vardır…” diye başlayan Rhone pasajını ve onun “derinliğe dek ışıltılı” ifadesine kadar uzanan bölümünü; “Yeryüzünün en soylu manzaraları…” diye başlayıp “onu posasından ve tozundan arındırarak” sözleriyle sona eren gökyüzü betimlemesiyle karşılaştırınız. Ayrıca, bu son pasajın başlangıcından “ölümlü ya da özsel olan” ifadesine kadar uzanan kısmını, Rhone betimlemesindeki “Berrak denizin dalgaları…” diye başlayan ve “karından sonsuza dek” sözleriyle biten başka bir paragrafla yan yana okuyunuz. O zaman ne anlatılmak istendiği daha açık anlaşılacaktır. Bu güzel ritmik yükseliş ve alçalışların kaynağı büyük olasılıkla, onun çocukluğundan itibaren Kutsal Kitap’ı sürekli okumasıdır. Özellikle Mezmurlar’daki karşılıklı ritmik seslenişlerin, onun üslubu üzerinde derin etkiler bıraktığı açıktır. Sözcüklere duyduğu hassasiyetin ve güçlü anlatım tarzının önemli bir bölümü de kuşkusuz aynı kaynaktan beslenmiştir. Özellikle vaaz niteliği taşıyan bölümlerinde dili belirgin biçimde İncil’i andırır. Örneğin, Modern Ressamlar’ın ikinci cildinde, “Teorik Yeti” bölümünün 5 ile 8. paragrafları arasındaki pasajda şu kişilere sert biçimde yüklenir: “Öğüttükleri buğdayı ve sıktıkları üzümü, Eden’in yamaçlarındaki melek bahçelerinden daha çok seven bağcılar ve çiftçiler; yonttukları ve taşıdıkları şeyleri, dağları Tanrı’nın gölgesi gibi örten çam ormanlarından ve O’nun sonsuzluğu gibi akan büyük ırmaklardan üstün gören oduncular ve su taşıyanlar…” Üslubunun güzelliğini büyük ölçüde genç yaşlarda okuduğu Kutsal Kitap’a borçlu olduğu açıktır. Bu etki özellikle betimlemelerinde, dinginlik ya da kutsallık hissi taşıyan bölümlerde derinden hissedilir. Hatta yalınlığı bile İncil’e özgü bir ağırlık ve ciddiyet taşır. Ancak bu etkinin her zaman olumlu sonuçlar doğurduğu söylenemez.

Çünkü bu üslup zaman zaman açıklığın ve ölçülülüğün önüne geçmiştir. Yarı arkaik niteliği nedeniyle modern anlamda bütünüyle yalın sayılmaz; her ne kadar ilksel bir ağırlık taşısa da. Üstelik ölçülü ve çözümleyici olmak istediği anlarda bile anlatımı çoğu zaman aşırı coşkulu bir tona yükselir. Bu durum, yalnızca sade, açık ve dengeli olması gereken yerlerde bile onu fazla lirik ve karşıtlıklarla dolu bir dile sürükler. Böyle anlarda görünürdeki ölçülülük neredeyse ironik bir ölçülülüğe dönüşür; sanki sürekli bastırılan bir duygunun titreşimi metnin içinde hissedilir. Bu alışkanlık, özellikle yalnızca kuramsal olmak istediği bölümlerde, en verimli anlatımının önünde engel oluşturur. Bununla birlikte, güçlü ve dengeli karşıtlıklar kurduğu son derece başarılı pasajlar da vardır. Örneğin Modern Ressamlar’ın II. Bölümünün, 6. Kısım, III. Bölümünün 20. paragrafında, genç sanatçıları gösterişli tekniklere ve yapay buluş arayışlarına karşı uyardığı bölüm böyledir. Burada ayrıca, normalde daha yaygın ve akışkan olan üslubunun pek hazırlamadığı güçlü bir özdeyiş yeteneği de ortaya çıkar. Kullandığı özdeyişler son derece yerindedir. Örneğin simetri ile oran arasındaki farkı şöyle açıklar: “Simetri, eşit niceliklerin birbirine karşıtlığıdır; oran ise eşit olmayan niceliklerin birbirleriyle ilişkisidir.” Ya da şu sözü: “Bütün taklitçiler küçümsenmeye değerdir; fakat kendini taklit eden kişi buna en çok layıktır. Çünkü en kötü özgünlük ona aittir.” Bu son söz aynı zamanda onun zaman zaman