Çevremizdeki şeylerde anlam bulmadan, nasıl yaşayabiliriz?
İnsanın çağrısıyla dünyanın akıldışı sessizliği arasında onulmaz bir uçurum var.
Absürt, anlam arayışı çağrımıza yanıt vermeyen bu dünya ile bir yüzleşmeden doğuyor.
Bazı yüzleşmeler aracılığıyla insan, dünyayla olan ontolojik bağının koptuğunu hissediyor. Çaresizlik gibi görünen bir boşunalık duygusu, zihninize çöküveriyor.
Bu, her insanın bir sokağın dönemecinde ansızın içine düşebileceği sarsıcı bir duygudur.
Varoluşsal umutsuzluğu melankoliyle harmanlamayı, “direniş estetiği” olarak pazarlayan edebi eserlerden çok haz etmediğimi, küçük bir parantez açarak, belirtmek isterim.
Değişmesi çok zor kimlikler üzerinden kodlanan insanlara, derdinizi anlatamıyorsunuz. Bu bağlamda kutuplaştırma, iktidarın oldukça kullanışlı bir stratejisi olarak devreye giriyor.
Anibal’in söylediği, “ya bir yol bulacağız ya bir yol yapacağız” özdeyişinin, Nietzscheci ve Canettici açılımlarını önemsiyorum.
Engellerin, irade ve yaratıcılıkla aşılacağına; toplumsal güç ve direncin, insanın en işlevsel hayatta kalma stratejilerinden olduklarına dair inancımı koruyorum.
Saçma ile kötürüm edilmiş varoluşu düzeltme teşebbüsü olarak direnişi önemsiyorum.
Dünyanın ısrarla kustuğu bireyi, bazen farkındalık iyileştirmiyor.
Bir mekânın (dünya) hangi yoğunlukta sizi inkar edeceği, sizi yok sayacağı, sizin ne zaman ve hangi yoğunlukta delireceğinizi de gösteriyor. Burada inkârın yoğunluğu, çok önemli. Çünkü, insan çağrısı ile mekânın inkârı arasındaki çatışmadan absürt doğuyor; absürtten de muhtemelen delilik…
Hakikatin soğuk yüzüyle, insanlığın dipsiz uçurumuyla karşılaşan bilinçli insanın önünde, fazla seçenek bulunmuyor: Yaşamın anlamsızlığını bilerek yaşamaya devam etmek, metafizik bir sığınağa çekilmeden ama aynı zamanda intiharı da reddederek sonluluk bilinciyle barışık yaşamak ya da delirmek.
Bu farkındalık, çocukluk huzurunun çöküşüdür bir bakıma. Kişinin hayatın teselliden yoksun olduğunu keşfetmesiyle yakınlaştığı absürt, ideallerin ve kimlik projeksiyonlarının birbirine karışması anlamına da geliyor.
Bilgi üreterek aklın dünyayı daha yaşanır kılacağı motivasyonuyla çalışan bir genç akademisyen düşünün. Bu akademisyen, bilginin, değerinin bilinmediği; akademik statünün, liyakatten ziyade ağlar ve güç ilişkileriyle belirlendiği, hakikatin, kamu alanında etkisini yitirdiği ‘nepotist iktidarın alanında’, muhtemelen giderek absürde yakınlaşacaktır.
Ve absürde yakınlaştıkça, idealleri ile kimlik projeksiyonları birbirine karışacaktır. Onun idealleri ile sistemin işleyişi arasındaki gerilim, absürdün özünü oluşturur: O aralıkta dünya suskundur, ama özne, hâlâ anlam diliyle konuşur.
Absürdün bu döngüsü, ülkemizdeki iktidar-halk ilişkisinde sıkça doğrulanıyor.
İnkarı, kadir kıymet bilmezliği daha da hacimli hâle getiren siyasi dildeki zehirli mayanın atılması, ne yazık ki çok zor.
Absürde toslayan bir kesim halkın siyasi tavrı, Camus’nün “Yabancı”sındaki Meursault’nun davranış kodlarına çok yakın.
