Düşük bütçeli Amerikan istismar sinemasının (*) en tartışmalı janrlarından biri “tecavüz-intikam” filmleridir. En tipik örneklerinde, tecavüze uğrayan bir kadının kendisine tecavüz eden erkekleri öldürmesini öyküleyen bu filmler önce anaakım eleştirmenler tarafından yerden yere vurulmuşlar ancak daha sonra özellikle akademideki film çalışmaları alanındaki bazı yazarlar tarafından daha nüanslı değerlendirmelere tabii tutulmuşlardı. Hatta örneğin feminist Carol Clover türün en öne çıkmış örneklerinden düşük bütçeli I Spit on Your Grave’i (1978) toplu tecavüze uğrayan bir genç kadının yargı süreçlerinde adalet arayışının vicdan sahibi bir erkeğin tanıklığı sayesinde sonuca ulaşabildiği Hollywood yapımı (başroldeki Jodie Foster’a Oscar getiren) Sanık’a (The Accused, 1988) tercih ettiğini kaydetmiştir.
Daha sonra Korkunç İntikam adıyla videosu çıkmış olsa da I Spit on Your Grave’in ülkemizde sinemalarda vizyona girdiğini gösterecek ne bir afişe ne lobi kartına ne de gazete ilanına şimdiye dek rastlamadım ama İntikam Kadını (1979) adlı bir Yeşilçam filmi konusu itibariyle I Spit on Your Grave’den esinlenmişe bir hayli benziyor ve nitekim İntikam Kadını’nın bir video kaydından türetilmiş korsan DVD’leri yurtdışında “Turkish I Spit on Your Grave” diye lanse ediliyordu!… Yurtdışındaki istismar filmleri meraklıları arasında- İntikam Kadını’na oranla daha sınırlı tanınırlık kazanmış olmakla birlikte- tecavüz-intikam janrıyla ve bu janrdaki bir başka Amerikan filmiyle ilişkilendirilerek lanse edilen bir diğer düşük bütçeli Yeşilçam yapımı ise Saldırganlar (1979).
1979’da en az 18 film çekerek yılın (28’er film çekmiş olan Naki Yurter ve Ülkü Erakalın’la birlikte) en çok film çeken üç yönetmeninden biri olan Engin Temizer’in imzasını taşıyan Saldırganlar, en başında genç bir kadının tecavüze uğramasını, finaline doğru da bu tecavüzcü erkekleri öldürmesini perdeye getirmekle birlikte aslında tam olarak bir tecavüz-intikam filmi sayılmaz çünkü mağdur kadının tecavüzcüleri öldürmesi bir intikam planı çerçevesinde taammüden değil, kötü bir tesadüfle karşısına ikinci kez çıktıklarında tekrar tecavüze yeltenmeleri üzerine meşru müdafaa minvalinde gerçekleşiyor. Ancak Saldırganlar’ın anlatısındaki bu ‘tesadüf’, yıllar sonra Elm Sokağı Kâbusu (A Nightmare on Elm Street, 1984) ile esas büyük çıkışını yapacak olan Wes Craven’ın ilk filmlerinden, bizde 1975’te Kanlı Tecavüz adıyla vizyona girmiş olan The Last House on the Left’ın (1972) (**) anlatısının dönüşüm noktası konumundaki ‘tesadüf’ ile kısmen fakat bariz biçimde benzeşiyor. Aslen Bergman’ın Jungfrukällan (1960) adlı bir filminin Amerika’ya uyarlanmış yeniden çevrimi niteliğindeki The Last House on the Left’te genç bir kadına tecavüz edip onu öldüren bir grup psikopat tesadüfen bu genç kadının ebeveynlerinin evinde gecelemek durumunda kalırlar ve kızlarının akıbetinden bu konukların sorumlu olduğunu anlayan anne-baba onları öldürür. Nitekim Saldırganlar’ın video kaydının dijital mecraya İngilizce altyazısız da olsa “Savage Beasts” adı altında (ve filmin içeriğiyle tamamen ilgisiz bir Yunan çizgi roman dergisi kapak resmiyle sunulan!) aktarımının tanıtımında filmin I Spit on Your Grave’den ziyade The Last House on the Left’e benzer olduğu kaydediliyor.

