İSLAMİ MOTİFLİ KORKU FİLMLERİ: ALPER MESTÇİ VE DİŞE DOKUNUR BİR KORKU FİLMİ OLARAK SİCCİN 9

Siccin 9’un meziyeti yalnızca konusunda ve bu konunun senaryolaştırılmasında değil, görselleştirilmesinde de kendini gösteriyor.

Yeşilçam döneminde çekilen yerli korku filmlerinin sayısı yaklaşık olarak bir elin parmakları kadardı. 2004’ten bu yana ise yerli sinemada bir korku filmleri patlaması yaşanıyor. Öyle ki artık bir ‘Türk korku sinemasından’ sözetmek mümkün. Korku filmleri günümüzde güldürü filmleri ve romantik filmlerden sonra sinemamızın üçüncü temel janrı konumuna gelmiş durumda.

Bu furyanın ana gövdesini ise cinler ve benzeri İslami motifler içeren korku filmleri oluşturuyor.

İslami motifli filmlerin belirleyici ve sürükleyici olduğu bir furyanın 2004’ten sonra peydahlanması ile siyasi arenada AKP’nin yükselişi arasında ilişki kurmak ilk elde akla gelmesi doğal bir düşünce. Türkiye’de İslami motifli korku filmlerinin yaygınlaştığı dönem ile siyasi İslam’ın iktidarının örtüşmesi tesadüf olamayacak kadar manidar bir örtüşme kuşkusuz.

Böylesi bir önermeyi sorgulamaya, İslami motifli korku filmlerinin İslamcı hegemonya inşa süreçleri ile ne düzeyde eklemlendiklerini açımlamaya girişmeden önce 2000’li yıllarda yerli korku filmleri furyasının yaşanmasıyla bağlantılı ve gözardı edilmemesi gereken bir diğer faktörü de gündeme getirmek gerek. Bir dönem furya halinde kovboy filmleri dahi çekmiş Yeşilçam sinemacılarını korku filmlerinden uzak tutan kaygı, bu janrın gözlerine kestiremedikleri özel efektlere bağımlı bir janr olduğu düşüncesiydi muhtemelen. 2000’lerden sonra ise bilgisayar temelli özel efekt olanağının artık Türkiye’de de gerçekleştirilebilir olması, korku filmi çekmenin önündeki zorluklardan birini ortadan kaldırmış oldu.

Batı sineması ve popüler kültüründen aşina olduğumuz vampir, zombi ve hatta Batılı anlamda hayalet gibi korku motifleri ne Anadolu’nun folklorunun ne de Türkiye yurttaşlarının çoğunun dinsel ve batıl inançlarının asli unsuru değiller, Türkiye yurttaşlarının çoğunun bu motiflere aşinalığı küreselleşen popüler kültür üzerinden. Dolayısıyla yerli bir sinemacının doğaüstü öğeler içeren bir korku filmi çekmeye giriştiğinde potansiyel izleyici kitlesinin daha yerel düzeyde aşina olduğu cin ve benzeri unsurlara yer vermeyi tercih etmesi muhakkak siyasal İslamcı bir ajanda ile hareket ediyor olduğunu göstermez. Önemli olan bu motiflerin nasıl bir anlatı bağlamında kullanıldığı, filmlerde İslami söylemlere vurgu yapılmasının da ötesinde filmlerin örneğin “inançsız” bireyleri kötüleyen, aşağılayan anlatılara sahip olup olmamaları. Bu perspektiften bakıldığında İslami motifler içermenin ötesinde net biçimde İslamcı bir ajanda içeren, İslamcı kültürel hegemonya inşa süreçlerine dahil olma işlevi taşıdığına kuşku olmayan yerli korku filmlerinin (*) sayısının azımsanmayacak düzeyde olduğu gözlemleniyor; hatta günümüzde İslamcı sinemanın artık “mağduriyet” (!) anlatıları içeren melodramlarda değil, korku sineması içinde hayat bulduğu söylenebilir.

