ÖTEKİ YEŞİLÇAM – UÇURUMDAKİ KADIN: TUHAF BİR ‘KENDİNE DÖNÜŞLÜ’ ZERRİN EGELİLER FİLMİ

Uçurumdaki Kadın her şeye karşın son tahlilde keskin yargılarla değerlendirmekte zorlandığım bir film. Egeliler’in röntgenci hazlara hitap eder tarzda çıplak pozlarının perdeye gelişi ile filmin lafzi düzeyde eleştirdiği “sömürüye” doğrudan yer verişindeki riyakarlık yadsınamaz.

Geçtiğimiz haftalardaki bir yazımda, bir filmin ait olduğu türe veya ekole veya geleneğe dair farkındalık içermesi, bu farkındalığı bariz biçimde yansıtması ve bunu bariz biçimde yansıtırken dolaylı olarak da olsa bu minvalde bir tefekkür imlemesi olan ‘kendine dönüşlülüğün’ Yeşilçam’da ilginç, kayda değer bir örneği olarak Ay, Aman, Of! (1979) adlı erotik filmi mercek altına almıştım (*). Yeşilçam’daki erotik filmler furyasının 1978-1979 yıllarında en revaçtaki yıldızı olan Zerrin Egeliler’in Ay, Aman, Of!’ta olduğu gibi yine Zerrin Egeliler adlı bir oyuncuyu, yani kendisini canlandırdığı bir diğer kendine dönüşlü film ise Uçurumdaki Kadın (1979). Ay, Aman, Of! yıldız-hayran/oyuncu-seyirci arasındaki ilişkiye dair ve de hayran tarafına daha fazla odaklanan bir film iken Uçurumdaki Kadın ise doğrudan ve salt yıldız oyuncu odaklı, üstelik “seks filmlerine” yüzeysel ve hatta riyakâr biçimde de olsa son derece (öz-)eleştirel yaklaşan, adeta “tövbekâr” sayılabilecek bir film.

Her iki filmin de yönetmeni 1960’lı yıllarda çok sayıda Türkan Şoray filmi yönetmiş olan Ülkü Erakalın. Uçurumdaki Kadın’ın günümüzde mevcut kopyasında jenerik bulunmadığı ve filmin vizyon afişlerinde senaristin adı kaydedilmemiş olduğundan senaristin de Erakalın olduğu konusundaki kaynak Agah Özgüç’ün derlediği Türk Filmleri Sözlüklerindeki kısa künye. Erakalın Ay, Aman, Of!’ta yönetmen olarak, yani kendisi olarak bir sahnede perdeye de geliyordu; Uçurumdaki Kadın’da ise Egeliler ve aktör Tugay Toksöz dışında bizzat kendilerini canlandıran ünlü yok.

Uçurumdaki Kadın’daki kendine dönüşlülüğü açımlamaya ve sorunsallaştırmaya girişmeden önce Yeşilçam tarihinde Uçurumdaki Kadın adlı bir de 1964 yapımı, başrolde Filiz Akın’ın yer aldığı ana akım bir film olduğunu ve Yeşilçam’da yıllar sonra aynı adlı ama farklı bir film daha çevrilmiş olmasının sebebinin “uçurumdaki kadın” kalıbının harcı alemliğinden kaynaklı bir rastlantı olabileceği gibi, 1979 yapımı filmin öncekinin sansür onay belgesiyle gösterime çıkarılarak sansürü bypass etme saiki de olabileceğini kaydedeyim.

Uçurumdaki Kadın Egeliler ve Toksöz’ün öpüşmekte oldukları bir kadrajla açılıyor, derken kameranın geri çekilmesiyle her iki oyuncunun spot ışıkları altında sevişmekte olduklarını görüyor, böylece bu sevişme sahnesinin çekim aşamasındaki bir filmin bir sahnesi olduğunu anlıyoruz. Daha sonra Egeliler’i sarhoş görünümlü (Aliye Rona tarafından canlandırılan) annesiyle tartışırken izliyoruz: “Allah’tan başka kimsenin yardımını görmedim. Her şeyi kendi gücüme, çalışmama borçluyum; soyunmama, açık film çevirmeme borçluyum.” Annesinin karşılığı ise “Orospuluğuma desene!” oluyor…