1980 sonrasında el konulan bir kopyasının incelenmesi sonucu sansür kuruluna sunulmadan gösterime çıkarıldığı tespit edilen Saldırganlar’ın başrolünde Sabahan adlı oyuncu var. 1950 Mersin doğumlu olduğu, sinemaya geçmeden önce memleketinde, ardından Anadolu’nun diğer kentlerinde, daha sonra İstanbul’da gazinolarda “Prenses Sabahan” unvanıyla oryantal dans sanatçısı olarak çalıştığı kaydedilen (***) Sabahan’ın sinema kariyeri 1979 yılında sekizi Engin Temizer imzalı olmak üzere 12 filmde oynamakla sınırlı kalmış.
Saldırganlar, üç erkeğin işten çıkıp evine gitmekte olan genç bir kadını “eğleniriz” diye kendi aralarında pis pis gülerek, semtine götürüp bırakma vaadiyle arabalarına almalarıyla başlıyor. Bir kadının tanımadığı erkeklerin arabasına binmesini, “tecavüzü hak ettiği” şeklinde yorumlanmasını teşvik amacıyla geliştirilmiş bir anlatı unsuru olarak değil yaşamın doğal akışına aykırı bir unsur olarak senaryonun çalakalem yazılmış olduğunu sergileyen bir defo şeklinde görmeye eğilimliyim. Neticede bu üç erkek arabalarına aldıkları genç kadını tüm protestolarına karşın ormanlık bir alana götürerek tecavüz ediyorlar. Takriben beş dakika süren bu tecavüz sahnesinin sinemasal açıdan hangi görsel ve işitsel araçlarla perdeye getirildiğini analiz ettiğimizde en klasik feminist film kuramlarını doğrularcasına izleyicilerin röntgenci hazlarına hitap etme saikiyle sahnelendiği tereddütsüz biçimde belli oluyor. Tecavüz girişiminin en başında dönüşümlü olarak kâh kurbanın kâh saldırganların bakışıyla örtüşen subjektif kamera kullanımı daha sonra tecavüz boyunca yerini esasen geniş plan çekimlere bırakıyor. Yani film ne kurbanla ne de saldırganlarla tutarlı biçimde özdeşleşme dinamiği teşvik etmiyor, onun yerine seyirciyi daha çok röntgenci pozisyonuna konumlayarak bilahare bu pozisyonda sabitliyor. Üstelik tecavüz boyunca fonda eğlenceli, ritimli bir müzik kullanımı bu röntgenci pozisyonun izleyiciyi röntgenlediği olaydan dehşete düşmeye değil keyif almaya koşullandıran bir tercih.

Tecavüzcüler olay yerinden ayrıldıktan bir müddet sonra tecavüz kurbanı kadın yara bere içinde yürüyerek yöredeki bir eve geliyor ve burada yaşayan Kemal adlı, dönemin “seks filmlerinin” tiyatro kökenli başrol oyuncularından Hadi Çaman’ın canlandırdığı bir erkek ona kol kanat geriyor, “İnanın herkes kötü değildir bu dünyada, iyiler de vardır” gibi sözlerle onu teselli etmeye çalışıyor. 1979’da tam 16 filmde oynamış olan Hadi Çaman’ın müşfik yaklaşım olarak kodlandığı anlaşılan sahnelerde Serap’a gözlerini kırpıştırarak bakmasının performansına belki kasten belki istemsizce, parodik bir görünüm verdiğini kaydetmek gerek. Öte yandan adının Serap olduğunu öğrendiğimiz genç kadının evine dönmemesi üzere endişelenen ağabeyi polise gidiyor, polisin Serap’ın gitmiş olabileceği bir yer var mı sorusuna “kız kardeşimin bugüne kadar erkek arkadaşı olmadı” yanıtını veriyor. Bu arada ağabey kendisi kadar üzgün olan karısını teskin ettikten sonra Tevfik Şen ve Gülten Kaya tarafından canlandırılan bu karı-kocanın bir sevişme sahnesi perdeye geliyor.
