Işıkla Yazan Yaprak: Işıkla Yazılan Fotoğraf

Aşağıya bak

Eğil. Daha fazla eğil. Dizlerini bırak, sırtını unut, ufuk çizgisini unut ve aşağıya bak. Toprağa. Toprağın hemen üstüne, o birkaç santimetrelik mesafeye, kimsenin bakmadığı yere. Orada bir yaprak kümesi var. Gövdeden dışarıya doğru açılmış, birbirinin üstüne binmiş. Kenarları yuvarlak, damarları ince beyaz hatlarla oluşmuş yapraklar. Üzerlerinde yağmur damlaları duruyor; küçük, yuvarlak, ikircimli. Etrafındaki dünya kaybolmuş: toprak bulanık, öteki bitkiler silik, taşlar belirsiz. Sadece bu yaprak kümesi keskin. Sadece bu yapraklar var.

Neden?

Bütün hayatımızı dikey yaşıyoruz. Başını kaldırıp gökyüzüne bakıyorsun, ufka bakıyorsun, karşına bakıyorsun; hep yatay ya da yukarı. Uzam bu kadar değil oysa. Aşağı bakmak bir kayıp aramaktır, bir düşüşün hazırlığıdır, utancın yönüdür. Ama bazen aşağıda bir şey parlar. Toprağın hemen üstünde, kimsenin eğilip bakmadığı yerde, bütün bir evren seni bekliyor. Bu yaprak kümesi mesela. Onu her gün görüyoruz ya da daha doğrusu, her gün görmüyoruz. Gözünüz üzerinden kayıp gidiyor, ayağınız yanından geçiyor, zihniniz onu kaydetmiyor bile. Yaprak, görünmezliğin en yumuşak biçimi. Orada, ama yok. Her yerde, ama hiçbir yerde.

Ve bu görünmezlik bir şey saklıyor. Çünkü yaprak; küçük, önemsiz, kimsenin adını bilmediği yaprak, aldığınız her soluğun nedeni. Şu an akciğerlerinizi dolduran hava, dudaklarından çıkan buhar, kanındaki oksijen; hepsi bir yaprakta başladı. Bir yerde, bir zaman, bir yaprak Güneş’e döndü ve ışığı soğurdu, karbondioksidi parçaladı, oksijeni saldı. Şimdi o oksijeni soluyoruz hepimiz. Her soluğunda bir yaprakla tamamlanıyoruz, her nefesinde bir yaprağa borçlanıyoruz. Ve borcumuzu asla ödemiyoruz.

Eğil. Daha fazla eğil. Fotoğraf makinesini yukarıdan tut; yaprakların tam üstünde, bir el mesafesinde. Dünyayı odak dışına at, arka planı iyice bulanıklaştır, toprağı ve taşları ve öteki bitkileri eriyen bir gri lekeye dönüştür. Sadece yaprağı bırak kadrajda. Sadece onu keskinleştir. Bu bir estetik tercih değil; bir adalet eylemi. Hayatın boyunca görmezden geldiğin şeye, bir kez olsun, bakışının bütün keskinliğini vermek. Dünyanın geri kalanını belirsizliğe göndererek, bir yaprağı evrenin merkezine koymak. Çünkü zaten öyle, bilmesek de.

Deklanşöre bas. Işık sensöre düşsün. Ama şunu bilmelisin bu anda: senin yaptığın şeyi yaprak senden çok çok önce yapmıştı. O da ışığı yakaladı. O da dönüştürdü. Sadece sen imge ürettin, o bütün bir hayatı üretti.

Atmosferin yazarı

Atmosfer diye bir şey var değil mi ve biz onun içinde yüzüyoruz. Balığın suyu bilmemesi gibi biz de havayı bilmiyoruz. O kadar her yerde ki hiçbir yerde, o kadar sürekli ki görünmez, o kadar yaşamsal ki sorgulanamaz. Atmosfer bize verilmiş bir şey gibi geliyor: dünyanın doğal hali, gezegenin değişmez örtüsü, hep orada olan ve hep orada olacak olan bir bilgi. Soluk alıyoruz ve bu bize bir hak gibi geliyor; doğuştan, tartışmasız, bedava.

