Dört ret üzerinden yayıncılık, gerekçe etiği ve küçük editoryal iktidar alanları üzerine
Dışarıdan bakan bazı arkadaşlarım, sağ olsunlar, eksik olmasınlar, benim iyi bir yazar olduğumu söylerler. Fakat “iyi” diye kendi başına duran bir şey yoktur. İyi, tek başına anlam taşımayan, ancak bir bağlam içinde anlam kazanan bir sıfattır. İyi yazar mı? İyi akademisyen mi? İyi düşünür mü? İyi insan mı? Bu sıfatın ağırlığı ve anlamı, cümlenin nereye bastığına, ne söylemeye çalıştığına göre değişir. Bu yazıda ben size “iyiliğimden”, başarılarımdan veya yazarlık haneme yazılmış parlak kayıtlardan değil, otuz yılı aşan yazarlık maceramda nasıl “iyi” bulunmadığımdan, bazı metinlerimin hangi gerekçelerle reddedildiğinden ve bu gerekçelerin bana akademik yayıncılık denen dünyanın nasıl işlediği hakkında neler öğrettiğinden söz edeceğim.
Bu bahis de nereden çıktı derseniz, açık konuşayım: Daha dün yediğim bir reddin travmasını yazarak atlatmaya çalışıyorum. Bir yazı reddedilince insan ister istemez kendine dönüyor: Sorun bende mi? Yazıda mı? Yoksa akademik dünyanın kapı bekçiliği düzeninde mi? Cevabı ben tek başıma vermeyeyim; kronolojik sırayla yediğim retleri anlatayım, hükmü okur versin.
Tüm yazarlık hayatımda toplam dört yazım reddedildi. İlk reddimi, vakti zamanında yayın kurulunda da bulunduğum FelsefeYazın dergisinden yedim. Aradan on beş yıla yakın zaman geçti; ne yazının dosyası bilgisayarımda duruyor ne de metnin bütün ayrıntılarını hatırlıyorum. Fakat şunu hatırlıyorum: Yazı, felsefe ya da edebiyat üzerine akademik bir makale değildi; Türkçede o dönem yayımlanmış ve benim de severek okuduğum Stoacılık üzerine bir kitabı okura tavsiye eden, üç-dört sayfalık bir kitap tanıtımıydı. Temel iddiası da oldukça basitti: Stoacılık üzerine yeniden düşünmemiz gerekir; bu kitap da buna vesile olabilir.
O dönem ODTÜ’den Atatürk Üniversitesi’ne, ÖYP programının ilk asistanlarından biri olarak geçmiş durumdaydım. Yayın kurulunda adım vardı, ama fiziki olarak uzaktaydım. Gözden ırak olan gönülden de ırak oluyor sanırım. Bana gelen gerekçe şuydu: “Yazı, kitaptan çok Stoacılığı tanıtıyor.” Bu saptama doğru olabilirdi; fakat eğer bir hata ise son derece kolay düzeltilebilecek türden bir hataydı. Hele ki yayın kurulu üyesi olduğum bir derginin diğer yayın kurulu üyeleri, “Hocam, biraz daha kitaba yoğunlaşsanız” deseydi, elbette gerekeni yapardım. Fakat bu denmedi. Doğrudan ret geldi. Demek ki yayın kurulundan ayrılmanın vakti de gelmişti.
İlk ret unutulur mu? İlk aşk gibi unutulmaz. Bu karar beni çok da üzmedi; hatta sonradan iyi ki böyle olmuş diye düşündüm. Çünkü bazen bir ret, insanı yanlış çevrelerden, dar kliklerden ve köşe kapma oyunlarından hızlıca kurtarır. O zamanlar belki kırılmışımdır; inanın hatırımda bile kalmamış. Demek ki bende hiçbir iz bırakmayacak kadar sıradan bir olaymış. Bugün geriye dönüp bakınca, bu olay bana akademik dünyanın küçük iktidarlarının nasıl çalıştığını erkenden gösterdiği için neredeyse teşekkür edesim geliyor.