ortaya çıkan ironik mizah anlayışını da gösterir. Örneğin Gaspar Poussin’in[9] fırtına tablolarıyla alay ettiği şu bölümde bunu açıkça görürüz: “Halkın, Ulusal Galeri’deki iki rüzgârlı Gaspar tablosu gibi doğanın kötü taklitlerine ‘fırtına’ adını vermesi gerçekten yaygındır. Bunlar; biraz nem elde edebilmek için mürekkep ve çivit mavisinin iyice sıkılıp büküldüğü, ön plandaki ağaçların ise ancak kauçuktan yapılmış oldukları varsayılırsa ayakta kalabileceği kadar şiddetli rüzgârlara direndiği yoğun boya yığınlarıdır.” Bununla birlikte, gerçek anlamda hafif ve doğal bir mizah onun güçlü yanı değildir. Önceki eserlerine göre bu mizahın en fazla görüldüğü yapıtı Præterita’dır. Ancak onun çevresindeki gündelik ve sağlıklı yaşamla yeterince güçlü bir duygudaşlık kuramadığı da açıktır. Soylu insancıl düşüncelerine ve örnek niteliğindeki yardımsever yaşamına rağmen, eserleri çevresindeki yaşamla derin ve gerçek bir bağ kurmuş bir insanın portresini tam anlamıyla yansıtmaz. Præterita’nın yayımlanması da, eğitiminde bu yönün ne kadar az geliştiğini göstermektedir. Bu durum onun eylemlerini daha değersiz kılmaz; aksine onları daha da dikkat çekici hâle getirir. Yine de bu eksikliğin, toplumsal, ekonomik ve siyasal meseleleri doğru değerlendirmesinde zaman zaman ona engel olduğu söylenebilir.
- — Ruskin’in Toplumsal, Siyasi ve İktisadi Konulardaki Yazarlığı – Pratik ahlak ve siyaset alanında Ruskin’in vaaz etme eğilimi, edebi etkinliğinin daha kuramsal alanlarına kıyasla çok daha uygun ve yerinde bir zemin bulur. Onun güçlü edebi dil ustalığı, neredeyse ahlakî birer sıradan kabul hâline gelen —ne denli az hayata geçirilmiş olurlarsa olsunlar— ilkelere yeni bir biçim ve vurgu kazandırmasını sağlamış; modern toplumun olağan işleyiş gelenekleri ile yüksek ahlaki ve dinî ilkeler arasındaki çarpıcı çelişkiyi göz kamaştırıcı bir açıklıkla gün yüzüne çıkarmıştır. Böylece pratik sosyoloji ya da iktisadi etik diyebileceğimiz alanın önde gelen yazarlarından biri hâline gelmiştir. Bu tür bir etkinliğe duyulan ihtiyaç da gerçekten büyük ve sürekli büyümektedir. Bugün elimizde yalnızca din adamlarının manevi rehberliği ya da bilimsel ve felsefi yazarların kuramları bulunmaktadır. Bir yanda, kendi kuram ve pratiklerinin temelinin doğrudan ilhamla geldiğini ve doğaüstü bir nitelik taşıdığını öne süren, insanın en yüce duygularına —yani dinî duyguya— seslenen din adamları vardır. Bunun sonucu olarak, etkilenmesi beklenen kişilerin zihninde bu düşünce ve duyguların yüceliğinden gündelik yaşamın sıradan eylemlerinin alçakgönüllülüğüne ve ince ayrıntılarına geçiş her zaman kolayca ya da etkin biçimde gerçekleşmez. Öte yandan yüce konumlarından seslenen din adamları, gündelik yaşamın ihtiyaç ve gereksinimlerini bu alanda sağlam ve ölçülü bir rehberlik sağlayacak ölçüde kavrayıp kavramadıkları konusunda sıradan ve pratik dinleyiciler tarafından her zaman güvenilir bulunmazlar. Öte yanda ise kuramsal etik araştırmacıları, şimdiye dek çok büyük ölçüde insan eyleminin salt kuramsal ilkeleriyle —özellikle de doğru ve yanlışın en temel ilkeleriyle— ilgilenmiş; bu nedenle modern yaşamın davranışlarına gerçek anlamda pratik bir rehber oluşturamamışlardır. Etik ve sosyoloji üzerine yazan, tümevarımsal yöntemi benimsediğini öne süren yazarlar bile ya insanın psikolojisine