EDİP CANSEVER ŞİİRLERİ ÜZERİNE BİR OKUMA

 

Bu metnin çıkış noktası, salt bir inceleme niyetinden ziyade, okuma deneyiminin zihinde ve duyarlıkta bıraktığı izleri anlamlandırma ihtiyacıdır. Çünkü bazı metinler yalnızca okunmaz; insanın iç dünyasında bir tortu bırakır, düşünceyi yeniden biçimlendirir. Bu yazı da tam olarak bu tortunun ifade edilmesi gerekliliğinden doğmuştur.

Bazı insanların dünyayı algılama biçimleri birbirlerinden köklü biçimde ayrılır. Bu algılama biçimi, herkeste farklı eylemlerle somutlaşırken, kimileri için yazmak kaçınılmaz bir iç zorunluluğa dönüşür. Bu noktada yazı, bir tercih değil, bir tür varoluşsal basıncın dışavurumudur. Biz dili bir şeyler anlatmak çabasıyla kullanırken, onlar, algıladıkları dünyayı, dili yeniden kurarak aktarır. Kelimeler artık bir araç olmaktan çıkar, varlığın kendisine dönüşür.

Şiir de bu yeniden kurma eyleminin en yoğun biçimlerinden biridir. Bir romancı geniş zaman ve mekân içinde anlatıyı yayarken, şair anlamı sıkıştırır, yoğunlaştırır ve damıtır. Bu nedenle şiir, ekonomi ve yoğunluk sanatıdır. Fazlalığın tasfiye edildiği, özün ortaya çıkarıldığı bir düşünce formudur. Şiir, yalnızca bir anlatım biçimi değil, aynı zamanda bir varoluşu kavrama yöntemidir.

Yazmayı iş edinen yazarlar gibi şairler de, gerçekliğin basit bir kopyasını üretmez. Aksine gerçekliği yoğunlaştırır, damıtır ve yeniden kurar. Bir romancı sayfalar boyunca anlatırken, şair aynı düşünceyi birkaç dizeyle ifade edebilir. Fazlalığı atar, özü bırakır, anlamı sıkıştırır. Böylece şiir, yalnızca bir anlatım biçimi değil, bir düşünce formuna dönüşür.

Bu bağlamda şiir, duygunun doğrudan aktarımı değildir. Tam tersine, deneyimin yeniden inşasıdır. “Üzgünüm” demek yerine, üzüntünün iç yapısını kurar ve okura yaşatır. Okuyucu burada edilgen değildir; metnin içinde deneyimleyen bir özneye dönüşür. Şiir, görünmeyeni görünür kılar: sessizlikteki yoğunluğu, kalabalık içindeki yalnızlığı, sıradan bir anın içindeki derinliği açığa çıkarır. Bu yönüyle şiir, bir algı keskinliği pratiğidir.

Şiirin dünyayı dönüştürme biçimi, soyut bir tanım olarak kaldığında eksik görünür; çünkü şiir, ancak bir şairin dilinde somutlaşır. Bu bağlamda Edip Cansever, teorik olarak çizilen bu çerçevenin ete kemiğe büründüğü yerlerden biridir. Onun şiiri, kelimenin yalnızca anlam taşıyan bir araç olmadığını; aksine parçalanan, çoğalan ve yeni bir gerçeklik kuran yapı olduğunu gösterir.

Bu teorik çerçeve, Edip Cansever şiirinde somut karşılığını bulur. Onun şiiri, dilin sınırlarını zorlayan, anlamı parçalayarak yeniden kuran bir yapıdadır. Cansever’i yalnızca bir şair olarak ele almak yetersizdir; o, aynı zamanda modern insanın bilinç durumunu açığa çıkaran bir düşünce alanıdır. Edip Cansever’i konuşmak, Türk şiirinde yalnızca bir şairi değil, bir bilinç biçimini hatta bir “insanlık hali” ni konuşmaktır. Çünkü o, şiir yazan biri olmaktan çok daha fazlasıdır. İnsanın kendi içine bakma cesaretinin şiirdeki karşılığı gibidir. Şiiri, duyguların değil varoluşun, hikayelerin değil durumların, kelimelerin değil boşlukların şiiridir.

