Almanya’nın Hessen eyaletine bağlı Hadamar şehrinde doğdunuz.
Üç yıl orada yaşadım. Daha sonra yine Hessen eyaletine bağlı Fritzlar’a taşındık. Babam, orada lise edebiyat öğretmeniydi. Küçük ve güzel bir kasabaydı. Orta Çağ’dan kalmış kuleler, kiliseler vardı. Dört erkek kardeştik, annem ev işleri yapıyordu. Babam, II. Dünya Savaşı sırasında önce Fransa’daydı sonra İtalyan Partizanların safına geçti. Dolayısıyla Fransızcayı ve İtalyancayı çok iyi biliyordu.

Öğrenim yıllarınız söz eder misiniz?
Yatılı bir liseye gidiyordum. Latince, Yunanca ve İngilizce öğrendim. Babamın Fransızca ve İtalyanca kitapları vardı. Evimizde çok kitap okunurdu. Dostoyevski, Thomas Mann onları okurdum. 68’li yıllarda lise mezunu oldum.
68’li yıllarda, Almanya nasıldı?
Almanya çok hareketliydi. Özellikle, Berlin çok eğlenceliydi. Liselerde de hareketlilik vardı. Sınıf arkadaşlarımla aram çok iyiydi. Hemen hepsi, Fransızca biliyordu. 1963 yılında 1969 yılına kadar Lüksemburg’da oturduk. Lüksemburg çok uluslu bir yerdi. Herkes, Fransızca ve İtalya biliyordu.
Babanızın edebiyat öğretmeni olduğunu söylemiştiniz. Sinemayla olan ilgisi nasıldı?
Sinemaya pek ilgisi yoktu.
1973 yılında Münih Televizyon ve Film Üniversitesi’nde Televizyon Gazeteciliği ve Belgesel Film Yapımı alanında öğrenim görüyorsunuz. Bu bölümü tercih etme nedeniniz neydi?
Hem edebiyat hem de sinemayla ilgilenebileceğim bir bölümdü. 1970 yılında, Münih’te yabancı çocuklarla uğraşan bir derneğimiz vardı. O derneğe üyeydim ve orada çalışmalar yapıyordum. Türk aileleriyle tanıştım. 1973 yılından itibaren her yaz, en az iki ay Türkiye’ye gidiyordum. Şöyle bir planım vardı; bir hafta İstanbul, bir hafta köyler, bir hafta plajlar. Otellerde hiç kalmadım. Köylerde, insanlarla tanıyordum. Kasabalarda, filmler izledim. Hiç unutmam, Mersin’de Yılmaz Güney filmlerini izledim.
İzleyip, etkilendiğin ilk Türk filmlerini hatırlıyor musun?
Yılmaz Güney’in oyuncu olarak oynadığı filmlerden çok etkilenmiştim. Lütfi Ömer Akad’ın, Hudutların Kanunu [1967] filmini söyleyebilirim.
Münih’te hangi filmleri izlerdiniz?
François-Louis Tilly, Jean-Luc Godard, Pier Paolo Pasolini filmlerini izlerdim. Alman genç sinemasına ilgi duyardım. Werner Herzog ilgimi çekerdi. Sözün ettiğim yönetmenlerin filmleri, sinema tarihinde önemli bir yer tutuyor.
Sinemayla ilgilenmeye karar verdiğinde aileniz bu duruma nasıl karşıladı?
Babam öğretmen olduğu kadar, politik bir kişiydi. Politikayla ilgilenirdi. Solcuydu. Partizandı. Sinema okumam konusundaki kararım sonrasında, bir ses çıkarmadılar. Senin tercih dediler, desteklediler. Böylelikle, Münih Sinema Okulu belgesel bölümüne kaydoldum. O yıllarda, Türk işçi çocuklarla ilgilendim. İlk filmim, çocuklarla ilgili kısa bir belgesel film oldu. Ders filmiydi. Münih’teki hayatın zorlukları, okul, aile vs… Daha sonra yavaş yavaş belgesel filmlerin kurgularına başladım. Kurmaca film kurguları da yaptım.
Okuldan mezun olduktan sonra ne yaptınız?
