Siyasi Domatesler (Öykü)

“Onu bir gün sokakta buldum.” Kerem, siyasi domateslerin hikâyesini anlatmaya böyle başlıyor; yani siyasi domateslerin hikâyesi olduğuna inandığı hikâyeyi. Her zaman aynı şekilde, aynı ilk cümleyle başlıyor: Onu (bahsettiği “o” benim) bir gün sokakta nasıl buluşuyla.

Kerem ona anlattığım hikayeyi dinleseydi – tanıştığımız yaz, akşamdan kalma yatağında yatarken ona kahvaltı hazırladığım sabah – siyasi domateslerin gerçek hikayesini biliyor olurdu. Keşke dinleseydi, o zaman hikayeyi olduğu gibi anlatırdı. Avokado, yumurta ve domates almak için mahalle bakkalına gittiğimi hatırlardı. Ve üç domatesle geri döndüğümü.

Tezgahın üzerine saçılmış sigara küllerini ve kahve artıklarını silip domateslere yer açtığımı.

Ve yan binadaki terzinin bana o domatesleri verdiğini söylediğimi, hatırlardı.

“Apartmanın önünde terzinin sulayıp baktığı bir domates fidesi var. Domatesleri bana uzattı, “Al bunları” dedi ve domatesleri ellerime döktü.” Kahvaltıyı hazırlarken Kerem’e bunu söyledim.

“Bir süre konuştuk. Bana Mardinli olduğunu söyledi,” dedim.

“Kimmiş o Mardinli?” dedi Kerem kaşlarını çatarak.  Kestiğim domatesten bir dilim yedi. “Mardin’de bir sergi yapacağım, biliyor musun? Bir resim sergisi. Bir arkadaşımla. Gerçekten önemli bir sergi. Büyük bir sergi. Bence beğenirsin.” Domatesten bir dilim daha yedi. “Limon ve tuzla daha lezzetli olur,” dedi.

“Onu Çukurcuma’da bir kitapçının önünde buldum.” Siyasi domateslerin hikayesini anlatmaya böyle devam ediyor. Kitapçı mevzubahis olduğunda hikâye değişiyor. Ben unutuluyor, tenha bir sokak köşesine atılıyor ve hikâyenin geri kalanı boyunca orada kalıyorum. Hangi kitapçı? Cihangir değişmiyor mu? Neler yayınladın bugüne kadar? Kimleri gördün? Orada durup boş boş gülümsüyor ve başımı sallıyorum, kimsenin beni kaba bulmasını istemiyorum, gerçi kimse beni izlemiyor ve kesinlikle dinlemiyorlar, araya girip söylediklerini düzeltmeye çalışsam bile. Oradan kalkıp gitsem, kimse fark etmezdi bile.

Bir gün sokakta buldum onları, Kerem’i ve siyasi domatesleri. Hikâyeyi şimdi ben anlatacağım zira Kerem, bildiğini iddia ettiği domateslere dair hiçbir fikri olmayan, güvenilmez bir anlatıcıya dönüştü. Domatesler, asılsız bir kavram haline geldiler; sizi içine çeken, hikâyesinin anlamlı ve önemli olduğu izlenimini veren bir şeye dönüştüler. Ama bu benim hikâyem, siyasi domateslerin hikâyesi.

Onu bir gün sokakta bulan benim. Onları güneşten kavrulmuş, idrar lekeli şehir betonlarında yetiştiren ve tıpkı bir yılan oynatıcısının yılanı büyülemesi gibi onları dünyaya getiren benim.

Kerem, üçüncü romanını yeni yayınlayan arkadaşını kutlamak için bir partiye gideceğimizi söylüyor.

“Romanın adı Rıhtımlar, Burgazada’ya bir gönderme, daha seni götürmedim ama yakında götüreceğim oraya. Burgazada’nın rıhtımları. Burada Sait Faik Abasıyanık’a bir gönderme var. Tanıyor musun onu?”

“Birkaç öyküsünü okudum. Sevdim sayılır.”

“Şey, yanına gideceğimiz yazar -Fatih- ondan hiç hoşlanmıyor. Sait Faik’i dolaylı yoldan eleştiriyor. Zaten onu eleştirmesiyle meşhur. Ve bildiğin üzere, ben Sait Faik’i severim, ama Fatih onun bazı tasvirlerine karşı çıkıyor. Bazı detaylara.”

Kerem aynadaki yansımasını incelerken başımı sallıyorum. Falstaffvari parmakları koyu buklelerini, çenesindeki gri sakalını, asi kaşlarını düzeltiyor.

“Bu arada Melisa da orada olacak.”

“Eski karın mı?”

“Şaşırma diye söylüyorum. Seni görünce elbette sinirlenecek, ama zaten hep öyledir. Mesele de bu zaten, değil mi? Herkesin bizi birlikte görmesi?”

Gülümsedi, belimi çimdikledi, yanağımı öptü. Mutfak tezgahından viski matarasını alıp ceketinin iç cebine koydu.