Worldweird Cinema başlıklı bir blogda Saldırganlar / “Savage Beasts” hakkında 2007’de yayınlanmış bir eleştiride (****) eleştiriyi yazan Amerikalı, filmi İngilizce altyazısız olarak yani diyalogları anlamadan izlediğinden, tecavüz kurbanı kadın iyileştikten sonra evine dönmediğine göre hafıza kaybı yaşıyor olmalı tahmininde bulunmuş. İşin aslı şu ki Serap’ın evine dönmekten imtina etmesinin sebebi, Kemal’e beyan ettiği üzere bambaşka: “Dönemem onların yanına; yıllardır namuslarını korumak için mücadele eden abimle annemi de lekeleyemem.” Nitekim Serap daha sonra en azından hayatta olduğunu bildirmek için ailesine yazdığı mektupta da “Ölmedim ama keşke ölseydim daha iyi olurdu benim için. Eve, sizlerin arasına tekrar dönecek kadar temiz değilim artık. Ben nasıl olsa kirlendim ama sizlerin temiz, şerefli hayatınızı da kirletmek hakkım değil” diyor…
Aslında yukarıda andığım İngilizce eleştirinin giriş kısmında I Spit on Your Grave “üçüncü dünyada büyük bir etki yapmış olmalı” denilerek bunun muhtemel bir sebebinin “Türkiye, Mısır ve Hindistan gibi ülkelerde kadın namusuna atfedilen önem” olabileceği savunuluyor ve devamla “ya da belki burada [ABD’de] ve Avrupa’da olduğu gibi” sinema salonlarını doldurmanın “denenmiş ve başarısı kanıtlanmış yöntemleri olan çıplaklık, müstehcenlik ve şiddet” sunmak için yalnızca bir bahane olduğu, işin aslının “muhtemelen” bu ikisinin “arasında bir yerde” olduğu ifade ediliyor.

İşin aslı belki de ‘ikisinin arasında bir yerden’ ziyade iki önermenin ikisinin de ama her ikisi de farklı bağlamlarda geçerli oluşu. Yeşilçam’ın Z-tipi istismar sinemacılarının bu filmi yapmalarındaki murat, tecavüz odaklı bir filmin seks ve şiddet dozajı dolayısıyla salonları dolduracak olması. Wes Craven’ın The Last House on the Left’i çekmesinin sebebinin Hollywood’da şiddetin normalize edilmesine tepki olarak şiddetin aslında ne kadar acı verici olduğunu teşhir etmek ya da kendi halinde, sıradan orta sınıf bir ailenin de damarlarına basıldığında psikopatlar kadar şiddet gösterme potansiyeli ve becerisine sahip olduklarını ortaya koymak olduğu savunulabilir ve bu argümanlara filmin kendisi üzerinden dayanak sağlanabilir. Keza I Spit on Your Grave’in yönetmeni Meir Zarchi’nin, tecavüze uğrayan bir kadının intikam alması hakkında bir film çekmeye kendisini yönelten deneyimin bir gün karşısına çıkan şiddet mağduru bir kadını polise götürdüğünde polisin sergilediği duyarsızlığa duyduğu öfke olduğuna dair beyanı inandırıcı bulunabilir; bu filmlerin yapımcılarının bu filmlere yatırım yapmalarının sebebinin seks ve şiddetin gişede başarı getireceği inancı olmasına ek olarak. Saldırganlar özelinde ise filmin itibarını iade etmemize yol açabilecek saygıdeğer herhangi bir murat, niyet sezemiyorum açıkçası.