Öte yandan İslami motifler içermenin ötesinde İslamcı ajanda içeren yerli korku filmlerinin sayısı azımsanmayacak kadar olsa da izleyiciden en fazla rağbet gören yerli korku filmleri arasında yer almıyorlar. En çok izleyici çeken yerli korku filmlerinin tamamına yakını Hasan Karacadağ ve Alper Mestçi’nin imzasını taşıyan filmler. İlk filmi D@bbe’de (2006) bir Japon korku filminden gayrı-resmi uyarlama düzeyinde esinlenmiş olan Karacadağ daha sonraki filmlerinde bir yandan anlatılarını sınıfsal ya da diğer toplumsal çelişkilere ilişkin alt metinlerle derinleştirmiş, diğer yandan Anadolu’nun, Ortadoğu’nun İslam-öncesi inançlarıyla da bağlantılandırmaya başlamıştı. Ne yazık ki böylesi özgün açılımlara yönelen bu sinemacı yaklaşık on yıldır sinemayı bırakmış durumda.

 

Alper Mestçi’nin korku filmleri

Furyanın başlangıcından günümüze uzanan bir skalada bakıldığında Türk korku sinemasının öne çıkan ismi olarak Alper Mestçi görünüyor. Karacadağ’ın D@bbe: Zehr-i Cin’i (2014) yerli korku filmleri içinde açık ara farkla tüm zamanların gişe şampiyonu unvanını koruyor olsa da yarım milyondan fazla izleyiciye ulaşmış olan toplam sekiz yerli korku filminin dördü -üçü Siccin serisinden olmak üzere- Mestçi’nin imzasını taşıyor; ölçeği biraz daha genişlettiğimizde ise en çok izlenen on yerli korku filminin altısı -beşi Siccin serisinden olmak üzere- Mestçi’nin filmleri.

Siccin serisinin ticari başarısı Türkiye ile de sınırlı değil. Burada kastım bazı Siccin filmlerinin göçmen kökenli Türk nüfusun yaşadığı batı Avrupa kentlerinde de vizyona girmelerinden ibaret değil; bu durum pek çok Türk filmi gibi Karacadağ’ın bazı filmleri dahil başka yerli korku filmleri için de söz konusuydu. Siccin filmleri ise yerkürenin öteki ucunda, uzak doğu Asya’da bir hayli ilgi görüyorlar, hatta Endonezya’da ilk filmin yeniden çevrim hakkı satın alınarak Sijjin (2023) adlı bir film dahi çevrildi.

Yönetmenlik kariyeri Dikkat Şahan Çıkabilir (2005-2006) adlı televizyon dizisi ile başlamış olan Mestçi’nin ilk sinema filmi olan Musallat (2007) bir cin ile bir insan arasındaki aşk üzerinden farklı dünyalar arası aşkı olumsuzlayan anlatısının örtük muhafazakâr yönelimi bir yana, son derece girift, şaşırtıcı hikâye anlatım tarzı ve yer yer ürkütücü, finalinde ise dehşetengiz mizansenleri ile dikkate değer bir korku filmiydi. Mestçi Musallat 2: Lanet’te (2011) ise bir akvaryumdaki balık gibi günlük yaşamdaki sıradan nesnelere tekinsizlik yükleyebilerek mahir bir sinemacı olduğunu tekrar göstermiş, bu arada muammayı çözmek için çaba gösteren baş karakterin genç bir kadın olduğu anlatısıyla da kadının salt kurban ya da pasif, en fazla yardımcı konumda olduğu gelenekçi korku sineması kalıplarının dışına çıkmıştı ki aynı izleği Siccin 2’de (2015) yine başarıyla tekrarlayacaktı.

Mestçi’nin iki Musallat filmi ve Siccin filmlerinin ilk üçü kendi içlerinde birbirlerinin devam filmleri niteliği taşımayan, hatta yönetmenin Mestçi olması dışında birbirleriyle pek bağlantılı dahi olmayan filmlerdi. Ayrıca “günahların kaydolduğu defter” anlamına gelen siccin sözcüğünün Siccin filmlerinin konularının içeriğiyle pek bir ilgisi olmadığını da kaydedeyim. Siccin (2014) Mestçi’nin diğer filmleri gibi yapım kalitesi İslami motifli diğer yerli filmlerin ortalamasından yüksek olmakla beraber daha o tarihte artık belli formüllere, konvansiyonlara hapsolmaya başlayan türe herhangi bir yenilik ya da açılım getirmeyen bir film iken Siccin 2 yukarıda andığım üzere aciz olmayıp muammayı çözmek üzere kendi başına yollara düşen azimli baş kadın karakteriyle kayda değerdi; ancak serinin en sıra dışı filmi romantik hatta melodramatik yönelimlerle doğaüstü korkuyu sentezleyen Siccin 3: Cürmü Aşk (2016) olacaktı.