yönelmiş ya da onu tarihsel ve siyasal açıdan büyük topluluklar içinde incelemiştir; ancak genelleme girişimlerinde önlerinde duran yaşamın gerçek toplumsal ve ev içi etiğine hiçbir zaman cesurca eğilmemişlerdir. Belirli meslek ve uğraşların yükümlülükleri, işverenin çalışana, efendinin hizmetkâra, evin hanımının ev halkına ve buna benzer ilişkilere dair görevler —gözlemleme malzemesi sürekli gözlerimizin önünde olmasına karşın— bu yazarların ilgi alanına girmemiştir. Etik araştırması, ağırlıklı olarak aşkıncılık ve faydacılığın temel ilkeleri, bencillik, özgecilik ve genel olarak insan eyleminin gerçek ya da arzu edilen güdülerine ilişkin öteki sorunlar etrafında dönüp durmaktadır. Söz konusu basit gündelik yaşamın karmaşık olguları henüz sağlam bir sınıflandırma ve bilimsel kavrayışın erişim alanının dışında kalıyor olabilir; yine de bunların büyük pratik değerini hissetmekten kendimizi alamayız. Her ne kadar eksik bir başlangıç olsa da, gündelik yaşamın dikkatli ve düzenli gözlemlerine dayanan; günlük davranışlarımıza yön veren ya da yön vermesi gereken ilke ve kuralları ele almayı amaçlayan böyle bir girişimin, bilimsel etik anlayışına önemli katkılar sağlayacağı açıktır. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için, bu çalışmanın; kuramsal etik alanında yetişmiş, gözlem yapabilecek, gözlemlerini değerlendirebilecek ve bunları güçlü bir anlatımla aktarabilecek deneyim ve duyarlılığa sahip biri tarafından yürütülmesi gerekir. Deneme yazarlarımızın yapıtlarına ve bilge insanların dinî ile laik özdeyişlerine dağılmış pek çok şey; skolastik düşünürler arasındaki ahlak ilkeleri tartışmacılarının yazılarının büyük bölümü —hepsi bir arada, tek bir dizgeli düşünce çizgisinin sürekli ve yoğunlaşmış çabası altında bir araya getirildiğinde— bu modern etikçi ve sosyologun eseri olacaktır. Bu görevi üstlenecek kişi cesur biri olurdu; ama bu görev, ne kadar eksik kalsa da, bize mutlak bir ölçüt sunmaktan ne denli uzak olursa olsun, kuşkusuz insanlığa büyük bir kazanım sağlayacaktır.
Bir yanda din adamı, öte yanda kuramsal etikçi arasında, Ruskin gibi yazarların sosyoloji ve iktisat alanındaki etkinliği yer alır. O, öğrencisi olduğunu açıkça kabul ettiği Carlyle[10] gibi, çağımızın başat kötülüğüne —yani ticari ve çıkarcı ruhun egemenliğine ve bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak tüm yaşam ideallerimizin alçalmasına— cesurca saldırmıştır. Bu inatçı ve yıkıcı güç karşısında, ne denli yüce, ne denli kutsal olursa olsun hiçbir şey, çoğunlukların gözünde eyleme geçmenin başlıca güdüsü olarak ayakta duramaz. Ruskin, açgözlülük anlayışını sert ve yalın üslubuyla son derece güçlü biçimde eleştirmiştir. Ancak bunu, hiçbir yerde, Fors Clavigera’da[11] demiryolu girişimciliğiyle ilişkilendirdiği sözler kadar kısa ve çarpıcı bir biçimde ifade etmemiştir. Şöyle der: “Demiryollarının yapımında bulunan hayırseverlik duygusu tam olarak bundan ibarettir, daha fazlası değil: Eğer İngiliz halkına, mühendislerin Mont Cenis[12] ve Gothard[13] tünellerindeki deneyimlerinden sonra artık cehenneme kadar uzanan bir demiryolu inşa edebileceklerine inandıklarını söylerseniz, halk bu işe hemen istediği kadar yatırım yapar; hatta elde edeceği kârın azalmasından korkarak ülke genelindeki kilise yapımlarını bile derhâl durdurur.”
