Beste Naz Karaca: Özne Olma Sürecinde Benlik İnşası

“kaybolmadım, bu çalının altındayım” (s.40)

Pandomim senaryosu yazarı, şiir çevirileri yapan, ilk şiir kitabıyla Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü’ne değer görülen Beste Naz Karaca’nın üçüncü şiir kitabı Nea, Everest Yayınları tarafından Haziran 2026’da yayımlandı. İki bölümden oluşan Nea’nın ikinci bölümü “Kuş Üzümü” adlı şiir öyküleyici anlatım tekniğinin kullanıldığı uzun bir mensur yapıdan oluşuyor. Kitap, lirik hattın dışına çıkmayıp merkeze “ben” öznesini yerleştirerek bütünlüğe kavuşuyor.

Merkeze yerleştirilen “ben” öznesine ait kırılmışlık, içe kapanış, umut etme ve hayal kurma, irade beyanı, parçalanmışlık, sevme-sevilme ihtiyacı, yaşam sevinci ve dinamizm, öz şefkat gibi duygudurumlarını açığa çıkaran ifadeler benlik inşası sürecinin parçaları olarak yorumlanabilir. Benlik inşasını sürdüren özne, varoluşu üzerine odaklanıp maddi gerçekliğin kalıcılığı, insanın geçiciliğine yönelik kabullenişin karşısına anlam, değer ve özü yerleştiriyor. Zaman, hız ve kader ise yaşam yolculuğu ve mücadelesinde yer yer hüzne dönüşüyor. Bu bağlamda Yunan mitolojisinden beslenilen “Moirai” şiirinde kader izleği üç kız kardeş Klotho (dokuyucu), Lakhesis (pay veren) ve Astropos (geri adım atmayan, bildiğinden şaşmayan) üzerinden işleniyor. Tekinsiz eğrelti otları, kurtlanmış narlar, ekşimiş süt, çatlamış akvaryum, bozuk yumurta sarısı, meymenetsiz mevsim, çürüyen vişne gibi sembolik ve olumsuz anlamlara/durumlara işaret eden bu şiirde insanın umut etmekten [“üstelik biliyoruz, / her an görebiliriz o geyiği”(s.21)] ve özgürlük tutkusundan vazgeçmeyeceği [“yüzünü gökle yıkayan bir periyi” (s.22)] vurgulanıyor. Bu noktada cüret, korku, vezir/rezil olmak, uyum sağlamak, kırılmak, dağılmak ve parçalanmak ancak özne olma yolunda benlik inşa eden insana özgüdür çünkü “bir dağ kaç yerinden delinirse dağlığı eksilir bilmem.” (s.24) dizesinin taşıdığı ileti, yaşamının sorumluluğunu alan özgür duruşla mümkündür. Diyalektik karşıtlığı içeren bir gerilimle insanın kontrolü dışında ilerleyen yaşam ve dünya sulara inat bir yangın tutturmuş ve herkesi kaçış durumuna sürüklemiştir. Değirmen, rüzgâr ve sürat kavramları “Yaşam Diyoruz” şiirinde insan-varoluş-zaman üçgeninde birbiriyle ilişkilendiriliyor. Zamanın hızına dair sitem, dökülenin toplanmadığının ifade edilmesiyle dizelere dökülüyor. İnsanın her yeni eşikte yeni bir sancı taşıdığı ve zorluklara karşı verdiği mücadele kitabın iletilerinden bir diğerini oluşturuyor.

“ezgimizin ikiye yarılışı

bizi kutuplara çekip geren,

bağımızı kemiren şeyler.

 

bütün perdelerim gıcırdıyor

bek parçalandı, kamış çatlak.

artık istesem de sesim çıkmaz,

bak aklım duruyor yanı başımda.

 

birkaç elmas, biraz pas.