Annesinin ölüm haberini aldığında da, onun cenazesi sırasında da hiçbir duygu belirtisi göstermeyen; bir kumsalda Arap’ı öldürdükten sonra eylemine dair hiçbir gerekçe sunmaksızın pişmanlık emaresi taşımayan; kendisini ölüme mahkûm eden hükmü soğukkanlı bir kayıtsızlıkla dinleyen Meursault, hem dünyaya hem de kendi varlığına aynı ölçüde yabancıydı.
O, tam anlamıyla, absürt insanın ta kendisiydi. Ne var ki “Yabancı”da absürdün bu dramatize edilişi, kavramın bütün anlam ufkunu tüketmiyor, çünkü absürt duygusu, absürt kavramının kendisiyle özdeş değil, ondan çok daha güçlü.
Kira fiyatlarının asgari ücretten fazla olmasına, “buna da şükür” diyenler, pahalılıktan, adaletsizlikten yakınıp yine de aynı seçimi yapanlar, “saçma”nın Meursaultcu çerçevelerinden de taşıyorlar.
Mutlak hakikatlerin tuzla buz olduğu, baskının ifratına varılan ülke koşullarında bu tepkisizlik, bir bakıma, absürtten geçinmektir.
Kimlik bunalımlarının “reis” mitiyle atlatıldığı ve kültürün krize sürüklendiği bağlamsallıkta bu insanlardaki hakikat algısının yitimini, birbirinden bağımsız olmayan iki ayrı odağa havale etmek mümkün: ideolojik körlük ve aidiyet krizi.
Oysa iktidarın sunduğu parlak ve güvenli dünyanın ardında, bazen görmediğimiz ya da görmezden geldiğimiz karanlık bir gerçeklik var.
Beni, müthiş tutarsızlıklarla yol alan bu Meursault’lar değil; absürdün bilincinde olan Meursault’ların, iç paralayıcı çağrılarıyla, iktidarın akıldışı, sağır sessizliği arasındaki çatışmayı soğurma güçleri ilgilendiriyor. Beni, bu sağır sessizliğe toslayan, bu terk edilmişlik duygusunu yaşayan birinin önündeki olasılıklar ilgilendiriyor.
Bu duyguyu yaşayan öznenin, önünde açılan imkânlardan, olasılıklardan hangisini seçtiği ilgilendiriyor. İntihar mı, inanç mı, berraklık mı?
Burada inançla kastettiğim şey, Chestov veya Kierkegaard gibi varoluşçuların tercih ettiği anlamda, Tertullian’ın “Credo quia absurdum” (Saçma olduğu için inanıyorum) ifadesindeki içeriktir. (Bkz. S. Kierkegaard, “Fear and Trembling”, “Korku ve Titreme”)
İnanç kelimesinin siyasi tercümesi, bireyin kendini, aşkın bir ilkeye angaje etmesidir. Bir çeşit, davaya ya da ütopyaya adanmışlıktır.
Berraklıkla (lucidité) kastedilen, kanımca aydınlanma değil. Çünkü aydınlanma; aklın ilerlemesi, hakikatin giderek açığa çıkması, insanın özgürleşmesi gibi iyimser ve teleolojik bir ufka sahip.
Bu dünya bana gerçekten düşmanca ise, onun içinde yaşamayı neden sürdüreyim?
İntihar ya da absürtle birlikte yaşamak gibi netameli ikilemlerin fikir arazisinde Camus, intiharı, absürt karşısında bir kaçış, bir vazgeçiş olarak görüyor. Nitekim Meursault da intiharı, bu fikriyat üzerinden reddetmişti.
Diğer yandan ülkemizdeki Meursault’lar, zamana yayılan bir intihar şekline maruz bırakılıyorlar.
Absürt ile birlikte onun bataklığında yaşamayı seçmek, onun özgürleştirici bir muharrik olduğunu keşfetmek anlamına da gelebiliyor: “Dünyanın bir anlamı olmadığı için, onu yaratmak bize kalmıştır”, gibi bir aydınlanma saçmayı, varoluşun çekirdeğine, pozitif içerikleriyle konumlandırıyor.
Çelişkiyle ispat; absürt aracılığıyla temellendirme, anlam kurma da mümkün. Öklid ve Arşimet’ten, Cantor ve modern mantıkçılardan alınan örnekler bunu doğruluyorlar. Platon, Aristoteles, Descartes, Pascal, Spinoza ve Kant gibi filozoflar arasında yapılan bu çalışmalar, absürde başvurmanın olumlu, olumsuz yönlerini anlama fırsatı sunuyorlar.