İkinci reddimi ise meşhur Cogito dergisinden yedim. Oysa Cogito’da daha önce bir yazım yayımlanmıştı: “Eski Yunan’da Mülksüzleşme Biçimleri: Kinik ve Epikürcü Okulların Pratikleri Üzerine Bazı Notlar” (Cogito, sayı 87, ss. 139-167, 2016). İkinci yazımı, derginin “Distopya” başlığıyla çıkaracağını öğrendiğim sayıya göndermiştim. Sayının konusu ve takvimini derginin internet sitesinde görmüş, tam da üzerinde çalıştığım metnin bu çerçeveye cuk oturacağını düşünmüştüm. Heyecanlanmıştım ve hatta tasarladığım yazıyı bu sayıya yetiştirmek için başka işlerimi de ertelemiştim. Sonucun olumlu olacağından da neredeyse emindim. Fakat burası Türkiye’ydi ve Türkiye akademisinin kendine özgü kapı bekçiliği refleksleri vardı. Kendinden fazla emin olmak, bazen safdillik olabiliyordu; evet, anladım. Badireler teorilerden her zaman çok daha öğretici olmuştur.
Yazı gitti; uzun süre yanıt gelmedi. Aradan yaklaşık iki ay geçtikten sonra dönemin editörüne yazının akıbetini sordum. Bu konuda editörün kişisel bir hatası olduğunu düşünmediğim için ismini vermiyorum. Bana gelen yanıt şuydu:
“Her derginin yayın politikası farklı ve biz bir düşünce dergisi olarak denemelerden çok makalelere yer veriyoruz. Yayın kurulunun size sunduğu gerekçe, bir yayın organında yayımlanmak üzere hazırlanmadı; sadece tarafınıza iletildi. İletişim mahremiyetine saygıyla, yazınızda kullanmamanızı rica ediyoruz.”
Buradaki gerekçe, gerekçe bile sayılamayacak kadar zayıftı: “Bu bir deneme yazısı, biz denemeye yer vermiyoruz.” Üstelik söz konusu olan, Cogito gibi kendisini düşünce dergisi olarak konumlandıran ve akademik olarak hakemli de olmayan bir dergiydi. Düşünce dergisinde deneme yayımlanmaması başlı başına tartışmalı bir iddiadır; hatta bana sorarsanız düşünmenin iğdiş edilmesi, yok sayılmasıdır. Daha önemlisi, derginin geçmiş sayfaları çevrildiğinde deneme formuna çok daha yakın metinlerle karşılaşmak da zor değildi. Asıl sinir bozucu olan ise “iletişim mahremiyeti” ifadesiydi. Kamusal bir yayın kararı veriliyor, ama bu kararın gerekçesinin kamusal tartışmaya açılması istenmiyordu. Oysa yayıncılık, hele düşünce ve akademi yayıncılığı, ezoterik gerekçelerle yürütülemez. Bu noktada ben en azından “Hop bakalım, bir dakika kardeşim” derim ve dedim de.
O dönemde verdiğim yanıt sertti. Özeti de şuydu: Bir dergi, yazardan iddialarını temellendirmesini istiyorsa kendi kararlarını da temellendirmek zorundadır. Bir yazı reddediliyorsa, ret raporu ayrıntılı, açık ve gerekçeli olmalıdır. “Derin değil” demek yetmez; derinlik nedir, yazı nerede sığ kalmıştır, hangi argüman eksiktir, hangi bölüm tutarsızdır, bunların gösterilmesi gerekir. Aksi hâlde “derin değil” cümlesi eleştiri değil, editoryal keyfilik, haddini aşma ve belki de en büyük günah, yani kibirdir. Bunu söyleyen kişi veya kişiler hangi derinliklere dalmaktadır ki benim yazım sığ bulunabilmektedir?
Cogito’dan gelen yanıt iki cümleden ibaretti: “Bu yazı derin değil ve deneme; o yüzden yayımlanamaz.” Evet, işte mesele tam da burada düğümleniyor: Bu “derinlik ölçer” kimin elindedir? Kim, hangi ölçütle, hangi kavramsal cetvelle bir metnin derinliğini ölçer? Bir yayın kurulu, “yayın kurulu” adının arkasına saklanmadan yazara bunu açıklamak zorunda değil midir? Bence hakemin gizliliği, yazının ön değerlendirme sürecinde elbette önemlidir; fakat bazen yayın kurulunun ve hakemliğin arkasında oluşan bu maskeli, gölgeli, kaçamak sistemin kendisi de tartışılmalıdır.
Peki sonuçta ne oldu? Reddimi yiyip oturmadım. Yazıyı, durumu anlatarak Praksis’e gönderdim. Editörler kurulunun izni ve onayıyla, bir dipnot düşülerek yayımlandı: “İyi”nin ve “Kötü”nün Ötesinde: Distopya İçinde Yaşayan İnsanlara Bir Bakış Denemesi (Praksis, sayı 47, ss. 267-296, 2018). Karar artık okurundur: Cogito mu haklıydı, ben mi?