      “Dün akşama doğru turuncu bir bulut geçti

      Sonra tüm bulutlar hep birden geçti

      Anılar, anılar, belki hepsi bir kelime”

Cansever şiirlerini anlamanın en doğru yolu, onları bir oda gibi düşünmektir. Bu oda-iç mekan fikri, içeri kapanma, kendini içeride bulma metaforuyla kurulur; ve ne tamamen kapalıdır ne de tamamen açık. İçeri girdiğinizde ilk fark ettiğiniz şey sessizliktir. Karşılaştığınız sessizlik, bir yokluk değil tam tersi yoğunlaşmış bir varlıktır. Ardından eşyalar belirir: sandalyeler, masalar, aynalar, oda içinde odalar. Oda, bilinçaltının mekanıdır.

“…

     Üç kişiyle başka türlü konuşulur, bir kişiyle

     Kendini açıklar insan

     Bir vahşet gibi de olsa yaratılır orda umut

     Hızlı bir ibreye döner yürekse

    Yaşamını içerirken bir yandan

     İşler ölümünü de.”

Şiirlerindeki eşya bolluğu bir tesadüf değildir. İnsanın iç dünyasının mimarisini kurar. Modern insan, bir mimari yapı gibi düşünülür. Odalar, koridorlar, kapılar, boşluklar… Her nesne psikolojik bir alanı temsil eder. İkinci Yeni şairleri içinde Cansever’i benzersiz kılan da budur. Soyutluk ile nesnelliği aynı anda kurarken, somut ve metafiziği de bir arada barındırır. Öte yandan hem eşya vardır hem boşluk. Dolayısıyla mekan fiziksel olmaktan çok varoluşsaldır. Bir oda, yalnızca bir oda olmaktan çıkıp insanın kendisiyle baş başa kaldığı fiziksel bir alana dönüşür.

     “Gün günden odamın şeklini alıyorum,

İşliyorum bu iniltili varlığı yeniden,

Kim bilir, duyuyorum yazgısını belki de

Kuru bir dal parçasını içinden yiye yiye

Dal olan bir böceğin

O garip yazgısını…”

     …

     “Ben düz insan, bazı insan, karanlık insan.”

     …

     “Ve geçilmiyor ki benim

     Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.

Cemal Süreya’ da aşk, Turgut Uyar’da hüzün, Ece Ayhan’da tarihsel bilinç belirirken, Cansever’in merkezinde insan bilinci vardır. İkinci Yeni şiiri, çoğu zaman “anlamsızlık”, “kapalılık” veya “soyutluk” ile tanımlanır. Oysa onun şiiri yalnızca imge üretmez; varoluş atmosferi kurar. Bu atmosfer genellikle, sıradan hayatın içindeki küçük ayrıntılardan doğar. Günlük yaşamın basit bir sahnesi bile şiirinde derin bir varoluş kaygısına dönüşebilir. Şiirindeki farklı çizgi, insanın iç konuşmasına dramatik monologlarla yaklaşmasındandır. Okur, şiiri okumaz; bir zihnin iç sesine tanıktık eder. Bu zihin, modern insanın parçalanmış kimlik arayışı ve sıkışmışlığı ile örülüdür. Belki de bu yüzden şiirleri anlaşılmak için değil, yaşanmak için vardır.

“Ve işte bir lokantaya girdiniz, garsonla çene çaldınız

       Şarapla yiyecek bir şeyler söylediniz, hepsi bu”

Bu dizelerdeki gündelik bir an, nasıl da insanın yalnızlığını ortaya çıkaran bir sahneye dönüşüyor.

  “Sanki ben upuzun bir hikaye

         En okunmadık yerimle.”

         …

        “Diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum.”

Türk şiirinde, karakter yaratma cesareti nadir görülür. Şairimiz, bu cesareti sonuna kadar kullanmıştır. “Ben Ruhi Bey Nasılım?” , yalnızca şiir değil, bir bilinç deneyidir. Ruhi Bey, parçalanmış bir kimliktir. Tek bir benlik değil, farklı roller, farklı yüzler, farklı bilinç yapıları arasında bölünen, kendini sorgulayan, varlığını anlamaya çalışan, bunun için de sık sık monologlara başvuran çağının bireyidir. Böylece kimliğin sabit olmadığını gösterir bize. Zaten insan sürekli kendini kurar, bozar ve yeniden kurmaz mı? O nedenle Ruhi Bey’in sorusu basit bir soru değildir. Ben kimim?, ne kadar benim?, hangi parçalardan oluşuyorum?. İşte modern bireyin temel varoluş soruları. Bu soruları doğuran belirsizliğin en güzel dizeleri:

 “İnsan, insan, insan ben miyim başkaları mı

       Ben miyim başkaları mı?