Bu egemen ticari ve çıkarcı ruhun beslediği ideallerin, geçmişin temel erdemlerinin, bugünün görevlerinin gerektirdiği erdemlerin ve ilerleyen bir gelecek yaratabilmemiz için umut etmemiz gereken erdemlerin iliğini kemirdiğinden kuşku duyulamaz. Kendilerini erdemli sayan ve komşuları tarafından da öyle tanınan sayısız insan vardır ki “yükselme” ideali, sonuç itibarıyla yaşamlarının en yüce ve belirleyici güdüsü hâline gelmiştir. Aşırı cimrilik hikâyeleri; insanların -servet ve toplumsal statü- kazanabilmek uğruna, hayatlarındaki diğer bütün amaçlardan vazgeçerek zorlu koşullara yılmadan katlanmalarını anlatır. Başarıyı simgeleyen tek bir altın ya da gösterişli ödül uğruna, insan yaşamının diğer bütün doğal eğilimlerini bastırmaları, hatta tamamen yok etmeleri pahasına çektikleri sıkıntılar dile getirilir: Bunların tümü, basit ve düşük bir ahlak anlayışının saflığı içinde, örnek alınmaya değer erdem örnekleri olarak sunulmaktadır. Öte yandan yaltakçı bir kamusal onur ve itibar da çarşı pazarda geçer akçe sayılan darphanelerin madene vurduğu damgalara ve işaretlere dayandırılmaktadır. Modern çağın sanayi yaşamını geçmişin yaşamıyla romantik bir ruhla kıyaslayarak yerenlerin söyleminde ne denli sahte ve ikiyüzlü bir yaygaracılık bulunursa bulunsun, ahlaki yaşamımızı damgalayan ve bizi başka dönemlerden ayıran bir hastalık belirtisi olduğu kanısındayım. Bu belirti, belki de içinde yaşadığımız bu geçiş döneminin kaçınılmaz bir eşlikçisidir. Söz konusu belirti, servetin konumuna ilişkin ahlaki ideallerimizin açıklıktan ve bütünlükten yoksunluğunda; egemen çoğunluklarımızın benimsediği ile fiilen izlediği ahlaki onay ölçütündeki kararsızlıkta kendini gösterir. Daha barbar çağlarda ya da şövalyelik dönemlerinde, kişisel yiğitlik —sonuçları ne denli vahşi olursa olsun— onur peşindeki kişinin çabalarını harekete geçiren ve yaşamını dolduran bir erdem olarak tanınırdı. Çabalayan insan, bunun iyi olduğuna içtenlikle ve bütünüyle inanırdı; kamusal saygınlık da erdemli çabasının hayata geçirilmesinin ardından gelirdi.
En yüksek ahlaki ruh hâllerimizde “insan, her şeye karşın altının ta kendisidir” anlayışını benimser ve dünyevi mallara ile yükselmeye küçümseyerek bakarız; zenginliğin posası yerine kendi ahlaki ya da entelektüel yaşamının zenginliğini koyan dünyevi kaygılardan uzak çalışanı hayranlıkla seyrederiz. Buna karşın genel kamuoyu değerlendirmesi —Almanların Volksgeist[14] dedikleri kamusal bilinç— büyük servetin edinilmesine ya da elde bulundurulmasına duyulan toplumsal saygının onayını hâlâ sürdürmektedir. Ahlaki yaşamımızdaki bu çelişki, çağımızı kendisinden önce gelenlerden ayıran bir özelliktir. Gelecek, bu sorunu ya iki rakip etkenin uzlaştırılmasıyla ya da birinin ötekini eritip yok etmesiyle çözüme kavuşturacaktır. Ruskin’in en güçlü hiciv oklarını yönelttiği put işte bu puttur; “yükselme” idealinin sahte ışığını söndüren iç erdemler üzerine de inandırıcı bir güç ve doğrudanlıkla vaaz eder. İnsanın gerçek değeri, yaptığı işin ya da mesleğin toplumsal konumuna değil; o işi nasıl yaptığına bağlıdır. Bu nedenle, herkese kendi mesleğini bırakıp sözde daha yüksek görülen başka bir alana yönelmek yerine, bulunduğu alanda gösterdiği soylu çabayla hem kendisini hem de yaptığı işi daha değerli ve daha yüce hâle getirmesi gerektiğini güçlü bir biçimde öğütler. İnsan, ev yaşamında her şeyden önce evini bulmalı ve yurdunu kurmalıdır; gerekirse onu güzelleştirmeli ve genişletmelidir; ancak daha büyük bir eve taşınmanın sürekli zihinleri kemiren aşağılayıcı umuduyla bu evin ahlaki temellerini sarsmamalıdır. Ruskin’in yazılarında komünizme ya da sosyalizme ait ne kadar unsur bulunursa bulunsun, bu yanlarında güçlü bir bireyci zemin vardır; bu zeminde ailenin ev yaşamı, onun gözünde toplumsal ve siyasi refahın başlıca dayanaklarından birini oluşturur. Ruskin ayrıca bu düzenli yaşamda kadının alanını da tanımlamaya çalışır; bu konudaki üslubu zaman zaman çiçeksi bir küçümseme ya da yalın olmayan bir yalınlık kokar; bununla birlikte kadına, gerçek kadın ve annenin derinden önemli işlevini biçer.
[1] Sör Charles Waldstein: (30 Mart 1856 – 21 Mart 1927); bir İngiliz – Amerikan arkeolog.