Bunlar memleketimden dergi editörü ve yayın kurulu manzaraları. Ama sanmayın ki dünyada durum çok farklı. Bu tip mekanizmalar her yerde birbirine benzer. Bir koltuğa oturulur ve editoryal kararlar bazen bildiğiniz trafik lambası gibi çalışır: Tanıdıklarıma yeşil yakarım; bazılarına sarı bakarım; seni tanımıyorum, öyleyse kırmızıda duracaksın. Bilimdir, felsefedir, özgünlüktür, hakemliktir; bunlar elbette vardır, ama her zaman belirleyici olan bunlar değildir. Derginin adına, görünürdeki itibarına veya editörlerin unvanlarına hemen kanmamak gerekir. Sistem dediğimiz şey çoğu zaman tam da böyle gündelik, küçük, sıradan ve gerekçesiz işleyen kapı bekçiliklerinden oluşur. Şimdi diğer iki reddime geleyim.
Günümüzde yazarlık koşullarının nasıl dönüştüğüne ilişkin, beni gerçekten zorlayan; üzerinde çok çalıştığım; konunun uzmanı meslektaşlarımdan görüşler aldığım ve hatta “kesin yayımlanır” diye cesaretlendirildiğim bir yazıyı Social Studies of Science adlı dergiye gönderdim. Yazının konusu, algoritmik şimdide yazarlığın üretimden yönetişime doğru nasıl yeniden düşünülmesi gerektiğiydi. Editörden şu yanıt geldi:
“Makaleniz üzerinde çalışmayı oldukça ilginç buldum; özellikle de ben de yazarlık üzerine çalışmalar yapmış olduğum için. Ortaya koyduğunuz, birbiriyle örtüşen ayrımların oldukça düşündürücü ve kışkırtıcı olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki makale, Social Studies of Science için ideal bir uyum taşımıyor. Makale, gerçek ampirik kanıtlardan ziyade açıklayıcı/örnekleyici kısa anlatılara dayanıyor. Bu yaklaşım bilim ve teknoloji çalışmaları alanında zaman zaman değerli olabilir; ancak özellikle platformlaşmış araştırma meselesine geldiğinizde, makalenin aşırı spekülatif hâle gelme riski ortaya çıkıyor. Bence bazı gerçek vakalardan yararlanmak isteyebilirsiniz; bunlar yalnızca kısmi vakalar olsa bile. Bu noktada, Mirowski’nin araştırmanın tüm güzergâhının platformlaşması üzerine yaptığı çalışmaları hatırladım. Genel olarak yazarlık üzerine ve daha yakın dönemde insan–YZ işbirliği üzerine yapılmış çalışmaların miktarı düşünüldüğünde, çalışmanızı ampirik vakalarla temellendirmek için bir alan olduğunu düşünüyorum.”
Aldığım en yıkıcı editör yanıtı buydu. Çünkü bu kez sorun yalnızca gerekçenin zayıflığı değildi; bana göre yazının türü de yanlış okunmuştu. Ben ampirik vaka raporu değil, teorik-metodolojik bir müdahale yapmaya çalışmış ve tam da bunu yazmıştım. Editör ise bu müdahaleyi ilginç ve kışkırtıcı bulmakla birlikte, ondan dar anlamda ampirik bir veri seti bekliyordu. Bana göre burada yalnızca metodolojik bir itiraz değil, kendi yazma biçimini evrensel ölçüt gibi dayatan editoryal bir konumlanış vardı. Elbette teorik bir yazı da dünyadan kopuk olamaz; fakat her teorik müdahalenin ampirikliği, anket tablosu, saha notu veya vaka anlatısı biçiminde olmak zorunda değildir. Bazen dönüşüm gözümüzün önündedir; mesele onu veri olarak istiflemek değil, kavramsal olarak yakalayabilmektir.
Sinirlendim, kabul ediyorum. Kendisine sert bir yanıt yazdım. Üstelik bu sertliği sonradan saklamanın metnin dürüstlüğünü zayıflatacağını düşünüyorum; çünkü okur, yalnızca ‘sert konuştum’ dediğimi değil, neyi neden söylediğimi de bilmelidir. O anki öfkemle yazdığım yanıt şuydu:
“Eğer benim teorik müdahalemin işaret ettiği ampirik dönüşümü kavrayacak bir yetiniz yoksa, konunun ne ölçüde uzmanı olduğunuzdan şüphe duymaya başlarım. Açık bir dönüşüm üzerine yazılmış teorik bir makalede ‘ampirik veri yok’ demek mi? Güncel ampirik kanıt zaten gözünüzün önünde duruyor; eğer onu göremiyorsanız, ben size gösteremem. Kusura bakmayın ama eleştiriniz benim için tamamen anlamsız! Ve eğer izin verirseniz, savunduğunuz görüşü yayımlanmış versiyonda, adınızı bir dipnotta vererek eleştireceğim. Söylediğiniz şey geçerli değildir; bunu ayrıntılı ve yayımlanmış bir gerekçelendirmeyle göstereceğim.”