Ama ya atmosfer verilmemiş bir şeyse? Ya yapılmışsa?

Bir İtalyan filozof var -Emanuele Coccia- bitkiler üzerine düşünürken çok garip bir şey söylüyor: atmosfer bir yaprak ürünüdür. Şöyle düşün: milyarlarca yıl önce bu gezegenin havası çok başkaydı. Karbondioksit yoğundu, oksijen yoktu, hiçbir canlı soluyamazdı o havayı. Sonra bir şey oldu; sessizce, devasa bir şey. Bitkiler yaprak çıkardı. Ve yapraklar ışığı soğurmaya, karbondioksidi parçalamaya, oksijeni havaya vermeye başladı. Yavaş yavaş, milyon yıl milyon yıl, yaprak yaprak, soluk soluk; atmosfer değişti. Hava yaşanılır oldu. Hayvanlar geldi, akciğerler geldi, beynin geldi, siz geldiniz. Hepsi bir yaprakla başladı.

Bu çok tuhaf bir düşünce: yaprak bir organ değil, bir koşul. Yaprak olmasaydı atmosfer olmazdı, atmosfer olmasaydı soluğumuz olmazdı, solumasaydık düşünce olmazdı, düşünce olmasaydı şu an bu cümleyi ne ben yazabilirdim ne siz okuyabilirdiniz. Yaprak, var oluşun altındaki ilk katman; görünmez ama taşıyıcı, sessiz ama kurucu. Bir binanın temeli gibi: kimse görmez; ama her şey onun üstünde durur.

Ve yaprak bunu kendi için yapmıyor. Ya da yapıyor, ama sonucu kendisini aşıyor. Bir yaprak fotosentez yaptığında kendi besinini üretiyor, evet, kendi gövdesini besliyor, kendi hayatını sürdürüyor. Ama aynı anda bütün bir atmosferi yazıyor. Bireysel bir edim, evrensel bir sonuç doğuruyor. Yaprak kendi işine bakıyor ve o iş dünyayı değiştiriyor. Bunda bir tevazu var ya da daha doğrusu, tevazunun ötesinde bir şey: bir masumiyetle karışan devrimcilik. Yaprak dünyayı kurtarıyor ve bundan haberi yok. Bizse dünyayı yıkıyoruz ve bundan haberimiz var; ki bu, utancın en derin tanımı olsa gerek.

Şimdi tekrar eğil ve o yapraklara bak. Damarlarına bak; ince, beyaz, dallanıp budaklanan çizgilere. Bir nehrin deltasına benziyorlar, bir akciğere benziyorlar, bir şehrin yukarıdan çekilmiş haritasına benziyorlar. Bu bir rastlantı değil: doğa farklı ölçeklerde aynı deseni tekrarlıyor. Yapraktaki damar ağı, akciğerlerinizdeki bronşların minyatürü ya da akciğerleriniz, yaprak damarlarının dev bir kopyası. Kim kimi taklit ediyor? Hayır, kimse kimseyi taklit etmiyor. Aynı problem, bir sıvıyı bir yüzey üzerinde en verimli şekilde dağıtmak, aynı çözümü ölçekten bağımsız olarak üretiyor. Yaprak ve akciğer aynı sorunun iki ayrı ölçekteki yanıtı. Ve ikisi de aynı iş için varlar: bir gazı bir başka gaza çevirmek. Yaprak karbondioksidi oksijene, akciğer oksijeni karbondiokside. Birbirlerinin aynadaki yansıması. Birbirlerinin tersi ve tamamlayıcısı.

Atmosferin yazarı, soluğunuzu sebebi, akciğerlerinizin aynası ve onu görmeden geçiyorsunuz her gün. Eğilmiyorsunuz. Bakmıyorsunuz. Adını bilmiyorsunuz. Ama o sizi biliyor; en azından akciğerleriniz onu biliyor, kanınız onu biliyor, her hücrenizdeki oksijen onu biliyor. Bedeniniz yaprağı hiç unutmadı. Unutan sadece zihniniz.