Romantik/melodramatik unsurlar serinin sonraki filmlerine taşınmayacak olsa da Siccin 3: Cürmü Aşk’ın Siccin filmleri hatta korku sinemamız açısından uzun vadede esas önemi Adnan Koç tarafından başarıyla canlandırılan Orhan adlı karakteri ilk kez perdeye getirmesidir. İslami motifli yerli korku filmlerinde sıkça karşımıza çıkan ve gerçek yaşamdan da aşina olduğumuz takkeli, cübbeli hoca tiplemelerinden farklı bir görünüme ve kimliğe sahip, kötücül cinler ve benzerleriyle mücadelede iman gücü, gizli “ilimlere” vakıf olma gibi donanımların yanı sıra adeta bazı doğaüstü güçlere de sahipmiş izlenimi veren karizmatik Orhan Siccin 3: Cürmü Aşk’tan sonraki Siccin filmlerinin çoğunda da anlatıya dahil edilerek Siccin serisinin gerçek anlamda bir devamlılık kazanmasına vesile oldu. Bu arada Orhan’ın cin kovma vb. seanslarda, Arapçanın “Mardin Arapçası” olarak adlandırılan çok farklı bir lehçesi ile dua okumasının bu seanslara değişik bir ambiyans verdiğini, Orhan’ın İslami motifli diğer yerli filmlerdeki hocalardan farklılığını perçinlediğini kaydedeyim.

Öte yandan İslami motifli korku filmlerinin önemli bir bölümünde olduğu gibi özellikle Siccin 4’ten (2017) günümüze Siccin filmlerinin de son tahlilde korku filmi olarak izleyiciyi korkutma bahsinde yüksek volümle patlayan ses kuşağı eşliğinde perdede aniden beliren ürkünç figürler karşısında filmin karakterlerinin feryat figan bağrış çağırışlarıyla izleyiciyi koltuğunda sıçratmaya fazlasıyla başvurduklarını da kaydetmek gerek. Üstelik, Orhan ile kötücül varlıkların karşı karşıya geldikleri final mizansenlerine dek bu tip korku mizansenlerinin film boyunca sürekli halüsinasyon ve/veya kâbus bağlamlarında perdeye gelmeleri korkutuculuk potansiyellerinin törpülenmesine yol açıyor; çünkü ne zaman fantastik bağlamda korkunç bir sahne başlasa az sonra bunun başkarakterin gördüğü bir halüsinasyon veya kabus olduğunun anlaşılacağını ve dolayısıyla söz konusu karakterin başına fiili olarak bir şey gelmeyeceğini öngördüğümüz, yani yakın bir tehdit altında olmadığını sezdiğimiz için pek etkilenmemeye başlıyoruz ve belki de bundan dolayı, bu duruma rağmen izleyiciyi koltuğunda sıçratabilmek için yüksek volümle patlayan ses efektlerine ve feryat figan bağırış çağırışa ihtiyaç duyuluyor.

 

Siccin 9

Siccin serisinin geçen Cuma vizyona giren en yeni halkası Siccin 9 da yüksek volümle patlayan ses kuşağı eşliğinde perdede aniden ürkünç figürler belirmesi (ve filmin karakterlerinin bu ürkünç figürlerin aniden belirmesi karşısında feryat figan bağırıp çağırmaya başlaması) üzerinden izleyiciyi koltuğunda sıçratmayı amaçlayan ve yine korku mizansenlerinin çoğunun halüsinasyon ve/veya kâbus nitelikli olduğunun ortaya çıktığı bir korku filmi. Ancak Siccin 9’un ayırt edici özelliği dişe dokunur diye niteleyebileceğim bir konuya sahip olması.