Kerem’in bir arkadaşıyla taksiye binip meyhaneye gidiyoruz. Arkadaşı, bol bol içen ve narsistik eğilimleri olan herkese hayranlık duyan tanınmış bir Lacancı psikanalist. Ortak bir dilimiz yok, bu yüzden benim hakkımda ne düşündüğünü bilmiyorum. Beni hoş ama sıkıcı buluyormuş gibi belli belirsiz gülümsüyor. Kerem ve psikanalist Türkçe konuşuyorlar. Psikanalist piposunu tüttürüyor. Taksi şoförü bir sigara yakıyor ve hüzünlü bir Sezen Aksu şarkısına denk gelene kadar radyoyla oynuyor. Kerem de mırıldanıyor. Sezen’in sesi dışında taksi sessizleşiyor. Kerem ara sıra telaşla geveleyerek pencereden dışarı, şehre bakıyor. Onu sessizce izliyor ve şehri nasıl hayal ettiğini hayal ediyorum.

Parti, Pera yakınlarındaki şık bir meyhanede, alacakaranlıkta tam olarak nerede olduğunu söyleyemesem de. Uzun, ahşap bir masaya varıyoruz; bir düzine kişi oturuyor; kadınlar ve erkekler, çoğunlukla orta yaşlılar, muhtemelen ilginç şeyler yapmış insanlar.

Yoksa neden orada olsunlar ki?

Masanın diğer ucunda, tozlu bir çekmecede bulduğum bir Polaroid’den tanıdığım eski karısı var; gerçi dergilerde, gazetelerde birçok yerde de vardı fotoğrafı. Omuzlarına dökülen uzun siyah saçları, çökük gözleri, kıvrık dudakları. Onu fark etmemiş gibi yapıyorum. Kerem belime hafifçe dokunup beni masanın diğer ucuna götürüyor. centimenlik yaptığını düşünmüştüm ama daha sonra bunun kendini koruma amaçlı olduğunu anlayacaktım.

Kerem beni sağımdaki adamla tanıştırıyor, adam elimi sıkıyor ve hemen dönüp tabağına sarma koyuyor. Yağa bulanmış parmaklarıyla sarmaları ağzına götürüyor ve şakayla karışık parmaklarını yanındaki kadına siliyor. Gülüşüyorlar. Kerem, solundaki adamla sohbete dalıyor; sonra onu bana çok iyi bir bir ressam ve eski bir dost olarak tanıtıyor.

Kimse benimle konuşmuyor. Mırıldanarak konuşurken beni yalnız bırakıyorlar. Ellerimi kucağımda kavuşturup, Kerem’in apartmanının ıssızlığında daha sonra hayata geçireceğim hikâyeleri hayal etmeye kendimi zorluyorum; sonunda orada ondan daha fazla zaman geçireceğim. Zihnimin uçsuz bucaksız enginliğine, bir uçuruma ve bir arkadyaya sürükleniyorum. Ta ki sadece Kerem ve ben kalana kadar sürükleniyorum; bu hikaye de Kerem’in apartmanında siyasi domatesleri gibi daha sonra yeniden dirilteceğim hikâyelerden biri oluyor.

“Onu bir gün sokakta buldum,” diye söze başlıyor Kerem. Azalea -yani ben- onun savaş davulu gibi sesini duyunca hipnotik uykusundan uyanıyor. Kerem bana işaret ediyor. Ona sanki bir büyüyü mırıldanır gibi göz kırpıyorum. Melisa, arkadaşıyla birlikte, aralarında boş bir sandalye bırakmış.

“Sen, evet sen,” diye göz kırptı Kerem bana, sonra sağımda oturan adam kadar ani bir şekilde arkasını döndü. Ressam, yanından geçen bir garsona “Bakar mısınız, bakar mısınız!” diye bağırdı. Çocuk koşarak geldi, geri çekildi, ardından biraz daha rakı getirdi.

“O halde,” diye devam ediyor Kerem ayağa kalkarak, “hikayeme devam etmeme izin ver.” İngilizceye geçiyor. Aniden beni fark etmesiyle uyanmış, canlanmış hissediyorum.

“Onu bir gün sokakta buldum,” diyor Kerem, “kitapçının yanında. O sokağı biliyorsun, o kadının yaşadığı yer. Şu Faslı kadın. Evsiz Faslı kadın.”

Antika gümüş kolyeli bir kadın -Paris’ten gelen bir misafir akademisyen- söze giriyor. Kendisi on yedi dil biliyormuş ama İngilizce bilmiyormuş çünkü İngilizce çok sıkıcı ve çok tahmin edilebilirmiş. “Artık orada değil mi? Nereye gitti?”

“Tam bilmiyorum,” diyor Kerem elini sallayarak. “Neyse, neyse—”

“Fas’a geri döndüğünü duydum,” diyor adına parti verilen yazar.