Işıkla yazan ve yazılan

İki kelime var, ikisi de aynı kökten doğmuş, ikisi de aynı malzemeyi kullanıyor, ikisi de aynı eylemi yapıyor; ama birbirlerinden haberleri yok.

Fotosentez. Yunanca phōtos ışık -ve synthesis- birleştirme. Işıkla birleştirmek. Yaprak; Güneş’in fotonlarını alıyor, karbondioksidi şekere dönüştürüyor. Işığı maddeye çeviriyor. Görünmez olanı görünür olana, enerjiyi varlığa ve şiircesini söylersem gökyüzünü toprağa tercüme ediyor. Bu bir çeviri eylemi; dünyanın en eski çevirisi. Güneş’te yazılmış bir metnin yaprakta yeniden yazılması.

Fotoğraf. Yunanca phōtos yine ışık -ve graphein- yazmak. Işıkla yazmak. Fotoğrafçı bir sahnedeki ışığı soğuruyor; sensörüne, filminine, gümüş tuzlarına. Ve onu imgeye dönüştürüyor. Işığı görüntüye çeviriyor. Bunun da şiircesi, zamanı mekâna tercüme etmek. Bu da bir çeviri eylemi; dünyanın en hızlı ve en acımasız çevirisi. Çünkü bir anı dondurduğunda o anı öldürüyorsun da: akan zamanı durdurup, yaşayan ışığı sabit bir yüzeye nakşediyorsun.

İki kelime; iki eylem, aynı araç: ışık. Biri ışığı yaşama çeviriyor, öteki de anlama. Biri madde üretiyor, öteki imgeler. Biri milyarlarca yıldır yapıyor bunu, öteki iki yüzyıldır bile değil. İkisı de ışığı yakalıyor ve biri dönüştürüyor, öteki hapsediyor. Onu bir başka biçime sokarak kendi dillerinin kılıyorlar; yaprak şeker moleküllerinde, fotoğraf da piksellerde.

Ve bu fotoğrafta, şu an baktığın bu siyah-beyaz karede, iki yazmak üst üste biniyor. Yaprak ışığı çoktan yazdı: Güneş’i soğurdu, fotosentez yaptı, kendi bedenini inşa etti, damarlarını ördü, yüzeyini kurdu, o yüzeyin üzerinde yağmur damlalarını tuttu. Bu birinci yazım, yapraktan size ulaşması milyarlarca yılın mirasıyla mümkün olan bir yazım. Sonra sen geldin. Eğildin. İkinci yazım senin. Ama birincisi olmasaydı ikincisi de olmazdı: yaprağın yazmadığı ışığı sen yazamazdın. Senin fotoğrafın, yapraktan kalan ışığın artıklarıyla yapılmış bir şey; fotosentezin bıraktığı kırıntılarla yazılmış ikinci bir metin.

Bu yüzden siyah-beyaz çekiyorsun. Rengi çıkardığında geriye ne kalıyor? Işığın kendisi. Süsü soyulmuş, çıplak, saf ışık. Gri tonları bir ışık skalası; siyah ışığın yokluğu, beyaz ışığın doluluğu, aradaki her gri ton ışığın bir derecesi. Renkli bir fotoğraflar bakanı, renklerin anlattığı öykülere çeker, gözünü boyar. Siyah-beyazsa seni ışığın öyküsüyle doğrudan baş başa bırakır. Ve ışığın öyküsü yaprakla başlayan öyküdür; fotosentezle, soğurmayla, dönüştürmeyle, tercümeyle. Siyah-beyaz fotoğraf, fotosentezin özüne en yakın fotoğraftır: sadece ışık, sadece gölge, sadece o ikisi arasındaki sonsuz geçiş.