Bavyera eyaletine bağlı Freising şehrinde, bir huzur evinde iki yıl sivil askerlik yaptım. Askerliğim çok rahat geçti. Öyle bir dünyayı da gördüm.
Askerliğinizi bitirdikten sonra kendinize nasıl bir yol çizdiniz?
Kısa belgeseller kurguladım. Sema Poyraz’la* çalışmaya başlamıştım. Pierre Hoffmann diye önemli bir arkadaşımız vardı. Dört-beş belgeseli kurguladım. Onun özelliği, uluslararası bir kişi olmasıydı. Chritoph Boekel adında bir arkadaşımız var. II. Dünya Savaşı hakkında Rus ve Alman askerleri üzerine filmi de vardır. Tabii yavaş yavaş belgesel kurgu filmlerinden, kurmaca filmlere doğru yönelmeye başladım. Yeşim Ustaoğlu’nun, 1993 yılındaki İz filmi bunlardan biridir.

Yeşim Ustaoğlu, sizi nasıl buldu?
OBA [Institute for Living Stories] için kısa filmleri seçmiştim. Hem Yunanistan hem de Türkiye’den. O seçki içerisinde, Yeşim Ustaoğlu’nun kısa filmleri de vardı. Gösterimler sırasında tanıştık. İlk uzun metrajlı filminin hem kurgusunda hem de ses teknisyenliğinde bulundum. Filmi sesli çekmiştik, Aytaç Arman o güne kadar filmlerinde kendi sesini kullanmıyordu. İlk defa o filmde kendi sesini kullandık.
ODTÜ GİSAM da, Görsel ve İşitsel Sanatlar Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde Cinema and Reality ve Basic Video Production dersleri verdiniz. O süreç, nasıl başladı?
ODTÜ ve Marmara Üniversitesi’nde ayrı ayrı iki hafta kurgu, belgesel sinema, ses üzerine dersler verdim. ODTÜ ile anlaşabildim. İki hafta içerisinde üç, dört film çıkardık. 1997 yılında, “Ders vermek ister misiniz?” diye bir teklif yaptılar. Kabul ettim ve aynı yıl dersleri vermeye başladım. Bir taraftan, dışarıya kurgu yapmaya da devam ettim. Alman sinemasının uluslararası alanda en popüler oyuncusu Christian Berkel, derslerimize konuk oldu. Yönetmenler de. Onların filmleri gösterildi, söyleşiler yapıldı. Teori ve pratik iç içe yürüyordu.
ODTÜ yönetimi bana, ne yapıyorsun ya da neden bunu yapıyorsun gibi bir soruyu hiçbir zaman sormadılar. Politik filmler gösteriyordum, davet ettiğim konuklar vardı. Öğrencilerin ilgisi çok iyiydi. Üniversite yönetimi en küçük bir zorluk çıkarmadı, aksine hep destek verdi.
Derslerinizin içeriğinden söz eder misiniz?
Teorik ve uygulamalı olarak, ‘İlk Film Yapımı’, ‘Sinema ve Gerçekçilik’ adında iki dersim vardı.
Ankara’da yaşadığınız o yirmi yıl için neler söylemek istersiniz? Özellikle, Ulus Baker’le de tanışıklığınız var.
Ulus Baker’in entelektüel düzeyi müthişti. Onun dersleri çok yüksek bir seviyedeydi. Almanya’da bile böylesine felsefi bir derinliği olan bir insanı görmedim. O dönem derslerini kayıt altına aldım. Şimdi o derslerden, beş tanesini kurguladım. Belki, iki-üç tane daha olacak. Ulus Baker, gerçekten Türkiye için çok önemli bir düşünür.
Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan’ın İki Dil Bir Bavul [2008], Aslı Özge’nin ZDF için çektiği Biraz Nisan [2003], Köprüdekiler [2009] filmlerinin de kurgularını yapıyorsunuz. Kaynaklarda ilgimi çeken bir çalışmanız olmuş, Yusuf Kurçenli’nin 1984 yılında yönetmenliğini yaptığı Ölmez Ağacı [1984] filminin de kurgusunu yapıyorsunuz.