Bu yanıta iki ayı aşkın süredir herhangi bir karşılık gelmedi. Elbette suskunluk tek başına haklılık kanıtı değildir; fakat bir editör, hele kendisini ilgili tartışmanın uzmanı olarak konumlandırıyorsa, böylesi temel bir itiraza en azından metodolojik düzeyde yanıt verebilmelidir. Ben kendisinden izin de istemiştim: Savunduğu görüşü yayımlanmış versiyonda, adını dipnotta vererek eleştirebilir miydim? Buna da yanıt gelmedi. Bu yüzden mesele benim açımdan kişisel bir hırçınlıktan ibaret değil; editoryal otoritenin, gerekçe verme yükümlülüğüyle karşılaştığında nasıl sessizleşebildiğini gösteren küçük ama anlamlı bir örnek.
Bugün geriye dönüp baktığımda, o yanıtın tonunu daha soğukkanlı kurabilirdim. Fakat itirazın özü değişmezdi. Bir teorik yazıya ‘ampirik veri yok’ demek, eğer yazının müdahale düzeyini kavramadan söyleniyorsa, eleştiri olmaktan çıkar; yazının epistemik statüsünü ıskalamaya dönüşür. Benim asıl itirazım buydu. Bir makale elbette reddedilebilir; fakat önce ne tür bir metin olduğu anlaşılmalıdır. Teorik bir müdahaleyi ampirik vaka raporu ölçütüyle tartmak, bir metni değerlendirmek değil; onu daha baştan ait olmadığı bir mahkemede yargılamaktır.
Derken dün bir başka yazıma bir başka ret geldi. Bu kez dergi, yazı ve editör adlarını vermiyorum. Gelen yanıt şu kadardı:
“Makale numarası … olan, ‘…’ başlıklı çalışmanızı dergimize gönderdiğiniz için teşekkür ederiz. Dikkatli bir değerlendirmenin ardından, bu makalenin kapsam bakımından fazla geniş olduğu sonucuna vardık ve makalenizi … dergisinde yayımlanmak üzere değerlendirmeme kararı aldık. Araştırmanızı yayımlamak için … dergisini değerlendirdiğiniz için teşekkür ederiz.”
Bu yanıtı almak için dört ay bekledim. Dört ayın sonunda hakemlerden gelen nihai gerekçe buydu: Yazının kapsamı fazla genişmiş. Peki yazı neden geniş? Hangi bölümü geniş? Nasıl daraltılabilir? Argümanda bir sorun mu var? Kavramsal çerçeve mi dağınık? Metin, iddiasını taşıyamıyor mu? Eksik kaynak mı var? Yanlış okuma mı var? Bunların hiçbirine dair tek cümle yok. Sadece şu: “Kapsam fazla geniş.” İşte benim itirazım tam da buna. Çünkü bu cümle, gerekçe olmaktan çok gerekçe taklidi yapıyor.
Tam bu noktada, yıllar önce okuduğum ve hafızamda biraz efsaneleşerek kalan Einstein hikâyesi aklıma geldi. Anlatının yaygın dolaşan biçimi her zaman doğru değil: Einstein’ın özel görelilik yazısı dergilerden dönüp dolaşıp mucizevi biçimde kabul edilmiş değil; 1905’teki ünlü yazıları Annalen der Physik’te yayımlanıyor ve Max Planck bu yazıların önemini erken fark eden isimlerden biri oluyor. Asıl sahih ve bana daha öğretici gelen hikâye, 1936’da Einstein ile Nathan Rosen’in Physical Review’a gönderdikleri “Do Gravitational Waves Exist?” başlıklı makale etrafında yaşanıyor.
Einstein ve Rosen bu yazıda, kabaca söylersek, kütleçekim dalgalarının var olmadığını savunmaya yönelmişlerdi. Derginin editörü John Tate, yazıyı bir hakeme gönderdi. Hakem, bugün bildiğimiz kadarıyla H. P. Robertson’dı ve raporunda yazının temel matematiksel sonucuna ciddi itirazlar yöneltti. Einstein buna çok öfkelendi. Tate’e yazdığı mektupta, Rosen’le birlikte makaleyi yayımlanmak üzere gönderdiklerini, basılmadan önce “uzmanlara” gösterilmesine izin vermediklerini söyledi; anonim uzmanın kendince hatalı yorumlarına yanıt vermek için bir neden görmediğini belirtti ve yazıyı başka yerde yayımlamayı tercih ettiğini bildirdi. Yani Einstein bile bir noktada “ben bu hakemlik oyununu tanımıyorum” diyerek masadan kalkmıştı.
