Melville, balinanın omurunu anlatır. Yağını. Derisini. Damarlarını. Sayfalarca. Balina hem bir bütündür hem de bir ayrıntılar yığını.
Bir fincan. Yanında bir parça lokum var. Işık güzel, yumuşak okşuyor gibi sarıyor porseleni. Arka planda, belki bir şehir var. Ağaçlar olabilir, bir tabela, bir apartman da. Hiçbiri kesin değil. Bir karar vermem gerekiyordu: fincanı keskinleştirdim, geri kalan her şey yavaş yavaş sildim. Buna odaklama diyoruz. Odak, sadece optik bir olgu değildir. Bir karardır. Neyi var edeceğinin, neyi silmeye, belirsizleştirmeye razı geldiğinin kararı. Fotoğraf makinesi bunu lensiyle yapar. Bizse milyonlarca yıldır gözümüzle, binlerce yıldır da kültürümüzle, yazdığımız cümlelerle.
Retinanın ortasında küçücük bir alan var; adı fovea. İğne ucu kadar bir alan. Keskin görmemizi sağlayan tek yer orasıdır. Geri kalan her şey; şu an odamın köşesi, kitaplığımın üst rafı, penceredeki perde bulanık. Fark etmeyiz. Çünkü göz, bir noktadan bir noktaya durmadan sıçrayıp durur. Dünyamızı yamalayarak kurar. Kısacası biz zaten bir fotoğraf gibi görüyoruz. Bir noktayı seçiyoruz, odaklıyoruz; kenarları, odağın dışında kalanları feda ediyoruz.
Evrimimiz bütün bir görüş veremezdi bize. Her şeye aynı anda bakmak, hiçbir şeye bakmamak demek olurdu. Çalılardaki bir çıtırtı, bir kımıltı, bir gölge; yılan mı, kuş mu, rüzgâr mı? O kımıltıdan korkup kaçan hayatta kaldı, rüzgâr olduğunu düşünen öldü. Kısacası, dikkat bir takastır; bir şeyi görmek başka bir şeyi görmemeyi seçmektir. Gözümüzün seçip baktığı her yer bakmadığımız her yerin bedeli düşer.
Ama bu fotoğrafta keskinleşen yalnızca fincan değil, lokum da keskin. Ve burada biyolojimizin tam açıklayamadığı bir şeyler olur.
Bir Türk için lokum sıradan bir ayrıntı değildir. Konukseverliğin, ikramın, acı kahvenin hayatın zorluğunu hatırlatması gibi aynı hayatın tatlı yanlarını da anımsatan bir küp. Başka bir coğrafyada biri baksa belki öncelikle arka plandaki silik apartmanı görecektir. Belki ağaçları. Lokum, onun gözünde sadece bir nesnedir bir jest değil. Fotoğrafçının “ön plan” dediği şey, aslında kültürünün ona verdiği şeydir. Fovea biyolojidir. Ama neyin foveaya düşeceği kültürün meselesidir.
Neye baktığımızı seçmek neyi var ettiğimizi seçmek demektir. Peki bu kadar mı? Örneğin Simon Weil için dikkat, etiktir. Ona göre bir insana, “Neler yaşıyorsun” diye sormak ve yanıtını tüm açık benliğin ve algınla beklemek yapılabilecek en büyük cömertliktir. Aslında kastettiği; kişinin dikkatini, egosunu susturmak, dış gerçekliğe (başkasının acısına) tamamen açık hale gelmesidir.
(Ancak şunu da düşünmeden edemiyorum; sürekli bu düzeyde bir açık zihin ve dikkatle yaşamak, insanın bilişsel kapasitesinin ve duygusal dayanıklılığının başa çıkabileceği bir durum mudur? Sanmıyorum.)
Görülmeyen şey ontolojik olarak eksiktir. Bir kültür, mensuplarına hangi şeylerin görülmeye değer olduğunu öğreten büyük bir fotoğrafçıdır diye biliriz öyleyse.
Şimdi vardığımız yer, edebiyattan konuşacağımız yer. Aslında her yazar bir odak etiği yaratır. Ve okuru o odağa doğru zorlar.