Kurmaca filmiydi ama filmi biraz belgesele dönüştürdüm diyebilirim. Doğa çok ön plandaydı. Bunu konuştuk, önerilerimi söyledim.
Yusuf Kurçenli bu durumuma ne dedi peki?
Kabul etti.
Yönetmenin çektiği malzeme sizin elinize geliyor. Bu malzemenin dışında sizin talepleriniz olur muydu?
Türkiye’de film veya belgesel çekiminden önce yönetmenlerle senaryo üzerine çalışmak çok az oluyor. Yönetmenlerle çok az, çekim öncesinde konuşabiliyoruz. Genellikle, çekimler bitince malzemeyle karşılaşıyorum. İstediğim şu; bir filmin kurgusunu yapacak kişi, çekimlerden önce yönetmenden sonra senaryoya bakan ikinci kişi olmalı. Mesela, Yeşim Ustaoğlu’nun İz filminin senaryosunun başlangıcını, kurgu masasında değiştirmiştik. Özcan Alper’in Sonbahar filmi, tamamen belgesel bölümle başlar, oyuncu sonrasında kareye girme başlıyor.
“Yönetmenlerin kurgu aşamasında düşünceleri çok değişiyor.”
Atıf Yılmaz, Söylemek Güzeldir** anı kitabında, “kurguya hiç gitmezdim çünkü sahnenin dekupajı bellidir.” Bir sahne eğer beş plandan oluşmuşsa, zaten başka türlü o sahnenin kurgulanması mümkün değil. Onun için, “kurguya gitmezdim” diyor. Herhalde onun gibi bir yönetmenle çalışmadınız.
Belgesel filmlerini kurgularken, genelinde yönetmenler olmuyor. Çekilen bütün ham görüntüleri beraber izledikten sonra bir-iki hafta çalışırım sonra yönetmenler kurgu masasına geliyor. Genellikle yönetmenlerin kurgu aşamasında düşünceleri çok değişiyor. Özellikle de belgesel filmlerde böyle oluyor.
Dünyaca ünlü Alman yönetmen, Werner Herzog’la da çalışıyorsunuz. Onun çalışma yönteme nasıldı?
Çekimlerin tamamını bana teslim etti. Kurguya başlamadan önce çekilen ham görüntülerin tamamını izledim. “Bu malzemeden ne çıkar?” diye düşünürüm.
Film, ‘Kral/İmparator’ konulu bir belgeseldi. Orta Afrika Cumhuriyeti’nin kendisini imparator ilan eden sıra dışı ve zalim diktatörü Jean-Bédel Bokassa’yı konu alan Echoes from a Somber Empire [1990] yapımıdır. Kral hakkındaki belgesel malzemeyi kurguladım. Herzog, kurgunun başlangıcında yoktu daha sonra geldi. Öncesinde ham görüntüleri izlemiştim, o malzemeden ne çıkardı? Bunu düşündüm. Kararımı verdim ve kurguya başladım.

Aranızda bir çatışma olmuyor muydu?
Birlikte konuşuyorduk. “Böyle yapsam daha iyi olur. Buna göre, en iyisi bu” diye konuşuyorduk. Tartışma olmuyordu sadece birbirimize önerilerimizi söylüyorduk. Aramızda iş birliği yapıyorduk. Tartışmalara hiç girmezdik. Türkiye’de olan şeyler, Almanya’da da oluyordu.
Werner Herzog’un dışında çalıştığınız yönetmenleri de görüyoruz.
Christoffel Bockert, Panikos Christantone, Peter Heller, Frido Feint var.
Onlarla nasıl çalışıyordunuz?
Yöntemim her zaman aynıdır; çekilen bütün görüntüleri beraber izlemek. Sonrasında da ortaklaşa bir karar vermek.
Reddettiğiniz projeler oldu mu?
Bir-iki çalışama diyebilirim. Başlamıştım çalışmalarına ama yönetmenlerle anlaşamadığım bırakmak zorunda kaldım. Dil birliğini kuramadık.
Türk sinemasını ana hatlarıyla nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tam bir kurmaca değil aslında. Türk toplumun bir aynası olduğu için filmlerin genelde de bir belgesel yanları oluyor. Sorun oyuncu değil, içerik.