Böyle bir niyet olsaydı bile tecavüz sekanslarının bunu tamamen boşa düşürecek şekilde perdeye getirilişi söz konusu her şeyden önce. İlk ve asıl tecavüz sahnesinin perdeye nasıl getirilmiş olduğunu yukarıda analiz etmiştim. Kemal ve Serap arasındaki yakınlık ilerleyip sevişmeye başladıklarında sevişmeleri esnasında tecavüz sahnesinden kısa enstantaneler flashback gibi perdeye geliyor. Ancak bunlar Serap’ın anılarının canlanması ise -herhalde o bağlamda perdeye geliyorlar- Serap’ın bu anılarının canlanması karşısında yüzünde pek bir ifade değişikliği gözlemlenmemesi bu sekansların Kemal-Serap sevişme sahnesi arasına yedirilmesinin ya sonradan kurgu aşamasında gündeme geldiğini ya da sevişme sahnesinde harcıalem bir oyuncu yönetiminin söz konusu olduğunu ortaya koyuyor. Tecavüze dair ikinci bir flashback sahnesi ise saldırganlardan birinin bu olayı büyük bir özlemle anımsamasına dair: Serap ve tecavüzcünün yüzlerine karşılıklı zumlar içeren bu flashback kurgusunda ses kuşağında erkek sesinin keyifle oh oh, kadın sesinin ise acıyla ah ah demesi yer alıyor. Nihayet Kemal’in de arkadaşları olduğunu öğrendiğimiz saldırganlar polisten saklanmak için bir başka bahaneyle onun evine geldiklerinde Serap’a tekrar tecavüze yelteniyorlar ve bu kez yaklaşık üç dakika süren bu tecavüz girişimi sırasında fonda yine heyecanlı bir müzik, diyalog kuşağında ise kadının, erkeklerin oh oh seslerine eşlik eden yalvarma nidalarını dinliyoruz. İlk ve asıl tecavüz sahnesinde fonda eğlenceli, ritimli bir müzik kullanımının izleyiciyi röntgenci pozisyonunda izlediği vakadan dehşete düşmeye değil keyif, haz almaya koşullandırdığını kaydetmiştim. Gerek flashbacklerde gerekse ikinci cinsel saldırı sahnesinde keyifli, heyecan verici bir müzik kuşağıyla birlikte erkeğin zevk alan, kadının ise acı içindeki sesinin, giderek yalvarış nidalarının dinlettirilmesi bu hazzın yalnızca tecavüz formundaki seks eyleminden kaynaklanmadığı, bu eylemin tecavüz biçiminin kadına acı verici oluşunun da izleyiciye ayrıca keyif ve haz verici, açıkçası metaforik değil dümdüz sadist bir haz verici olarak tasavvur edildiğini ortaya koyuyor.
Serap ikinci cinsel saldırı esnasında saldırganlardan birinin yere düşürmüş olduğu bir tabancayı eline alıp onları öldürüyor ve koşarak evden uzaklaşıyor. Agah Özgüç’ün Türk Filmleri Sözlüğü’nde Saldırganlar’ın konusu “kendisine tecavüz edenleri öldürüp, sonra da intihar eden bir kızın öyküsü” olarak özetlenmiş. Ancak filmin “Savage Beasts” sürümüne de kaynaklık eden kopyası Serap fonda ‘Batsın Bu Dünya’ şarkısı çalarken bir köprü üstünde (yanılmıyorsam Unkapanı köprüsü) koşması esnasında aniden sona eriyor; biraz daha uzun bir başka kopyası ise bu koşu sonunda durup, kendisine “Daha çok iyi günlerimiz olacak; sen, ben hep beraber mutluluk içinde” diye seslenen Kemal’e “Mutluluk ha? Hangi mutluluk? İğrenç emelleriyle insanı mahveden çirkin insanların yaşadığı bu toplumdaki mutluluk mu? İnsanın namusuyla yaşaması günah mı? Namusunu korumak isteyen insanlar mı suçlu? Yoksa ona namusunu koruma fırsatı vermeyenler mi?” ile başlayıp “Kaderimle oynayanlara lanet olsun! Ne istediler? Ne geçti ellerine? Lanet olsun!” ile biten uzunca bir tirat atmasını da perdeye getiriyor ve Serap’ın muhtemelen intiharın eşiğinde olduğu açık uçlu bir final sunuyor.
