Beyrut bir zamanlar deniz havasının sabahları sokaklara erken geldiği bir şehirdi. Limandan esen rüzgâr, portakal kabuğu, benzin ve tuz kokusunu birbirine karıştırırdı. Abir o günleri hatırladığında sesler de gelir kulağına: Balkonlardan birbirine çığıran kadınlar, uzak bir radyoda Feyruz, bakkalın paslı kepenginin çıkardığı gıcırtı.
Sonra bir patlama.
Anılar durur.
Hafıza bazen böyle çalışır. Sanki biri kitabın kalan sayfalarını yakmış ve hikâye artık kaldığı yerden devam edememektedir.
Şimdi Beyrut gri.
Duvarlar gri.
Gökyüzü gri.
Toz, toprak, kedi, kuş gri.
Ama deniz hâlâ aynı mavidir, tek bir farkla; şimdi kimse denize bakmıyor.
Abir on yaşında. Bunu kendine sık sık hatırlatıyor çünkü savaşın ortasında yaş almak hızlanan bir şeydir. İnsan bir sabah uyanır ve çocukluğu biraz daha geçmişte kalmış olur.
Evleri eskiden üç katlıydı. Şimdi iki buçuk. Üst katın yarısı yok.
Annesi mutfakta hâlâ aynı hareketlerle yemek yapmaya çalışır. Tencereye su koyar, kapağı kapatır, sonra bir süre dalar. Sofradan bir kişinin ya da sofranın uçup gitmesi korkusu… Hiçbir şey aynı değil.
Babası eskiden taksi şoförüydü. Şimdi çoğu gün evde oturuyor. Radyonun başında haberleri dinler. Haritalar görünmez ama babası onları havada çizer:
— Burada çatışma var.
— Şurada kontrol noktası.
— Buradan geçilmez.
Abir hep düşünür:
Beyrut artık bir şehir değil.
Bir harita.
Abir’in bir de abisi vardı.
Ali Haydar.
“Vardı” kelimesini kullanmaktan hoşlanmaz ama savaş cümleleri işte böyle değiştirir.
Ali Haydar altı ay önce cepheye gitti. Gitmeden önce Abir’in saçını okşamıştı.
— Ben dönene kadar bu mahallenin komutanı sensin.
Abir bunu çok ciddiye aldı.
Mahallede çocuklar hâlâ oyun oynuyorlar.
Savaşın en tuhaf tarafı da bu.
Top, konserve kutusu olur.
Siperler, devrilmiş arabalar
Ayakta kalan her duvar birer kale.
Abir’in en sevdiği oyun “kontrol noktası”.
Yıkılmış bir binanın önüne taşlar dizerler. Bir çocuk asker olur, diğerleri geçmeye çalışan insanlar.
— “Kimlik!” der asker.
Kimliği olmayan geri döner. Kimliği olan geçer. Bazen herkes ölür. Bazen kimse ölmez.
Kurallar sürekli değişir. Çünkü savaşın da kuralları sürekli değişir.
Bir gün Abir oyunun ortasında durur.
Bir patlama olur ama bu hikâyede patlama anlatılmayacak, diye düşünür.
Çünkü patlamalar zaten herkesin duyduğu şeylerdir. Bazen son şey.
Bu hikâye daha çok sessizlik hakkında.
Patlamadan sonra gelen o birkaç saniyelik boşluk.
Abir’in annesi geceleri ağladığını saklamaya çalışır.
Ama duvarlar ince.
Babası bazen Ali Haydar’ın eski montunu giyer. Mont babaya biraz küçük gelir.
Abir bunu fark eder ama söylemez.
Savaş insanları ve ölümleri yanlış bedenlere koyar.
Bir akşam Abir ve arkadaşları yeni bir oyun icat eder.
Adı: “Barış”.
Nasıl oynandığını kimse tam bilmez.
Kuralları şöyle başlar:
- Kimse vurulmaz.
- Herkes eve döner.
Ama üçüncü kuralı kimse bulamaz.
Oyun yarım kalır.
Sonra bir sabah, Abir eski okulunun olduğu sokağa gider.
Okul artık bir bina değildir.
Bir yığın hatıradır.
Tahta parçaları, kırık sıralar, yarısı yanmış defterler. Abir bir defter sayfasını kaldırır. Üzerinde yarım kalmış bir matematik problemi var.
Cevabı yok.
Belki bu da savaş yüzünden, diye düşünür.
Abir enkazın üstüne tırmanır.
Bazen yüksek bir yerden bakınca şehir eski haline döner gibi olur. Sanki birisi filmi geri sarıyordur.
Ama tam o anda rüzgâr bir şeyi hareket ettirir.
Bir kumaş parçası.
Sarı.
Abir önce anlamaz.
Sonra görür.
Yıkılmış okulun demirlerinden birine sarı bir bayrak takılmıştır. Belki biri koymuştur, belki rüzgâr getirmiştir, belki hikâyenin kendisi.
Bayrak rüzgârda dalgalanır.
Küçük ama inatçı.
Abir bir süre bakar.
Sonra, savaş başladıktan sonra ilk kez gerçekten çocuk gibi gülümser.
Çünkü umut her zaman öyle büyük büyük şeylerden gelmez.
Bazen sadece yıkılmış bir okulun üzerinde sallanan sarı bir bayrak da olabilir.
Ve Abir o anda, Ali Haydar eve döndüğünde ona anlatacağı bir hikâyesi olduğunu düşünür.
Resim: Ahmet Doğu İpek


Bir Cevap Bırakın