Disiplinlerarası sanatçı Andreas Hoffmann, 1990’dan bu yana uluslararası platformlarda bağımsız sanatçı olarak çalışıyor; performans sanatı, enstalasyon, video ve fotoğraf arasında kurduğu geçişken ilişkiyle kendine özgü bir dil geliştiriyor. Onun için beden ne salt bir malzeme ne de yalnızca bir anlatı. Otuz yılı aşkın bir süredir Hoffman’ın performatif pratiğinin tam merkezinde yer alan beden, bir sorgulama alanı, karşılaşma zemini ve bir varoluş bildirgesi.
Hoffmann, bedenini sadece bir gösteri nesnesi olarak ele almıyor, bir tiyatro oyuncusunun hassasiyetiyle canlandırıyor. Orada o anda yarattığı dünyanın aurasına izleyeni de dahil ediyor. Hissettiği kaygı, endişe ve gerilim, bedenini bir enstrümandan daha öteye taşıyan, nefes alan canlı bir yüzeye çekiyor.
Daha da önemlisi, Hoffmann’ın performansını icra ederken gösterdiği olağanüstü konsantrasyon, izleyiciyi âdeta başka bir zamana ve mekâna taşıyor. Bu konsantrasyon adeta bir trans hali gibi öylesine yoğun, öylesine kendinden geçmiş bir hal alıyor ki, izleyici bir gözlemci olmaktan çıkıp bu transın içine çekiliyor. Hoffmann’ın bakışları, nefes alışı, kaslarındaki gerilim – hepsi aynı anda hem bireysel bir iradeyi hem de bireyi aşan evrensel bir insan olma halini ifade ediyor. Tam burada, bir kabilenin bereket için dans ritüeli yapan yerlilerini anımsıyor insan. O ritüellerde dansçı, artık kendisi değil; bedeni, toprağın, yağmurun, ataların ve geleceğin bir ara yüzü haline gelir. Hoffmann da öyle: Bedeni, artık gündelik anlamıyla bir beden olmaktan çıkar; bir niyetin, bir arayışın, neredeyse bir duanın fiziksel tezahürüne dönüşüyor.

Afrika ritüellerinde dans, davulun ritmiyle beden arasında bir köprü kurar. O ritim dışarıdan gelir ama içeride bir titreşime dönüşür; dansçı bir an gelir ritmin kendisi olur. Hoffmann’ın performanslarında da benzer bir şey oluyor. Onun hareketleri ne tamamen önceden koreografize edilmiştir ne de tamamen doğaçlama. Daha çok, bir çağrıya yanıt verir gibidir: belki boşluğa, belki izleyicinin bakışındaki en ufak bir kıpırtıya, belki de odanın içindeki sessizliğin yoğunluk kazandığı an’a. Tıpkı Batı Afrika’daki Bwa veya Dogon topluluklarının maskeli danslarında olduğu gibi, Hoffmann’ın bedeni de bir medyumdur. O maskeler, giyen kişiyi dönüştürür; artık o kişi konuşmaz, atalar konuşur. Hoffmann ise maske takmaz belki, ama konsantrasyonu bir maske gibidir: yüzünü, jestlerini, duruşunu o kadar yoğun bir niyetle doldurur ki, sanki bedeni başka bir varlık tarafından ele geçirilmiş gibi olur. Bu “ele geçirilme” korkutucu değil; aksine teskin edici bir huzurun arayışıdır.

Afrika ritüellerinin bir diğer belirleyici özelliği de topluluğu kuran bir eylem olmalarıdır. Ritüel sadece bireyin değil, tüm kabilelerin bir araya gelmesidir. Amaç bazen yağmur, bazen hasat, bazen şifa, bazen de toplumsal bir yaranın sarılmasıdır. Hoffmann’ın performanslarında da bu “ortak olma” hali sezilir. Beden yalnızca bireysel bir ifade aracı olmaktan çıkar; bir şey talep eder, bir şey diler, bir şeyi onarma çabasına girişir. Ortada bir kabile yoktur belki, ama konsantrasyonun o manyetik alanı bir “geçici topluluk” yaratır: o an odada bulunan herkes nefesini tutmuş, aynı ritmin içine girmiş, o sihirli ritüelin bir parçası olmuştur. İşte bu yüzden Hoffmann, bedenini sadece plastik bir nesne olarak kullanmaz; onu bir davul gibi gerer, bir maske giyer gibi niyetle doldurur, bir ritüel sunar gibi izleyicinin katılımını talep eder. Onun bedeni, bir kabilenin bereket dansındaki dansçının bedeni gibi, bireysel olanı aşar. Ve izleyici bu aşkınlığa tanıklık ederken, kendi içinde bir yerlerde bir şeyi, belki unuttuğu bir ortaklığı, belki de uzun zamandır aradığı bir aidiyeti hissetmeye başlar. Bu aidiyetin odağında ise birlikte bir yarayı iyileştirme arzusu yatmaktadır.
Hoffmann’ın bedeni bu anlamda bir eşiktir. Bu eşik Afrika ritüelindeki dansçının iki dünya arasında gidip gelmesi gibi bireysel olan ile kolektif olan, gündelik olan ile kutsal olan, doğa ile medeniyet arasında gidip gelir. Onun konsantrasyonu bir tılsımdır: İzleyicinin sıradan bilinç halini askıya alır, dikkati başka bir frekansa ayarlar. Ve bu haldeyken, bedenin sadece et ve kemikten ibaret olmadığını, aynı zamanda bir çağrı, bir hatırlama ve belki de eski bir dua olduğunu hatırlatır. Hoffmann’ın performansları işte bu yüzden ne bir gösteridir ne de bir temsil; onlar, modern bir çağın içinde kaybolmaya yüz tutmuş, insan olmanın en yalın halini arayan anlardır, izleyici o ana girmeye razı olursa, geriye şu sorular kalır:
Bu bedenin içinde sen nerede duruyorsun?
Parçası olduğun doğaya ne oldu?
İnsanın varoluşuna yönelik en temel bu sorular insan nedir sorusuyla evrenselleşiyor. Andreas Hoffmann’ın performansı ve sergisi hayatın anlamına ilişkin arayışlara yeni bir durak ekliyor.


Bir Cevap Bırakın