1 Mayıs bir gün değildir. Takvimde yerini almış sıradan bir tarih hiç değildir. O, birikmiş öfkenin, sabrın, direnişin ve umudun adıdır. Bir bayramdan çok daha fazlası; bir sınıfın kendi varlığını fark ettiği, kendine ad verdiği, tarihe müdahil olduğu gündür. Bu yüzden 1 Mayıs kutlanmaz yalnızca; 1 Mayıs’a çıkılır, 1 Mayıs’a yürünür, 1 Mayıs’ta taraf olunur.
Bugün, dünyanın dört bir yanında meydanlara çıkanlar, aslında tek bir cümleyi farklı dillerde yeniden kurarlar: “Biz varız!” Bu cümle, fabrikaların gürültüsünden, maden ocaklarının karanlığından, ofislerin görünmez mesailerinden, güvencesizliğin sessiz çığlığından doğar. 1 Mayıs, tam da bu yüzden yalnızca geçmişin değil, bugünün ve yarının da günüdür.
Sanayi devriminin dumanı gökyüzünü kapladığında, insan emeği ilk kez bu kadar çıplak bir sömürüyle karşı karşıya kaldı. Günde 14, 16, 18 saat çalışan işçiler, yalnızca bir ücret değil, bir hayat talep etmeye başladılar. “Sekiz saat iş, sekiz saat dinlenme, sekiz saat kendimize” diyen o ses, aslında insanlığın en sade ve en haklı talebiydi.
O talep, kısa sürede bir bilince dönüştü. İşçiler yalnız olmadıklarını fark etti. Aynı makinelerin başında eğilen, aynı karanlıkta çalışan, aynı yoksulluğu paylaşan milyonlar, bir sınıf olduklarını kavradı. 1 Mayıs, işte bu kavrayışın tarihidir. Bu yüzden bir anma günü değil, bir uyanış günüdür.
Ama bu uyanış kolay olmadı. Dünyanın dört bir yanında işçiler kurşunlarla, coplarla, mahkemelerle, darağaçlarıyla karşılandı. 1 Mayıs, yalnızca kazanımların değil, kayıpların da tarihidir. Her kazanımın ardında bir bedel, her hakkın arkasında bir direniş vardır.
Türkiye’de ise 1 Mayıs, yalnızca bir mücadele günü değil, aynı zamanda bir hafıza sınavıdır.
1977’de Taksim’de yaşanan katliam, bu ülkenin emek tarihine kazınmış en karanlık sayfalardan biridir. Onlarca insanın hayatını kaybettiği o gün, yalnızca bir saldırı değil, aynı zamanda bir gerçeğin ilanıydı. Bu ülkede emek mücadelesi, yalnızca patronlarla değil, karanlık yapılarla, görünmeyen ellerle de karşı karşıyadır.
Aradan geçen yıllara rağmen o günün gerçek failleri ortaya çıkarılmadı. Deliller eksik bırakıldı, soruşturmalar yarım kaldı, dosyalar kapatıldı. Türkiye’de 1 Mayıs, bu yüzden sadece bir anma değil, aynı zamanda bir hesap sorma günüdür. Çünkü adaletin yerini bulmadığı yerde hafıza susmaz.
Bu susmayan hafıza, her yıl yeniden meydanlara çıkar.
Taksim, bu hafızanın adıdır.
Bir meydandan fazlasıdır Taksim. Orası bir coğrafya değil, bir tarihsel bellektir. Bu yüzden yasaklanır. Bu yüzden “güvenlik” gerekçesiyle kapatılır. Çünkü mesele kalabalıklar değildir, mesele o kalabalığın neyi hatırladığıdır.
Dünyanın birçok kentinde işçiler en merkezi meydanlarda 1 Mayıs’ı kutlarken, Türkiye’de Taksim’in ısrarla kapalı tutulması tesadüf değildir. Bu, bir güvenlik meselesi değil, bir hafıza meselesidir. Hatırlayan bir toplumdan korkulur. Hatırlayan bir sınıf, yeniden mücadele etmeyi de bilir.
Yıllar içinde 1 Mayıs’ı ehlileştirme çabaları da eksik olmadı.
Bir zamanlar “Bahar Bayramı” denilerek içi boşaltılmak istendi. Bugün ise “yerli ve milli” söylemlerle törenselleştirilmek, zararsız bir güne indirgenmek isteniyor. Oysa 1 Mayıs, doğası gereği huzursuzdur. Sorgular, rahatsız eder, düzeni zorlar.
Sendikaların etkisizleştirilmesi, emeğin örgütsüzleştirilmesi, hak arama yollarının daraltılması… Tüm bunlar, 1 Mayıs’ın ruhunu hedef alır. Çünkü 1 Mayıs yalnızca bir gün değil, bir bilinçtir. O bilinç zayıflatılmadan, hiçbir düzen kendini güvende hissetmez.
Bugünün Türkiye’sine baktığımızda, 1 Mayıs’ın neden hâlâ bu kadar güncel olduğunu görmek zor değil.
Yoksulluk derinleşiyor. Çalışanlar daha fazla çalışıyor, ama daha az yaşıyor. Güvencesizlik sıradanlaşıyor. Gençler geleceksizliğe, emekliler yoksulluğa mahkûm ediliyor. Emeğin değeri düşürülürken, hayatın maliyeti her gün biraz daha yükseliyor.
Bir zamanlar sekiz saatlik iş günü için verilen mücadele, bugün farklı biçimlerde yeniden veriliyor. Çünkü mesele yalnızca çalışma süresi değil; mesele yaşamın kendisi.
Bu yüzden 1 Mayıs hâlâ bitmiş bir hikâye değildir.
Tam tersine, yarım kalmış bir cümlenin devamıdır. Her kuşak, o cümleyi kendi koşulları içinde yeniden kurar. Bugün de öyle.
Meydanlar kapatılabilir. Yollar kesilebilir. Sesler bastırılabilir. Ama tarih kapatılamaz. Çünkü 1 Mayıs, yalnızca bir gün değil, bir hafızadır. Ve hafıza, eninde sonunda kendine bir yol bulur.
1 Mayıs, bir anma değil, bir başlangıçtır.
Yeniden. Her seferinde.
*


Bir Cevap Bırakın