Alman sinemasında belirgin bir şekilde Fatih Akın örneğinde olduğu gibi Türk asıllı yönetmen kuşağı var. Onlar için neler söylemek istersiniz?
Alman filmlerinin bir belgesel anlatısı var. Bu anlamda da Türk sinemasına benziyor diyebilirim. Filmlerin tamamına baktığımızda kurmaca diyemeyiz. 1980’li yılların başında Münih’te Sinematek Derneği’nin kuruluşu içerisinde oyuncu Erman Okay arkadaşımla beraber bulundum. Türk-Yunan Sinema Derneği de vardı. İtalyan Sinema Derneği de. Belediye, bu derneklere ortak fon desteği sağlamıştı. Bütçe sorunumuz yoktu. Yönetmenleri, yazarları davet ediyorduk. Dido Sotiriyu*** ve diğer ülkelerden konuklarımız oluyordu. Halen bu dernekler, faal durumda.
Notlarımda şöyle bir anekdot var; tiyatro için grotesk oyunlar yazmışsınız. Bu nereden aklınıza geldi?
Senaryo yazmıştım ama o senaryo bir işe yaramadı. Komedi tiyatroları yapan bir arkadaşım, yazdığım senaryoyu tiyatro metni haline dönüştürme teklifini sundu. Konusu şuydu; sağcı bir Alman nüfus dairesinde çalışıyor, başka bir Alman o geliyor ama kendini bir türlü Alman olduğunu kanıtlayamıyor. Yok işte bilgisayar kayıtlarında senin Türk olduğun yazıyor deniyor vs. Bu süreç içerisinde o Alman olan kişi gittikçe Türkleşmeye başlıyor. Sonunda da adam, “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye devam ediyor. Sonunda da o Alman, Türkiye’ye gidiyor. Türkiye’ye geldiğinde de “Sen, Türk değilsin” deniliyor. Böyle bir komediydi. Bir yıl boyunca Almanya’nın her bölgesinde oynandı ve çok başarılı oldu. Sonrasında tek kişilik bir oyun daha yazdım. O da şöyleydi; bir Alman Türkiye’ye geliyor ve Türkleşiyordu. Bu ikinci oyundan sonra devam etme fırsatım olmadı.
1981 yılında bir kitabınız yayınlanıyor; Karikatürkei von 1946 bis 1981-Karikatürkiye.****
Evet. Türk karikatürüyle çok ilgilendim. Tan Oral’la tanıştım. Onun ve benim koleksiyonum vardı. Karikatürlerle, Türkiye tarihini anlatmak istiyordum. Öyle de oldu.
* 1950 yılında Zonguldak’ta doğdu ve ilkokul eğitiminin ardından ailesiyle birlikte Almanya’ya yerleşti. Gençlik yıllarında Stuttgart’ta lise eğitimi aldı, Münih Ludwig Maximilians Üniversitesi’nde Doğu Bilimi ve Tiyatro okudu. Berlin’deki Alman Sinema ve Televizyon Akademisi’nde [DFFB] reji/yönetmenlik eğitimi alarak bu akademiden mezun olan ilk Türk kadın yönetmen oldu. [Kaynak: https://de.wikipedia.org/wiki/Sema_Poyraz Erişim Tarihi: 27.08.2026]
** Söylemek Güzeldir, Atıf Yılmaz, Afa Yay., 1995, 287 s.
*** Dido Sotiriyu [18 Şubat 1909, Şirince, Aydın-23 Eylül 2004, Atina, Yunanistan]. Çağdaş Yunan edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Sotiriyu, Türkçeye Benden Selam Söyle Anadolu’ya romanıyla dünya çapında tanınmıştır.
**** Fuldaer Verlagsanstalt [Almanya/Hamburg bölgesinde Buntbuch-Verlag tarafından basımı/dağıtımı yapılmıştır.]
Önemli Not: Söyleşi için Nur Akalın’a teşekkür ederiz. Söyleşi içerisindeki fotoğraflar, izinsiz olarak kullanılamaz.


Bir Cevap Bırakın