Bu yanıt, filmlerde “soyunmayı” “orospulukla” eşdeğer gören gerici toplumsal bakışın Uçurumdaki Kadın’daki en net tezahürü; ancak, filmin senaryosunun bu sözümona eşdeğer(siz)liği esastan sorgulamayıp anlatısı boyunca bu konumdaki oyuncuları bir sömürü düzeninin kurbanları olarak sunmakla yetindiğini baştan kaydedeyim; üstelik Egeliler ve Toksöz arasındaki, Egeliler’in ince topuklu siyah ayakkabıları hariç tam boy çıplak göründüğü sevişme sahnesinin Uçurumdaki Kadın boyunca muhtelif vesilelerle birkaç kez perdeye gelmesi de bu “sömürü düzeni” eleştirisinde eleştirilen olgunun ta kendisi değilse ne?!

Egeliler’in annesiyle tartışmasının ardından (Yüksel Gözen tarafından canlandırılan) Sami Canıgüzel adlı bir film yapımcısı yarın çekimine başlanacağını söylediği yeni bir film için görüşmek üzere Egeliler’i arıyor. Egeliler’in “Hiç olmazsa senaryoyu gönderseniz de konu hakkında bilgim olsa” diye sitem etmesi üzerine yapımcı gülerek “Hah, hah, hah! İlahi Zerrin hanımcığım, hangi filme konuyu bilerek, hangi filme elimizde bir senaryoyla başladık?” karşılığını veriyor. Zerrin Egeliler’in 1979’da gerçek yaşamda tam 37 filmde, yani kaba bir hesapla on günde bir filmde rol almış olması ışığında bu diyalogun içerdiği hicivdeki abartı payı çok fazla olmasa gerek.

Söz konusu filmin Canıgüzel’in de bizzat sette bulunduğu bir sevişme sahnesinin çekiminin ardından Egeliler eve döndüğünde babası olduğunu tahmin ettiğimiz (ama daha sonra Egeliler’in babasını çocukken kaybetmiş olduğunu söylemesi ışığında kim olduğu meçhul kalan; Tevhit Bilge tarafından canlandırılan) bir adam ona “senin soyunmanı istemiyorum” deyince Egeliler “Ben de zevkim için soyunuyorum sanki! Makine oldum, makineleştim…” diyerek sinir krizi geçiriyor. Bir sonraki sahnede (Yeşilçam’ın en donuk yüzlü, en ifadesiz oyuncularından Enver Çokgör tarafından canlandırılan) bir doktorun ağzından Egeliler’in intihara teşebbüs ederek hastaneye kaldırılmış olduğunu öğreniyoruz. Doktorun teşhisi ise “Öyle bir batağa saplanmış ki kurtarılması çok güç. Devamlı seks filmleri çevirmekten bunalıma düşmüş” şeklinde.

Nitekim doktorun bu teşhisinin ne kadar isabetli olduğunu görsel olarak sergileme minvalinde (!) Egeliler’in sevişme sahnelerini uzun uzadıya anımsayışı ya da kabusunda/rüyasında/hayalinde görmesi, ardından da “hayııır!” diye haykırması perdeye geliyor. Öte yandan bu flashback tarzı sevişme sekanslarının arasına birilerinin “film yıldızlığı bir paravan; orospunun birisin alt tarafı” ve benzeri suçlayıcı sözlerinin de yedirilmiş olması, Egeliler’in bunalımının, devamlı seks filmi çevirmek sebebiyle sekse yabancılaşma tarzı bir bunalım değil, yaptığı işin toplumsal algısı karşısında düştüğü bir bunalım olduğuna da işaret ediyor aslında. Ancak Uçurumdaki Kadın’da doğrunun temsilcisi olarak sunulan doktorun da Egeliler’in durumunu sık sık “batağa saplanmış”, “batağa yuvarlanmış” biçiminde ifade edişi bu algıyla net bir mesafe koymayan, o algının söylemlerini çağrıştıran bir söyleme denk düşüyor yukarıda da değindiğim gibi.

Filmin ikinci yarısında doktorun önce Egeliler ile, daha sonra annesi, yapımcı Canıgüzel, (Turgut Özatay tarafından canlandırılan) bir yönetmen ve Toksöz ile ayrı ayrı görüşmelerini izliyoruz. Egeliler, babasız büyümekle başlayan ‘acıklı’ bir yaşam öyküsü aktarıyor “çocukluğumda yazılmış acı kaderim” diyerek. Annesi ise kızını yine “orospunun biri” olmakla suçluyor.

