Bu anlamda Guardiola da, “üstüne vazife olmayan meselelere burnunu sokarak”, hayata ve siyasete bütüncül bir perspektifle yaklaşıyor. Total futbola getirdiği çağdaş yorum kadar, bu yönüyle de, total futbol ile total siyaseti bir araya getiren gerçek anlamda bir “total entelektüel” olarak tanımlanabilir kendisi.
Son zamanlarda futbol ile siyaset arasındaki ilişkiyle yakından ilgileniyorum, bilhassa da uluslararası futbol sahnesinde sergilenen siyasi jestlerle. Futbol bir yandan devasa bir kapitalist makine olsa da, öte yandan bir nevi siyasal arena işlevi görebiliyor; dolayısıyla futbolu, “futbol endüstrisine rağmen” kullanmak mümkün. Bu ‘rağmen’ kullanım, siyasal bir araç olarak büyük önem taşıyor: bir maçta ırkçılığa, savaşa ya da adaletsizliğe karşı durmak, stadyumu bir siyasal mücadele alanına dönüştürebiliyor.
Dünya Kupası’nın devam ettiği günlerde, futbol varlığını bütün dünyada hissettirirken yazılan bu yazıda, futbolun Filistin için ses yükseltmenin mekânları olarak nasıl kullanıldığına, Katalan teknik direktör Pep Guardiola örneği üzerinden bakacağım. Daha önce Filistin sineması, edebiyatı, sanatı ve siyasal yaşamı üzerine yazarken amacım Filistin adına ses çıkaranların sesine destek olmaktı; şimdi ise aynı şeyi futbol dünyası aracılığıyla sürdürmeye, futbol dünyasındaki Filistin’e destek seslerine destek vermeye çalışacağım.
Guardiola: Total Futbol, Total Entelektüel
Barcelona, Bayern Munich ve Manchester City gibi dünya devlerini çalıştırmış olan Pep Guardiola futbolu, siyasal görüşlerini ifade etmek için kullanmaktan hiç çekinmedi. Futbol dünyasının yalnızca futbolla ilgilenmesi gerektiği yönündeki anlayışı (ve dayatmayı) reddederek, ırkçılıktan sömürgeciliğe ve savaşa kadar birçok kriz anında (ki çağımız bir ‘krizler’ çağıdır) kamusal olarak söz aldı.
Bu bakımdan, onun Jean-Paul Sartre’ın ortaya attığı “total entelektüel” kavramının futbol dünyasında karşılığı olduğu söylenebilir. Sartre’a göre “total entelektüel”, toplumdaki bütün olaylara ve krizlere dair söz alan entelektüeldir. Total entelektüel bir alanda sınırlı kalmaz; siyaset, tarih, sömürgecilik, savaş ve benzeri meselelere her fırsatta dahil olur. Başka bir deyişle, total entelektüel dünyayı parçalar hâlinde değil, bir bütün, bir ‘total’ olarak görür. Sartre’ın en bilinen cümlelerinden birine başvuracak olursak: Entelektüel “üstüne vazife olmayan meselelere burnunu sokan kişidir.”
Bu anlamda Guardiola da, “üstüne vazife olmayan meselelere burnunu sokarak”, hayata ve siyasete bütüncül bir perspektifle yaklaşıyor. Total futbola getirdiği çağdaş yorum kadar, bu yönüyle de, total futbol ile total siyaseti bir araya getiren gerçek anlamda bir “total entelektüel” olarak tanımlanabilir kendisi.
Guardiola’nın bir “total entelektüel” olarak sergilediği tutuma birkaç örnek üzerinden bakalım. Kısa süre önce University of Manchester kendisine fahri doktora unvanı verdiğinde, Guardiola zarif bir hareketle kürsüyü siyasal bir platforma dönüştürdü ve şu açıklamayı yaptı:
“Gazze’de yaşananlar benim için çok acı verici. Beni derinden etkiliyor yaşananlar.
Bu mesele siyasi ideolojiyle ya da kimin haklı, kimin haksız olduğuyla alakalı bir şey değil…
İnsanlar bazen böylesine büyük trajediler karşısında tek bir kişinin ne yapabileceğini soruyor. Cevap şu: kayıtsız kalmayı reddetmeliyiz. Adaletsizlik ve acı karşısında sessiz kalmamalıyız.