         Şiirinde yalnızlık da romantik değil, ontolojiktir. Çünkü birey başkalarından önce kendisine yabancıdır. Kalabalıklar içinde yaşayıp iç dünyasında yalnız yaşayan insanlar. Sebebi geleneksel kimliklerini kaybetmiş olmalarıdır. Artık onları tanımlayan sabit bir yapı yoktur. Bu durum özgürlük gibi görünse de;  aynı zamanda derin bir boşluk yaratır. İşte Cansever, bu boşluğu yazan şairdir. Yalnızlık bir eksiklik değil, insan olmanın kaçınılmaz koşulu, varoluşun sürekli halidir.

“Bekardı, umutsuzdu, yalnızdı

       Ve  belki…”

        …

     “Ve bütün çay fincanları: durmadan yalnızsınız

     Durmadan yalnızsınız.”

     …

     “Birden bire yapayalnızsanız her yerde

     Ve bundan korkuyorsanız”

Nesneler dekor değildir. Hepsi bireyin dünyayla kurduğu ilişkinin metaforudur, yalnızlığımızın tanıklarıdır. Çünkü modern birey doğayla değil, nesnelerle çevrilidir. Hayatı kolaylaştıran bu nesneler, insanı çevreler, sınırlar. Bu durumun bilincine varıp şiirlerine taşımıştır. Ancak onlar konuşmaz, bir gerilim yaratır. Bu gerilim çağın görünmeyen trajedisidir. Bir sandalye yalnızca sandalye olmaktan çıkıp bekleyişe dönüşür; ya da bir ayna kimlik krizidir. Aşağıdaki dizelerde masanın, insanın bütün varoluşunu taşıyan bir sahneye dönüşmesi gibi.

    “Adam yaşama sevinci içinde

          Masaya anahtarlarını koydu

          Bakır kaseye çiçekleri koydu

          …

          “Adam masaya aklında olup bitenleri koydu.”

Cansever’in şiirinde geçmiş, şimdi ve gelecek birbirine karışır. Dolayısıyla zaman, lineer değildir. Ona göre insan bilinci lineer değildir. İnsan aynı anda geçmişi hatırlatır, şimdiyi yaşar, geleceği düşünür. Zaman parçalanır. Anılar, düşünceler, anlık deneyimler iç içe geçer. Bu durum modern bilinç yapısının şiirdeki karşılığıdır. Kronolojik değil; insan bilincinde genişleyen süredir.

“Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum

     Bunu göklerden anlıyorum

     Kendimden anlıyorum biraz”

     …

     “Günler de, zamanlar da

     -Görünen bir zamandır çünkü orada-“

      …

      “Zamanlar boğuşur, sırasız

     Biri bir ötekinden kalınlaşır.”

     Cansever, dili zorlar. Çünkü anlatmak istediği şey, dilin sınırındadır. Varoluş, kimlik, yalnızlık, bilinç, doğrudan anlatılamayan deneyimlerdir. Bu yüzden dili açıklayıcı değil, deneyimleyicidir. Şiir anlam vermez; atmosfer kurar. Okur, bu atmosferin içine girer. Felsefe ile güçlü bir bağ kurar. Sartre ve Camus’ nün felsefesinde olduğu gibi insan, dünyaya “atılmıştır”. Kendi anlamını kendi yaratmak zorundadır. Bu zorunluluk özgürlük gibi görünse de yüktür. Cansever tam olarak bu yükün şairidir. Birey özgürdür ancak yönsüzdür. Vardır ama neden vardır? Bu sorular, şiirinin görünmeyen merkezidir. Aslolan anlaşılmak değil; atmosfer ve duyumdur.

     “Ne çıkar siz beni anlamasanız da

     Evet, siz beni anlamasanız da ne çıkar”

Okur tarafından tamamlanması istenen şiirlerinde, okuyucu etkendir. Şiirini okumak pasif bir eylem değildir. Okur kendi deneyimleriyle tamamlar şiiri. Her okuma yeni anlam üretir. Bitmeyen bir monolog gibidir. Süreçtir. Bu nedenle Cansever okumak, aynı zamanda kendimizle konuşmaktır. Her okunduğunda yeniden oluşur.

     “Bakınca bir şiir canlıyorum dünyaya

     Yapılan bir şeydir şiir, yuvarlak, kırmızı, geniş”

     …

       Edip Cansever’in şiiri çağ insanın yalnızlığını, yabancılaşmasını ve varoluş arayışını poetik bir evrende işler. Her nesne her imge, varoluşun parçaları haline gelir. Bu nedenle yalnızca edebi bir metin değil, insanın kendine sorduğu en eski sorudur:

“Ben kimim?”

Belki de tüm şiirleri bu soru etrafında döner.

 

 

 

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.