Serap’ın saldırganları öldürdükten sonra kaçışının ‘Batsın Bu Dünya’ eşliğinde perdeye gelmesi ve sonunda ‘acıklı’ bir tirat atması izleyicileri, daha önce tecavüze uğrayışı ve acı çekişi keyif verici seyir deneyimleri olarak sunulmuş bu karakterle bu kez belki de empati kurmaya ya da en azından ona acımaya yönlendirmeye yönelik olarak işlev görüyor. Peki, izleyicilerin daha önce tecavüze uğrayışını, acı çekişini keyifle izlemeye yönlendirilmiş oldukları karakterle bu kez empati kurmaya, ona acımaya başlamaya yönlendirilmesi izleyicileri bir yüzleşmeye, bir iç muhasebeye zorlama işlevi görebilir mi? Böyle bir yoruma kapıyı tamamen kapatmak belki tümüyle doğru olmayabilir ama açıkçası yine de bunu zorlama bir yorum olarak görme eğiliminde olurum.
Serap’ın tiradında “namus” motifinin yeniden vurgulu biçimde gündeme gelmesi üzerinde durmak gerek, Serap’ın, ailesinin yanına dönmekten yine namus sorunsalı bağlamında imtina edişini anımsayarak. Uzun lafın kısası, Serap’ın tecavüze uğramış oluşu dolayısıyla kendini namusunu “koruyamamış” olarak, ailesine yazdığı mektuptaki ifadesiyle “kirlenmiş” olarak görmesi erkek egemen zihniyetin en iğrenç koşullandırmasının baskınlığının, sorgulanmadan, izleyici tarafından sorgulanması teşvik edilmeden, veri kabul edilişinin göstergesi. Yukarıda kaydettiğim üzere Yeşilçam’ın Z-tipi istismar sinemacılarının Saldırganlar’ı yapmalarındaki murat, tecavüz odaklı bir filmin içereceği seks ve şiddet dozajı dolayısıyla salonları dolduracak olması. Öte yandan söz konusu olan uzun metraj ve kerhen de olsa ‘konulu’ bir film olduğundan böyle bir konunun içine oturtulacağı bağlam da tecavüze uğrayan kadının artık “kirletilmiş” olduğuna dair koşullandırmayı içererek şekillenmiş.
(*) ‘İstismar sineması’, belirli izleyici kesimlerinin özel ilgisine mazhar olan, seks ve/veya şiddet ya da örneğin uyuşturucu kullanımı veya motosiklet sürücülüğü gibi daha spesifik motifleri perdeye getirmeyi önceleyen (bu motifleri, izleyicilerin bunlara ilgisini “istismar eden”) filmler için kullanılan bir kavramdır.
(**) The Last House on the Left için bkz.: Kaya Özkaracalar, ‘Wes Craven ve Şiddet’, Geceyarısı Filmleri (+1 Kitap, 2007) sf. 28-41.
(***) kaynak: Yıldız Olay Magazin Gazetesi 1981 Yıllığı
(****) https://worldweirdcinema.blogspot.com/2007/03/movie-review-saldirganlar.html
Bu yazının hazırlık aşamasındaki yardımından dolayı Doruk Uysal’a müteşekkirim.


Bir Cevap Bırakın