Dünyanın dört bir yanında—Gazze’den Ukrayna’ya ve başka yerlere kadar—masum insanların korkunç acılar çektiğini görüyoruz. Çoğu zaman buna tanıklık ediyor ve hiçbir karşılık vermeden hayatımıza devam ediyoruz…
Katkımız küçük görünse bile elimizden geleni yapmalıyız…”
Benzer şekilde, Barselona’da Filistin’e destek amacıyla düzenlenen bir konserde söz alan Guardiola, Filistin’de yaşananları daha önce Barselona’da—ve dünyanın başka yerlerinde—tecrübe edilen şiddetle karşılaştırmış ve şöyle demişti:
“Ses çıkarmalıyız. Burada bulunmamız bile çok şey ifade ediyor; hem de çok, çok şey. Bombaların yol açtığı şey—ve aslında yol açmak istediği şey—sessizliktir; başımızı diğer yana çevirmemizdir. Asıl amaçları budur: ses çıkarmamızı önlemek…
Bugün dünyanın karşısına, doğal olarak güçsüzden yana olduğumuzu göstermek için çıkıyoruz—ve bu durumda güçsüz olan Filistin’dir. Ama mesele yalnızca Filistin değil; bütün haklı davalardır. Filistin için yapılmış bir açıklama bu, ama aynı zamanda insanlık adına yapılmış bir açıklamadır.”
Başka bir vesileyle ise Guardiola son derece açık bir ifadeyle şöyle demişti: “Ben tarafsız değilim; Filistinliyim.” Bir pankart gibi. Tek cümlelik bir manifesto gibi.
Çağdaş Guardiola
Sözde liberal “tarafsızlık” çağında Guardiola, tarihin doğru tarafında durmayı seçerek, çağın ruhuna teslim olmamayı başarmış ve gerçek anlamda çağdaş bir tavır sergilemiştir. Giorgio Agamben’in sözleriyle ifade edecek olursak:
Kendi zamanlarıyla mükemmelen uyuşan, ona her bakımdan bağlı olanlar, çağdaş değildirler.”
Agamben, çağdaş olana ilişkin bir başka önemli özellikten daha söz eder: çağın karanlığına bakabilmek. Şöyle diyor:
““Bilakis, çağdaş, zamanının karanlığını kendisini ilgilendiren, kendisine musallat olmayı asla bırakmayan bir şey olarak algılar… Çağdaş, gözleri kendi zamanından yayılan karanlık huzmesine takılıp kalan kişidir.”
Bu nedenle Guardiola tam anlamıyla çağdaş bir figürdür.
Guardiola’nın bu çağdaş ve angaje dayanışması Gazze’de de yankı buldu: Guadiola yıkılmış bir binanın kalıntıları üzerine yapılan bir duvar resmiyle ölümsüzleştirildi, resmin altında da şu basit ve dokunaklı ifade yer alıyor: “Teşekkürler Guardiola…”
Elden ele taşınan siyasal bir meşale, elden ele dolaşan bir umut gibi.

Diğer Angaje Destekçiler
Neyse ki, Guardiola sürdürdüğü bu siyasal angajmanda yalnız değil. Örneğin, Mohamed Salah, UEFA’nın Gazze’de öldürülen ve “Filistin’in Pele’si” olarak tanınan Filistinli futbolcu Suleiman al-Obeid hakkında yaptığı açıklamaya itiraz etmişti.
UEFA şu ifadeyi kullanmıştı:
“Filistinli Pele’ye veda ediyoruz. En karanlık zamanlarda bile sayısız çocuğa umut veren bir yetenekti.”
Olayı muğlaklaştıran bu açıklamanın ardından Salah son derece haklı bir soru yöneltti:
“Bize nasıl, nerede ve neden öldüğünü de söyleyebilir misiniz?”