[2] John Ruskin: (08 Şubat 1819 – 20 Ocak 1900); XIX. yüzyılda yaşamış İngiliz yazar, şair, sanat ve toplum eleştirmenidir.
[3] Waldstein, Dr. Charles, “The Work of John Ruskin. Its Influence Upon Modern Thought And Life”, Harper’s New Monthly Magazine, Vol. 78, February, 1889, No: 465, S. 403-408
[4] Deniz Gökduman: (16 Mayıs 1976 – ) Türk ressam ve akademisyen
[5] Sirüs (Latince: cirrus, çoğul: cirri), yüksek irtifada oluşan ince, tüylü ve beyaz görünümlü bir bulut türüdür.
[6] Percy Bysshe Shelley: (1792–1822), İngiliz Romantik döneminin en büyük şairlerinden biridir. Kısa ama son derece verimli ve çalkantılı bir hayat sürmüştür.
[7] “Præterita”, John Ruskin’in yarım kalmış otobiyografisinin adıdır ve Latince’de “Geçmişte Kalanlar” anlamına gelir. Ruskin bu eserde çocukluğunu, gençliğini, ailesini, seyahatlerini ve düşünsel gelişimini samimi ve edebî bir dille anlatmıştır. Eser, onun diğer yapıtlarına göre daha sıcak, daha yalın ve yer yer mizahî bir üslup taşımasıyla dikkat çeker. Bu nedenle, çevirisi yapılan pasajda da Ruskin’in ince mizah anlayışının en belirgin biçimde Præterita’da görüldüğü özellikle vurgulanmaktadır.
[8] Ron Nehri
[9] Gaspar Poussin, tek bir kişinin müstear adıdır. Asıl adı Gaspard Dughet‘dir (1615–1675). Fransız asıllı İtalyan ressam olan Dughet, ünlü Fransız ressam Nicolas Poussin‘in hem öğrencisi hem de kayınbiraderi olmuştur; Nicolas Poussin’in kız kardeşiyle evlenmiştir. Zamanla hocasının ve kayınbiraderinin soyadını benimseyerek “Gaspar Poussin” adıyla tanınmıştır. Peyzaj resimleriyle öne çıkan bir sanatçıdır; özellikle İtalya’nın kırsal manzaralarını ve fırtınalı doğa sahnelerini betimlemiştir. Ruskin’in eleştirdiği “iki rüzgârlı Gaspar” tabiri ise Londra Ulusal Galerisi’nde sergilenen ve ona atfedilen iki fırtına tablosuna gönderme yapar. Ruskin, bu tablolardaki fırtına betimlemelerini son derece yapay ve sanatsal açıdan başarısız bularak alaylı bir dille yerden yere vurmuştur.
[10] Thomas Carlyle: (1795–1881), İskoç asıllı İngiliz düşünür, tarihçi ve deneme yazarıdır. Victoria döneminin en etkili ve en tartışmalı entelektüellerinden biri olarak tarihe geçmiştir.
[11] Fors Clavigera, Ruskin’in 1871–1884 yılları arasında kaleme aldığı ve İngiltere’nin işçi sınıfına hitap eden bir mektuplar dizisinin adıdır. Ruskin bu mektupları aylık olarak yayımlamış ve toplamda doksan altı mektup yazmıştır.
[12] Fransa ile İtalya sınırında yer alan bir dağ geçididir. Bu geçidin altından geçen Mont Cenis Tüneli (İtalyanca: Frejus Tüneli), 1857–1871 yılları arasında inşa edilmiştir.
[13] İsviçre Alplerinde yer alan bir dağ geçididir. Gothard Tüneli ise 1872–1882 yılları arasında inşa edilmiş olup tamamlandığında dünyanın en uzun demiryolu tüneli unvanını almıştır.
[14] “Volksgeist”, Almanca’da “halk ruhu” ya da “millet ruhu” anlamına gelen bir kavramdır ve bir toplumun ortak bilinç, değer ve kültürel ruhunu ifade eder. Özellikle Alman Romantizmi ve Georg Wilhelm Friedrich Hegel gibi düşünürlerin felsefesinde önemli bir yere sahiptir. Hegel’e göre her milletin tarihe yön veren kendine özgü bir ruhu vardır. Ancak burada kavram, felsefi anlamından çok, toplumun genel düşünce yapısını anlatmak için kullanılmıştır. Yazar bu sözcükle, toplumun ahlaki değerleri ile gerçek hayatta benimsediği ölçütler arasındaki çelişkiye dikkat çekmektedir.
DİĞER YAZILAR:


Bir Cevap Bırakın