Absürt, insanın anlam arayışı ile dünyanın bu arayışa verdiği suskun yanıt arasındaki çatışmadan doğuyor.
Varoluşun anlamının, öznenin deneyim alanından çekilip, onun yerine hayatta kalmaya dair saiklerin koyulduğu sosyalliklerden öznenin kurtulma çabasının, sonuçsuz kalmasından doğuyor.
“Dünyanın bir anlamı yok, o halde anlamı yaratmak sana düşüyor” erekselliğinde saklı olan mücadeleyi çok önemsiyorum.
Vazgeçişin yerine konulan ve bir erdem mertebesine yükseltilen mücadele, ülkemizde sıklıkla “zamana yayılmış bir ölüm” şeklini almaya başladı.
Çünkü mücadele, çoğu zaman kolektif bir eylemsellik şeklini almıyor ya da baştaki dayanışma ruhu zamanla sönümleniyor.
Ötekinin eksikliği veya Freudçu “Nebenmensch”in (yanındaki, yakınındaki ilk insan) başarısızlığı, vazgeçişleri, temel bir terk edilmişlik duygusu yaratıyorlar.
Nebenmensch’in alışılmış yakınlığı, terk edilmişlikle eşanlamlı bir ötekilikle yer değiştiriyor.
Direnmek ya da boyun eğmek ikileminde dünya başka yere bakarken, Sisifos’lar ve Meursault’lar sessizce saf değiştiriyorlar. Başka bir dağı, başka bir çölü aşıp başka bir safa geçiyorlar. Oradan dönüp pijamalarıyla evde oturanlara bakıyor ve diyorlar ki, “delirmek için daha ne bekliyorsunuz”
Olanı olduğu gibi kabul eden çıplak bir bilinç olmak, Türkiye koşullarında bir lüks, bir konfor.
Camus’nün iyimser yorumunu katmazsak, kayanın her defasında aşağı yuvarlanmasından bıkkınlık duyan Sisyphos kendini, “cehennemin boşuna çalışan işçisi” olarak görüyordu.
Camus’nün, “Sisyphos’u mutlu hayal etmek gerekir” sözü, aslında onun çaresizliğinin estetize edilmesi, onun kaderine öfemist felsefi bir kıyafet giydirilmesidir. Meursault’ya, “kalbimi dünyanın nazik kayıtsızlığına açıyorum” dedirtmek de öyle.
Absürdün etrafa saçtığı kırıntılardan ödünç alınan bir kurtarıcılığı; aydınlık tarafı işaret etmeye hevesli bir hissiyatı öncelemek, Camus’de belirgin bir eğilimdi.
Ülkemizdeki Sisifos’ları gerçekten mutlu hayal edebilir miyiz?
Ülkemizdeki absürtle boğuşan Meursault’lar, gerçekte sessizce erip, kalplerini dünyanın nazik, ipeksi kayıtsızlığına açmış olabilirler mi?
Başından beri boğuştukları absürdü yine bir tür absürde havale ederek, şeyleri, olduğu halleriyle kavrayan hafif tevekkülce bir halle aşmış olabilirler mi?
Bu, bence ermişlik değil; nihilizmden isyana giden yolda sessizce delirmektir.
Bizdeki absürdün, bir noktadan sonra artık kafa yaptığı kesin; bir çoğumuzun devrelerini yaktığı kesin. Absürdün tali hasarları, her gün artan Prozac kullanımında doğrulanıyorlar.
O halde geriye, Camus’nün berraklık dediği seçenek kalıyor; inkârın, aldatıcı umudun veya teslimiyetin zıttı olan, otantik bir yaşamın ön koşulu olarak berraklık…
Absürt içinde yaşamayı seçmek, her anın bir gerekliliği. Zira, dünyanın düşmanlığı, onun misafirperverliğini sürekli rahatsız ediyor; onu gölgede bırakıyor. Absürt döngüsünü tamamlayan bir oyun olan Caligula, tam da bu dersi veriyor.
Orada absürt döngüsü, insanın dünyanın çelişkili doğasını görüp onunla yaşamayı öğrenmesiyle tamamlanıyor.