Melville, balinanın omurunu anlatır. Yağını. Derisini. Damarlarını. Sayfalarca. Balina hem bir bütündür hem de bir ayrıntılar yığını. Bu sayfalar, Moby Dick’i bir macera romanı olmaktan çıkarıp devasa taksonomik bir canavara dönüştürür. Peki ya Kaptan Ahab? Onun çocukluğu? Bulanık. Neredeyse yok. O hiç çocuk olmamış. Melville okuruna şunu diyor; bu adamın neden böyle olduğunu sormayın, ne olduğuna bakın. Arka plan silinir, ön plan netleştirilir. Çalıdaki kımıltıya kilitlenmiş bir avcının gözüdür bu.
Saramago’ysa tam tersini yapar. Körlük romanında hiçbir karakterin adı yoktur. “Doktorun karısı.” “Gözlüklü kız.” “İlk kör olan adam.” İsimler silikleşmiş, gölgeler kalmıştır. Ama beyazlığın (süt denizi) dokusu, kokusu keskinleşir. İnsan evriminde görme duyusunun, baskın hayatta kalma aracı olduğunu anlatmaya çalışmıştım başlarken. Buradaki beyazlık; insanı, milyonlarca yıl geriye, görmenin henüz bir avantaj sağlamadığı o karanlık/aydınlık balçığa geri götürür sanki. Gözü açık olanın değil, etik olarak ayakta kalanın seçileceği yeni bir doğal seçilim süreci başlar. Körlük; görme yetisinin yitirilmesi değil, insanların birbirine tanıma biçimlerinin de yitirilmesidir. İsimsizlik, “beyaz karanlığın” içindeki belirsizliğin edebi yansımasıdır. Ve fark ederiz ki; isimler silinince insan da silinmez. Saramago, bize neye bakmamamız gerektiğini söyleyerek aslında neye bakmamız gerektiğini söylüyordur.
Kısacası; Melville “aşırı bir somutlaştırma” peşindeyken Saramago “minimalist soyutlama” yolunu seçer. Bu zıtlık; edebiyatın gerçekliği temsil etme biçimindeki iki kutbu gösterir. İki yazar da bu açıdan fotoğrafçının yaptığını yapıyor; yazar neyi söyleyip neyi söylemeyeceğini seçerek temsili gerçekten daha gerçek kılıyor, fotoğrafçı diyafram açıklığını seçerek. Diyaframın açıklığı neyse cümlelerin sustuğu yer de odur.
Melville balinaya “anatomistin dikkatiyle” bakar. Her parçayı isimlendirir. Saramago, isimleri silerek bizi “insan”a dikkat etmeye zorlar. Weil, ikisinin ortasındadır. O, ne anatomik detayda boğulur ne de isimleri siler. O, sadece orada olmayı seçer. Aslında Weil’in dikkati bir romancının karakterine duyduğu sevgidir; yargılamadan varoluşuna tanık olmak.
Şimdi, baştan beri anlatmaya çalıştığım üç katman da bir araya geliyor.
En altta biyoloji, fovea; takas, kaybetmenin kaçınılmazlığı var. Ortada kültür. Hangi lokumun, hangi fincanın yanından ne söyleyeceği. Üstte estetik. Yazarın ya da fotoğrafçının; okurun ya da bakanın dikkatini belirli bir yere zorlayan sessiz eylemi.
Üçü ayrılmaz. Biri olmadan öteki olamaz.
Evrim, bize seçmek zorunluğunu verdi. Kültür neyi seçeceğimizi öğretti. Sanat da seçimimize bir biçim verdi. Ve şöyle dedi: İşte böyle bakıyorsun.
Fotoğrafa yeniden bakalım artık. Fincan hâlâ keskin. Arka plan hâlâ bulanık. Ama şimdi bu yalnızca sanatsal olarak verilmiş bir karar değil; milyonlarca yıllık bir mirasın yansıması. Fincanın kenarının, havaya dokunduğu ince sınırda. Çalıdaki kıpırtıya bakan atanın gözü bu. Lokumu jest olarak konumlandırmış kültürün belleği. Bir fotoğrafçının, yazarın “işte burası” diye parmağı.
Dikkat etmek hayatta kalmamızı sağladı. Kültürel olarak anlam kurmaktı. Sanatsal olarak da hâlâ öğrenmekte olduğumuz şey:
yaratmak.


Bir Cevap Bırakın