 

kaybolmadım, bu çalının altındayım.” (s.40)

“bin esvap bulsam da kamburuma

dik duran yanlarım inadına sadık” (s.41)

İnsanın zaman ve kader karşısındaki konumu doğadan beslenilen kavramlarla ve Heraklit’in ırmak eğretilemesinin yeniden üretilmesiyle ifade buluyor: “nasıl teslim olmaz bir ırmak kaderindeki akışa, / kim tutabilir bulutun yeryüzündeki gölgesini? // durmayı öğreniyorum şimdi, meğer ağaçmışım / meyvelerim varmış, zaten hep vardı.” (s.43). Ontolojik durumu gereği ırmak, hareketle; ağaç, durma ve yavaşlıkla ilişkilendirilip çağın dayattığı hızın karşısında insanın parçalanmasını engellemek için “durma” ve “yavaşlama” salık veriliyor. Rüzgârın döndürdüğü değirmenin un ufak edip parçaladığı ne varsa ancak durarak kurtarılabiliyor. Durmak, bütünlüğün ve iyi oluş hâlinin reçetesi olarak tanımlanan bir eylem diye şiire taşınıyor çünkü belirsizlik insanı ürkütürken tanımlanan ve anlamlandırılan şeyler güvenlik ihtiyacı ve umudu pekiştiriyor: “ismiyle seslendiğim şeylerden korkmuyorum, / dünyanın çareli bir yer olduğunu da / bir an olsun aklımdan çıkarmıyorum.” (s.64).

“Ben” öznesinin inşasını ve durumlarını merkeze yerleştiren Nea’da bencil bir bireycilik söylemiyle karşılaşılmıyor fakat ağırlık merkezini “ben” oluşturuyor. Kötülüğe, sevgisizliğe ve insanın insandan ve doğadan kopuşuna yönelik sitem “burada” zamiriyle bütünleşip parçadan bütüne, bireyden çevreye, yakından uzağa çizilen rotanın sonucunda toplumsal betimlemeyle birleşiyor. Rum nüfus ve mübadele süreci, öznenin kendini “Foça’da bir Rum evi” diye ifade etmesine neden oluyor. Mübadele süreci ve zorunlu göç yollarına dökülen halkların durumu “gidip gelerek” ifadesinin tekrarlanmasıyla kolektif bellekte canlı tutuluyor. Benzer şekilde işçi sınıfı, insan hakları ve eşitlik mücadelesi şairin taraf olduğu ideolojik hatta ait kavramlarla şiire taşınıp “ben” öznesinin ideolojik açılımına yer veriliyor.

“soğuğun gireceği yerleri kapattık karşılıklı:

uğuyan pervaz ve eşiklere vrilen sus payı.

iyi de oldu, zaman zaman unutur gibi olduk

ülkemizin vicdan haritasını.” (s.17)

Beste Naz Karaca son şiir kitabında Yunan mitolojisinden, farklı kültür ve inançların motiflerinden (Yedi Uyurlar, turnalar vb.) yararlanıp şairlere ve düşünürlere telmihlerde bulunuyor. Şiir dilinde eşyalar ve eylemler birinci tekil şahsa göre çekimlenip dil oyunlarına yer veriliyor. Kullanılan tezat, istifham, semboller; sorgulayan ve irade beyanında bulunan öznenin geliştirdiği şiir dilinin bileşenleridir. Birinci tekil şahıs, lirik bir dille bütün kitaba damgasını vuruyor. Şiirleri “ben” öznesiyle sınırlandırmak kitabın olumsuz yönünü oluşturuyor çünkü her ne kadar birey merkezli şiir yazılsa da genel toplumsal durum parçalanmışlık aşamasında olduğundan bireyin öyküsü sosyolojik imgelemle inşa edildiğinde diğer bireylere temas edip atomize olmuşluk ve yalnızlık anomalisini aşmaya katkı sağlar. Ruhun parçalanmışlığı yüzyılın sancısı olarak kabul edildiğinde şiirin temas alanı “ben” ile sınırlandırılmadıkça insana ve anlamlı bir yaşamın eşiğine ulaşacaktır. Aksi durumda, “ben” öyküsü “bildungsroman” gibi kalacaktır.

Karaca, Beste Naz (Haziran, 2026). Nea. İstanbul: Everest Yayınları.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.