Düşünün; yaprak da renkli, ama fotosentez renksiz. Fotosentez ışığın dalga boylarıyla ortaya çıkıyor. Kırmızı ve mavi fotonları soğuruyor ve yeşili geri yansıtıyor, bu yüzden de yaprak gözümüze yeşil görünüyor. Ama yapraktan geri dönen yeşil, aslında yaprakların istemediği ışık. Kullanmadıkları, geri çevirdikleri, işlerine yaramayanı bize atıyorlar. Biz yaprakların çöpüne bakıp ne güzel yeşil diyoruz. Yaprakların gerçek rengiyse yani gerçekliğiyse görünmezde; soğurulan dalga boylarında, karanlıkta yapılan kimyada.

Damlalar

Yaklaş şimdi. Daha da yaklaş. Yaprakların yüzeyine kadar eğil. Orada yaprakların damarlarının arasında yuvarlak ve saydam bir şeyler var. Onlar damla; yağmur damlası. Bir saat önce gökyüzündeydiler, bir bulutta yaşıyorlardı, binlerce metre yükseklikte, rüzgârın taşıdığı su zerreleri. Şimdiyse buradalar; bir yaprağın yüzeyinde, yerçekime yenilmiş, ama henüz ulaşmak istedikleri yere, toprağa da ulaşamamış. Yaprak ve dünya arasındaki incecik zarın üstünde asılı kalmışlar.

Bak, aslında hepsi bir mercek.

Damlanın içinde yaprak kendini gösteriyor. Damar ağları büyüyor, eğriler netleşiyor ve bükülüyor; damla bir büyüteç; gözlerine yeni bir yaprak gösteriyor. Yetersiz görüşün için sana yaprağı açıyor; damla sana yaprağı yeniden okuyor. Yaprak kendini hiç böyle görmedi, sen yaprağı hiç böyle dinlemedin. Bir şeyi gerçekten görebilmek için çoğu zaman arada bir yabancının durması gerekir; bir tercüman, bir mercek, bir teleskop, bir şiir. Damla bir konuk; gelip geçici, davet de edilmemişti, ama orada durabildiği sürece yaprağı yaprağa, yaprağı sana gösteren.

Ve damlanın geçiciliği ile yaprağın geçiciliği garip bir çelişki oluşturuyor. Yaprak da geçici; birkaç ay sonra sararacak, dalından kopacak ve damlanın kendisinden önce gittiği yere, toprağa, karışacak. Ama damlanın geçiciliği çok daha kırılgan. Güneş açtığında buharlaşacak, sert esen bir rüzgârla düşecek, bir böcek geçerse onu içecek, kendi bedeninin bir parçası yapacak. Damla zamanın en kısa konuğu; ama bu kısalık onu değerli kılıyor. Çünkü az kalanı çok görürsün. Uzun kalanı görmeye alıştığından ona bakmayı unutursun, ama gelip geçici olanı, az kalana bakmadan edemezsin. Yaprakları görmüyordun, zaten hep oradalardı, damlayı hemen görüyorsun; çünkü az sonra baktığın yerde olmayacak.

Fotoğrafın zamanla ilişkisi de burada beliriyor. Deklanşöre bastığın anda damla oradaydı. Bir saniye sonra orada olmayabilirdi. Fotoğraf bu orada olma ile olmama anlarını bir arada yakalıyor. Kendi uzayında damlayı düşmekten, buharlaşmaktan alıkoyuyor. Ama gerçekte öyle mi? Damla çoktan gitti. Fotoğrafta gördüğün onun anısı. Bu deneme de o anının bir tercümesi, belki de anlamı. Piksellerden oluşmuş bir yokluk. Fotoğraf damlanın geçiciliğine karşı bir şey yapamaz. Sadece onu canlı kılan şeylerden; dönüşmesinden, döngüsünün içinde yitip gitmesinden koparıp alır.

Bu fotoğrafın en derindeki çelişkisi; korumak için saklamak, yaşatmak için öldürmek. Her fotoğraf bir tahnit. Ama her fotoğraf bir direniş; unutuşa karşı, zamana karşı, yitip gitmeye karşı. Bahçenin köşesindeki bu yaprak kümesinde bu damlaları kimse görmeyecekti, birkaç dakikalık ömürlerini yaşayıp kaybolacaklardı. Ama sen baktın, gördün ve deklaşöre bastın. Başka bir zamanda ve başka bir yerden ben de görüyorum.