Caligula oyununun önermesi şu: Dünya, insan için hem düşmanca hem misafirperver. Absürdü kabullenmek, bu sürekli gerilimin bilincinde yaşamayı gerektirir.
Camus Caligula’da absürtle karşı karşıya kalındığında nihilizmin ve şiddetin en kötü seçim olduğunu göstermeye çalışıyor. Caligula da, suikasta uğradığı sırada bunu itiraf etmişti: “Doğru yolu seçmedim; sahte özgürlüğü seçtim.”
Peki, absürdün karanlık yüzüne teslim olma cazibesinden korunmak için hangi tutumu benimsemeli? Camus’ye göre yanıt, başkaldırıdır (Bkz. “Başkaldıran İnsan”, “Veba”).
İsyan, insanın özlemleri ile düşüncesinin sınırları/imkânları arasındaki hedef tutmazlığı işaret eden o ilk absürtlükle bağlantılı. Absürt ile akıl, zihin ile doğa, ruh ile beden, bilinç ile bilinçsizlik, istenç ve istenç yitimi, kader ve özgürlük arasındaki uzlaşmaz ikiliklere karşı aldığı tutumlarla ilişkili.
Başkaldırının amacı, absürdü ortadan kaldırmak değil, ona yaratıcı ve etik bir boyut kazandırmak; başka bir deyişle, absürdün temel değerini ortaya çıkaran yeni bir yücelik inşa etmek.
Çünkü absürt, başkaldırıdan koparıldığında, son derece kullanışlı bir tahakküm aracına dönüşüp boyun eğmenin mantığına hizmet ediyor.
İktidar, farkındalığı yüksek özneye, absürdü daha karanlık, yıkıcı ve etik dışı hâle getirerek şiddet dayata dursun, bireyi, başkaldırının etik yörüngesinden çıkmaya zorluyor.
Oysa başkaldırının etiği, kendi eyleminin sınırını bilmek, adaleti ve insanlığı gözetmek üzerine kuruludur: İktidara ahlâkî üstünlük, tam da budur.
Gerçekliğin anlaşılmazlığı, tesadüf, ölümün kaçınılmazlığı gibi konular, absürdün, insanın dünya ile ilişkisinin kurucu bir ögesi olduğunu anımsatıyorlar. Bu bağlamda absürt, sonlu varlıklar olarak durumumuzun orijinal, ilksel bir verisi olarak öne çıkıyor.
İnsanları nihilizme maruz bırakanlar absürdü, iktidar için kullanışlı hâle getirmek istiyorlar.
İyilik yapmak için sözde yapmaya mecbur oldukları kötülüğün görmezden gelinmesini istiyorlar.
Anlamın imkânsızlığı fikri, eylemi felce uğratıyor. İnsan, “zaten her şey saçma” diyerek itaat ediyor. Absürt, böylece ideolojik bir uyuşturucuya dönüşüyor.
Absürt sadece iktidarın nihilist şiddetinde doğrulanmıyor. Meursault’ları, fiziksel ve manevi varlıklarını bütünüyle veya kısmen ortadan kaldırmaya yönelik yaşam şartlarına maruz bırakmak da, absürdün bir şiddeti. Onları, “Dava”daki Josef K’ya indirgeyip Kafkaesk hukuka maruz bırakmak da öyle… “Yasa var ama ona ulaşmak mümkün değil” çaresizliğini aşılamak da…
İktidar, insanları gerçeklikle bağlarını koparacak ölçüde tutarsızlıkla kuşatıyor. Burada absürt, sistematik bir strateji olarak öne çıkıyor. Sürekli çelişki, düşünmenin kendisini anlamsızlaştırıyor. Bilişsel kaostan rıza üretiliyor.
Absürt, burada epistemolojik bir sis gibi işlev görüyor. İnsan neye inanacağını bilemediğinde, otoritenin sunduğu rastgele anlatıya razı oluyor.
Amaç, öznenin muhakeme yapma, akıl yürütme, çıkarımlar yapma yetisini felç etmektir.
Kuralların ulaşılamaz ve açıklanamaz kılınarak mutlaklaştırıldığı, absürdün, doğrudan bir itaat üretme makinesine dönüştüğü Kafkaesk ortam, Meursault’ları delirtmek üzere.