Doktorun yapımcı ile görüşmesi göndermeleri açısından çok ilginç. Doktor, yapımcının bazı filmlerini Fırçana Bayıldım Boyacı, Çalkala Yavrum Çalkala, İsmet Bu Ne Kısmet olarak sayıyor ki bunlar Yeşilçam’daki erotik güldürü filmleri furyasından gerçek film adları ve farklı yapımcıların ürünleri olsalar da üçünün de yönetmeni Ülkü Erakalın. Yapımcı, bu film adları kendisine sayılınca “bunlar ünlü filmlerim arasında çevirmek zorunda kaldığım ticari birkaç kurdele” diye yüzünü yapmacık biçimde buruşturarak karşılık veriyor. Erakalın burada kendisini doğrudan öne çıkarmasa da yapımcı karaktere yansıtarak, erotik furyaya dahil oluşuna dair eleştirilere karşı getirebileceği harcıalem savunmayı kendisi karikatürize etmiş.

Doktorun yönetmenle ve Toksöz’le görüşmeleri naiflik ile kitsch arasında flu bi alanda, tanımlanması zor bir nitelikte. Doktor, yönetmene hitaben “Emekçisiniz; bugün toplumumuzda her ne kadar patron düzeni baskısını sürdürüyor olsa da” derken yüzünü yönetmenden kameraya çeviriyor, yani izleyicilere hitap edercesine “zafer sizin, sanatçının, emekçinindir” diye devam ediyor ve ekliyor: “Bundan böyle çıplak da olsa toplumu eğiten, topluma bir şeyler veren eserler sergilemenizi istiyorum.” Kendisi gerçekten de erotik furyada rol almış ana akım Yeşilçam kökenli erkek oyuncular içinde en ileri derecede “soyunmuş” erkek oyuncu olan Tugay Toksöz ise doktora “Hangimizi soymadılar!?” diye dert yanıyor, “ama suçlu bizler değiliz doktor bey, suçlu bizim sırtımızdan para kazananlar.” Doktorun “O zaman isyan edin bu düzene. Söz verin bunu yapacaksınız, değil mi?” demesi üzerine de minnetle “Özümüzü, gerçeği buldurdunuz bize” diyor.

Uçurumdaki Kadın’ın son sahnesinde Toksöz taburcu olacak olan Egeliler’i hastane odasında ziyaret ediyor ve onu yeni bir filmin setine götüreceğini söylüyor: “İkimizin de özlediği, istediği gibi bir film. Soyunmak yok. Kalbimizin, içimizin, sanatımızı pırıl pırıl [burada anlaşılamayan bir sözcük var] ortaya seren bir film, duygularımızın filmi”. Ve Uçurumdaki Kadın, Baba (The Godfather, 1972) filminin unutulmaz müziği eşliğinde Toksöz Egeliler’in omzuna kolunu atmış halde bahçede yürürlerken en son karede kameranın beyaz bir gülü kadraja almasıyla sona eriyor. Malum, beyaz gül, masumiyeti, saflığı ve temiz sevgiyi simgeler…

Uçurumdaki Kadın her şeye karşın son tahlilde keskin yargılarla değerlendirmekte zorlandığım bir film. Egeliler’in röntgenci hazlara hitap eder tarzda çıplak pozlarının perdeye gelişi ile filmin lafzi düzeyde eleştirdiği “sömürüye” doğrudan yer verişindeki riyakarlık yadsınamaz. Öte yandan erotik filmlerin anlatı yapılarının, görsel tasarımlarının ötesinde başlı başına çıplaklığı, “soyunmayı” normatif olarak yeren söylemler de en hafif ifadeyle yüzeysel ve çok sorunlu. Ayrıca Zerrin Egeliler’in yaptığı işi “orospulukla” eşdeğer gören söylemlerle bezeli bir filmde oynarken neler hissetmiş olabileceğini tedirginlikle merak ediyorum. Ama “beyaz gül” ile özdeşleşme özlemini alay edilesi bir kitschlik örneği olarak algılamaya da içim el vermiyor.

 

(*) https://ekdergi.com/oteki-yesilcam-bana-filmlerdeki-hayalin-yeter-kendine-donuslu-bir-zerrin-egeliler-filmi/

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.