Salah’ın bu sözleri, Al-Obeid’in Gazze’de insani yardım almaya çalışırken İsrail tarafından öldürüldüğünü hatırlatan bilgilerle birlikte yüz binlerce kişi tarafından paylaşıldı. UEFA’nın yaşanan vahşeti görünmez kılan diline karşı verilen bu cevap, Filistin’e yönelik en büyük uluslararası dayanışma dalgalarından birini tetikledi.
Bu dayanışmanın bir başka örneği ise, Lamine Yamal’ın Barselona’daki şampiyonluk kutlamaları sırasında Filistin bayrağı taşımasıyla ortaya çıktı. Yamal bugün dünyanın en popüler futbolcularından biri olduğu için, bu jest neredeyse küresel ölçekte bir dayanışma ifadesine dönüştü. Filistin’e böylesine kritik bir anda destek vererek, Yamal adını futbolun siyasal tarihine unutulmayacak harflerle yazdırdı. Dahası, Yamal’ın Filistin bayrağıyla çekilmiş görüntüsü de, tıpkı Pep Guardiola’nın portresi gibi, Gazze’de yıkılmış bir binanın duvarına resmedildi. Duvarları yıkılan Filistinlilerin yine de duvar resmi yapması, ne büyük bir politik direniş örneği.
***
Tek tek futbolcuların ötesinde, bazı kulüpler de Filistin’e verdikleri destekle tarihin doğru tarafındaki yerlerini aldılar. Bunlar arasında özellikle şu kulüpler saygıyla anılmayı hak ediyor: Celtic F.C., Athletic Bilbao, Rayo Vallecano, AEK Athens, Paris Saint-Germain, Red Star, Bohemian ve daha niceleri.
Bu kulüplere bakıldığında şu açıkça görülüyor: Tarihsel olarak sömürgeciliğe, faşizme ve apartheid rejimlerine karşı durmuş bölgelerden çıkan takımlar, bugün Filistin’le ve dünyanın ezilen halklarıyla dayanışma içindeler. Bu, aslında bugünün ve geleceğe dair umut verici bir durum. Örgütlü bir kötülük, “kötülerin” birlikteliği ve iktidarı olabilire evet ama bunun karşısında ezilenlerin kurduğu alternatif bir birlik de var.
Filistin’e verilen destek meselesi her gündeme geldiğinde aklıma John Berger’ın hayal ettiği yetimler ittifakı gelir. Berger’in sözleriyle:
Gizli bir yetimler ittifakı öneriyorum. Birbirimize göz kırparız. Hiyerarşiyi reddederiz. Her türlü hiyerarşiyi. Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikâyeleri paylaşırız… Evrendeki yıldızların yarısından fazlası hiçbir takımyıldıza ait olmayan yetim yıldızlardır. Takımyıldızların hepsinden daha fazla ışık verirler.
Evet, bu dünyada koruyucudan, hatta koruyucu bir “babadan” mahrum bırakılmış; bu yüzden de türlü şiddet biçimlerine açık hâle gelmiş ülkeler vardır. Bunlara “yetim ülkeler” denebilir. İyi haber ise şudur: Bu yetimler ittifakı, en az işgalci ve güçlü devletler kadar kuvvetlidir.
Başa geri dönecek olursak; Pep Guardiola gibi dünyaca tanınan figürler Filistin’i ve diğer madun halkları savunduklarında, en azından simgesel düzeyde, bu yetim ülkelere bir tür koruma sağlamış olurlar.
Filistin adına ses çıkarmak ve her fırsatta bu konuda söz söylemek hayati önem taşıyor. Ken Loach da, Cannes Film Festival’nde Filistin konusunda söz alırken Martin Luther King’in şu sözlerini hatırlatarak bunu bize yeniden göstermişti:
“En büyük kötülük, kötülerin şiddeti değil; iyilerin sessizliğidir.”
Dünya Kupası’nın çeşitli anlarında da bazı takım ve taraftarların bir ‘yetimler ittifakı’ kurar gibi Filistin’i desteklediklerini gördük. Umalım ki bu ‘ses çıkarma’ anları dünyanın dört bir yanına yayılsın. Böylece, Filistin’de yaşanmakta olan korkunç şiddet karşısında, hiç değilse bir nebze şiirsel adalet yerini bulmuş olur.


Bir Cevap Bırakın