Absürt, masalın yüzeyindeki romantik kurtuluşu alıp, altındaki karanlık pazarlığı açığa çıkaran özgürleştirici bir güç olabilir mi?
Kimin kayrılıp ve kimlerin görünmez kılınacağını belirleyen politik bir güç olabilir mi?
Sistemin bir tahakküm aracı olabilir mi?
Absürt, uyumsuz unsurların delirtilmesi yoluyla sistemin bir beden politikası olabilir mi?
Dünyanın saçmalığına direnerek yaşamaya devam etmenin meydan okumaları karşısında Sisifos, delirmiş olabilir mi?
Kendini çılgın bir dünyada aklı başında kalan tek varlık olarak bulma, ya da çürüyüp çözülmüş bir çevrede ayakta kalabilen, sağduyusunu yitirmemiş yegâne bilinç olma: böyle bir farkındalık da delirtir insanı.
Absürt ile farkındalık arasındaki ayna etkisi bu olsa gerek.
Ve delirmenin en trajik kısmı, delirme halinin önemsizleşmesidir. Şaşırma kabiliyetimizin giderek elimizden kayıyor olmasıdır.
Gerçeklik çok parçalı bir şey. Deli, bu çok parçalılığın kapılarını sonuna kadar açtığı için, kendi davranışlarına yabancılaşan kişidir; varlığın gürültüsü içinde kaybolan kişidir.
Bu kişi ne zaman ki yabancılaşmaya yabancılaşır, o vakit belki iyileşme başlar.
Velhasıl, Türkiye sosyalliklerinin girdabının derinine inildikçe gündelik ilişkilerin yürütülmesi, imkânsız bir hal alıyor. Çünkü girdabın dibi, deliliktir.
Türkiye’de gerçeklik o kadar karmaşık hale getirildi ki, artık yalanla ayırt edilemez oldu.
Delilik, bu gerçeklikten bir kopuşu imliyor. Ama bu, Edgar Allen Poe’nın da söylediği üzere, mantık üzerinden bir kopuş değil.
Deli, beynine absürtle aşırı yükleme yapılmaktan muzdarip. Deliye, Dada’nın “anlatılamaz olanı”, anlamın çöküşünü ve susmayı simgeleyen anekdotunda, Tristan Tzara’nın bir tütün dükkânından sarsılmış hâlde çıkıp içeride gördükleri hakkında bir daha hiç konuşmamasındaki hâletiruhiye hâkimdir.
Beckett için “deli”, iki bilgi dünyası arasında kalmış kişiydi. Kendi bilgisi ile dünyanın kaotik bilgisi arasında sıkışmış kişiydi. Yani delilik, tamamen mantıksız olmak değil; mantığı çevresindeki dünyanın kaosu ile uyuşmadığı için anlaşılmaz hâle gelmektir.
Beckett’te absürt, ertelemeye dayalı bir tahakküm biçimiydi. Godot’da bekleme, umudu canlı tutarken eylemi askıya alıyordu. Godot’nun gelmemesi değil, beklenmeye devam edilmesi delilikti ve deliliğin o sürümü, iktidarın zaferidir.
Delilik, ülkemizde aslında “devlet babaya” duyulan bir kırgınlık biçimi; Ödipal bir tepki.
Ionesco’nun, bacakları sürekli uzayan ölüsü gibi, absürt, Türkiye sosyalliklerinde kendine yeni parantezler açıyor.
Ionesco, absürdün kolektifleştiği, saçmalığın norm haline geldiği bağlamlarda, “herkes gergedanlaşıyorsa, normal olan da gergedan olmaktır” diyordu.
İktidar için de ideal durum budur: Gergedanlaşma, absürdün artık sorgulanmaz, çoğunluk estetiğine dönüştüğünü gösteriyor.
Türkiye Tzara’nın “Tütün Dükkânı” ya da Stanislav Lem’in “Siberya”sı
Siberya, insan aklının sınırlarını zorlayan ölçüde absürt. Absürt derecede soğuk uçsuz bucaksız coğrafyası, insan zihninin izolasyon ve yabancılaşma aracılığıyla deliliğe sürüklendiği bir distopya.
Parçaları kayıp iç haritamızın, ancak delirerek bütünlendiği bir mekân.


Bir Cevap Bırakın