Fakat hikâyenin asıl öğretici tarafı burada başlıyor. Yazı daha sonra Journal of the Franklin Institute tarafından kabul edildi; ama yayımlanmadan önce Einstein metnin sonucunu köklü biçimde değiştirdi. Çünkü itirazların en azından önemli bir kısmı haklıydı. Bu nedenle bu örnek, “bakın, hakemler Einstein’ı da anlamamıştı” diye kolaycı bir mağduriyet hikâyesi kurmak için değil, tam tersine daha incelikli bir şey için önemlidir: Ret, itiraz ve hakemlik ancak gerekçeli olduğunda anlamlıdır. Gerekçe varsa, Einstein bile yanılabilir; gerekçe yoksa, en küçük editoryal cümle bile küçük bir iktidar gösterisine dönüşür. Benim derdim tam da bu ayrımda: Reddedilmek değil, gerekçesiz ve tartışmaya kapalı biçimde durdurulmak.
Elbette editörlerin ve hakemlerin bir yazıyı reddetme hakkı vardır. Hatta iyi bir ret, yazar için büyük bir armağandır; çünkü metnin nerede aksadığını gösterir, onu daha güçlü hâle getirir, yazara kendi kör noktalarını fark ettirir. Benim derdim reddin kendisi değil. Benim derdim gerekçesiz ret, gerekçe yerine kullanılan etiketler, ölçüt yerine geçen zevk cümleleri ve editoryal kararın arkasına saklanan küçük iktidar pratikleridir.
“Derin değil”, “deneme gibi”, “ampirik değil”, “kapsamı geniş”… Bunların her biri, doğru biçimde açılırsa anlamlı bir eleştiri olabilir. Fakat açılmadığı, somutlaştırılmadığı ve metnin içinden kanıtlanmadığı sürece, bunlar eleştiri değil, kapı kapatma veya kırmızı ışığı keyfine göre yakma cümleleridir. Bir dergi yazara “iddianı temellendir” diyorsa, kendi reddini de temellendirmek zorundadır. Hakemlik etiği dediğimiz şey tam burada başlar: Ret hakkı vardır; ama gerekçe ve layıkıyla gerekçelendirme sorumluluğu da vardır. Akademik olarak yetkin bir yazıya olumlu hakem raporu yazmak çoğu zaman kolaydır; zaman zaman bana hakem olarak değerlendirmem için gönderilen bazı yazılara yaptığım gibi, “yazarın eline sağlık, ben bu yazıdan şunları öğrendim” demek yarım sayfada yeterli olabilir. Fakat reddiyeniz varsa, iddialarınız sarih ve yeterince temellendirilmiş olmak zorundadır. Boş bir sıfatı alıp yazıya yapıştırmak, bilimin ve felsefenin özünden bihaber olmaktır.
Bu yüzden yediğim retleri kişisel bir mağduriyet defteri olarak değil, akademik yayıncılığın küçük iktidarlarını görünür kılan bir reddiye defteri olarak okuyorum. Bazen bir ret, yazarı incitir; bazen yazıyı iyileştirir; bazen de sistemi ele verir. Benim dört reddim bana şunu öğretti: Yazı yazmak yalnızca metin üretmek değildir; kapı bekçiliğiyle, gerekçesizlikle, ölçütsüzlükle ve bazen de bildiğimiz akademik kibirle mücadele etmektir.
Sonuçta yazılar reddedilir; bu doğaldır. Bir yazara aylarca beklettikten sonra iki cümlelik muğlak bir gerekçe göndermek, sadece bir metni değil, düşüncenin kamusal dolaşımına duyulan saygıyı da hafife almaktır. O yüzden bu defter kapanmıyor. Ben yazmaya devam edeceğim; onlar kırmızı ışık yakmaya devam edebilir. Fakat şunu bilsinler: Her kırmızı ışıkta duracak değiliz. Bazen durur, bakar, not alır ve o lambanın nasıl çalıştığını yazıya dökeriz. O lamba eğer trafiği düzenlemeyip iyice içinden çıkılmaz hale getiriyorsa da kırarız; ama kötü anlamda değil, kamusal fayda adına, akademik kazalar çıkmaması için.


Bir Cevap Bırakın