Damla sana yaprağın hayatını tercüme etti, sen de damlanın kısacık ömürüne tanıklık ettin, dürüst bir tanıklık. Bu zincir; görmenin, göstermenin, aktarmanın zinciri. Ve zincirin ilk halkası hâlâ o yaprak; ışığı soğuran, atmosferi yazan, damlanın geçici konukluğuna ev sahipliği yapan ve fotoğrafın mümkün olmasının koşullarını yaratan yaprak. Her şey oan dönüyor.

Görünmezin müziği

Ayağa kalk artık. Dizlerindeki ağrıyı hisset. O ağrıyı hak ettin, o senin ağrın, bakmanın ve görmenin ağrısı. Ayağa kalk ve etrafına bak. İşte bahçe; ağaçlar, çalılar, otlar, böcekler. Hepsi yerli yerinde. Sen eğilmeden önce ne yapıyorlarsa aynı şeyi yapmaya devam ediyorlar. Hiçbir şey değişmedi.

Ve her şey değişti.

Çünkü artık yapraklara bakmadan yürümüyorsun. Ayağının altındaki çimenler eziliyor; her biri bir fotosentez fabrikası, her biri atmosferin yazarı, her biri bir an sonra akciğerlerine dolduracağın soluğu üretmekle meşgul. Başını kaldırdığında bir ağacın gökyüzüne yayılan tacını görüyorsun. Binlerce yaprak, binlerce tercüman sana gün ışığını tercüme etmekle meşgul. Gölgeler olmadan varlığının sınırlarını nasıl bileceksin? Rüzgâr esiyor, atmosferin şarkısını mırıldanıyor. Yaprakların şarkısı. Bütün bu sessiz ve görünmez emeğin, görünmez alfabenin, milyarlarca yıllık tercümenin sesi.

Daha önce de mırıldanıyordu bir şarkı, sen şimdi duyuyorsun. Değişen yaprak değil, sensin!

Ve cebinde bir fotoğraf var. Siyah-beyaz bir kare. Küçük bir şey. Önemsiz. Bir galeri duvarına asılmayacak, bir yarışma kazanmayacak, birilerine göstermekte bile ikircikleneceğin bir kare. Ama o kare sana iki yazmayı gösterdi; biri yaprakların atmosferi yaratarak ışıkla yazdığı metin, öteki senin ışıkla yazdığın fotoğraf, imge ve anlam. İki yazım üst üste. İki phōtos buluşmuş.

Yaprak Güneş’i soğurarak Dünya’yı solunabilir kıldı, sen ışığı soğurarak dünyayı görünür kıldın. Yaprak atmosfer yazdı, bütün dünyayı saran bir metin. Sen cebindeki fotoğrafı yazdın; saniyenin kesri kadar kısa bir zamanda, bir yaprak kümesi kadar kısa bir metin. Ama ikisi de aynı şeyi yaptı: ışığı yakaladı, dilini anladı ve tercüme etti. Onu anlayarak korudu.

Fotoğraf çekmenin en derinde yatan anlamı da bu: yaprakların milyarlarca yılda yaptığını bir an için tekrarlamak. Işığa uzanmak, onu başka bir şeye çevirmek. Yaprak bunu yaşam için yapıyor, sen o yaşamı anlamak için. İkisi aynı şey mi? Bir bakıma aynı; zihnin yaşamı, bakmanın yaşamı, göstermenin yaşamı. Ve yaşam da bir anlam; maddenin kendi kendini örgütlemesinin anlamı, atmosfer kadar büyük bir düzen kurmasının anlamı.

İşte yaprak kümesi hâlâ orada. Kimsenin eğilip bakmadığı yerde. Senden önce de oradaydı. Senden sonra da orada olmayı sürdürecek. Görmesen de yazacak. Anlamasan da tercüme edecek. Senin en güzel fotoğrafından bile eski, derin ve sessiz ışıkla yazmayı sürdürecek.

Ama sen bir kez olsun eğildin.

Ve bu yetti.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.