Siccin 9’un fragmanı ve ilk sahneleri önce zihinsel engelli bir gencin bu durumunun bir korku öğesi olarak kullanıldığı ve kullanılmaya devam edileceği, filmin ekseninin bu minvalde olacağı düşüncesini doğuruyor (nitekim Siccin 4’te dehşet unsuru yaşlı ve yaşlılıktan kaynaklı hasta bireylerin bedensel pratiklerinin ve bizzat bedenlerinin genç ve sağlıklı bireylerin bedensel pratik ve bedenlerinden farklılığının fantastik minvalde vurgulanmış “iticiliği” [!] üzerinden kuruluyordu) ancak film ilerledikçe bu açıdan bir ters köşe durumu ortaya çıkıyor.

Siccin 9 taşrada zihinsel engelli bir gencin korkunç bir cinayet işlemesiyle açılıyor. Cemal adlı evladının bu cinayetini örtbas eden annesi ise onun durumundan sorumlu tuttuğu babasını lanetlemek amacıyla bir büyü yaptırıyor. Daha sonra ise annesinin gizemli bir şekilde ölü bulunması sonucu Cemal’in bir malikanede yaşayan bir aileye teslim edilmesiyle filmin ana gövdesi başlıyor. Bu ailenin kızı, Cemal’in o güne dek varlığından haberdar olmadığı (üvey) ağabeyi olduğunu öğrenmek durumunda kalıyor. Cemal’in bu baba evine yerleşmesiyle birlikte aile sakinleri ürkünç halüsinasyonlar, kâbuslar görmeye başlıyorlar.

[Henüz izlemedikleri ama izlemeyi düşündükleri bir filmin eleştirisinde söz konusu filmin finalinin ele verilmesi gibi “sürpriz-bozan” pasajlar okumak istemeyenler bu yazıyı okumayı bu noktada bırakabilirler.]

Sonuçta bu halüsinasyonlarda / kâbuslarda beliren ürkünç mahluklar evde çekirdek aileyle birlikte yaşamakta olan büyükbabayı, oğlu askerdeyken gelinin ırzına geçip hamile bıraktığını, genç kadını düşük yapması için hamileyken sürekli dövdüğünü, Cemal’in bu tecavüz sonucu dünyaya gelmiş olduğunu itiraf etmeye zorluyorlar. Cinsel şiddet dahil erkek şiddetine dair bu anlatımların yanı sıra büyükbabanın itiraflarının toplumsal erkek egemenliğinin en rezil yönlerinden birini ortaya koyan yönü ise gelinini ‘beni tecavüzle suçlarsan sana kimse inanmaz, tam tersine senin beni baştan çıkardığını söylerim ve herkes bana inanır’ diye sessiz kalmaya zorlamış olduğunu da itiraf etmesi… Bu açıdan Siccin 9’un senaryosu oldukça sağlam bir toplumsal patriarka teşhiri içeriyor.

Siccin 9’un meziyeti yalnızca konusunda ve bu konunun senaryolaştırılmasında değil, görselleştirilmesinde de kendini gösteriyor. Bu itiraflardan kısa bir süre önce büyükbabanın, ikinci ve hamile geliniyle aynı odada farklı divanlarda yatarken onu tekinsiz biçimde izlemekte olduğunu torununun aynadan görüp fark ettiği an aslında filmin en tüyler ürpertici anı.

Cemal’in üvey kız kardeşini de öldürmesinin önüne Orhan’ın uzaklardan müdahalesiyle geçilmesinin ardından öykünün nasıl sonuçlandığı kapanış jeneriği öncesinde perdeye gelen yazılı metinle izleyiciye aktarılıyor, Cemal’in bakımevine konulduğunu, üvey kız kardeşinin onun durumunu artık anlayışla karşıladığını ve bu arada aileye yeni katılan bebeğe Umut adının verildiğini öğreniyoruz.

 

(*) Bu bağlamda iki örnek, Ezan (2015) ve Kabir Azabı (2018) için bkz.: https://web.archive.org/web/20160310180259/http://ilerihaber.org/yazar/bu-ezan-ki-sehadeti-neyin-temeli-31132.html ve https://web.archive.org/web/20180806021313/http://ilerihaber.org/yazar/kabir-azabi-islami-kulturel-hegemonya-insa-cabasinda-bir-tugla-88338.html

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.