“Hayır, yanlış duymuşssun. Hapse atmışlar kadını.”

“Kahretsin. Tabii ki atmışlardır,” diyor Kerem, Türkçe’ye dönerek, kıvırcık saçları havada uçuşuyor. “Neyse, o sokakta, kitapçının önünde buldum – ”

“Hangi kitapçı?” diye soruyor bir adam, güneş gözlükleriyle kan çanağına dönmüş gözlerini meyhanenin ışığından koruyor.

“O sokakta bir tane var zaten, Çağdaş’ın dükkanı.”

“Ah, evet. Tamam. Çevirilerin için mi yoksa kendi kitapların için mi gitmiştin?“

“Ne? Hayır, öylesine dolaşıyordum. İş için gitmemiştim.”

“Yeni kitabım orada da satılacak,” diyor yazar. Etrafına bakınıyor ve masanın diğer ucundakilere daha yüksek sesle tekrarlıyor.

“Mekanı nasıl ayakta tutuyor? Doğru düzgün açık bile değil.”

“Duymadın mı? Al sana güzel bir hikâye,” diyor Kerem tekrar yerine otururken. Konu dağılıyor; Kerem’in benimle buluşması sona eriyor. Melisa, omuzlarında siyah bir şal, duman ve parfüm bulutu içinde yeniden beliriyor.

“Canım,” diyerek eski karısının ellerini tutuyor Kerem, masanın göz kamaştırıcı gümüş ve cam eşyalarına, domates lekeli örtüsüne bakarak. Rakı şelale gibi akıyor. Psikanalist, Iguazu Şelalesi gibi olduğunu söylüyor. Genç garson, onları izliyor, havada yusufçuk gibi uçuşlarını. Gürültülü ve iticiler; keşke gitseler, diye içinden geçiriyor genç garson.

Japon yeşil çayıyla zayıflayan ve kimono giyen Türkan, Berlin gezisini, Hamburg’daki sergisini ve pankreas kanserinden ölen bir arkadaşını anlatıyor.

“Feyyaz mı?” diyor psikanalist, gözlüğünü düzelterek, sanki hastaymış gibi ona bakarak.

“Evet Feyyaz,” diyor bir anlığına unutmuş gibi.

“Çok fena,” diyor Parisli profesör.

“Hayat çok fena,” diyor yazar rakı, buz ve su doldururken. Melisa çığlık atıyor, “Bana da! Bana da!” diye ve yazar ona da rakı dolduruyor.

“Siyasi domates nedir?” diye soruyor Fransız kadın.

Kerem gülüyor.

“Hadi bir oyun oynayalım!” diyor Melisa’nın yanındaki kadın, soğuk İngilizcesi ve Rus aksanıyla. Melisa’nın ağzı neşeyle kırılmış cam parçalarına dönüşüyor. Hoş kokulu bir duman etrafını sarıyor.

“İskelet,” diyor Melisa’nın arkadaşı bana gülümseyerek.

“Ölümün kapsında ölüm,” diyor Tuncay. “Adı bu.”

Psikanalist gerçek ismini söylüyor; herkes gülüyor. Daha fazla rakı. Parmaklar ve çatallar mezeleri didikliyor. Garson, alkol ve sigara içenler için ardı ardına meze tabakları getiriyor. Ellerimi kavuşturmuş, bakışlarımı belirsiz bir noktaya dikmiş, sessizce oturuyorum. Gözlerim ağırlaşıyor; uyku bir sihir gibi geliyor. Uyku. Uyku. İnsana korkunç rüyalar gördüren,  ateşler içinde bırakan ve dönüşüme uğratan türden bir uyku.

Cep telefonumu Kerem’in evinde unututtum. Sigaram yok. Birinden isteyebilirdim ama bu daldığım hülyalı hali bölerdi. Psikanalistin gözlüklü gözlerine bakıp ait olmadığım bir yere nasıl geldiğimi merak etmekten başka yapacak bir şeyim yok.

Sigara içenler sigara içiyor; içki içenler  içki içiyor. Yazarlar son eserlerini açıklıyor; ressamlar ve yönetmenler de aynısını yapıyor. Profesör kadın Fransızca, Türkçe, Almanca ve Sümerce olduğunu iddia ettiği bir dille her şeyi yorumluyor. Psikanalist, anlamdan kaçınan Lacancı analizler sunuyor. Masa onu yüce bir akıl olarak övüyor. Melisa ayva kokulu dumanı ona üflüyor; o da pipo dumanını geri üflüyor. Saçmalığa ve kendi korkunç talihlerine gülüyorlar: “yüceler” arasında olmak ve böylece kendilerini yüceltmek. Çocukluk yıllarımın en iyi arkadaşı Jack’e ve Kerem’in balkonunda gördüğüm tek ayaklı güvercine ne olduğunu merak ederek, büyülü sözler mırıldanıyorum.

Garson, içeride sigara içmenin yasak olduğunu hatırlatmak istiyor ama her yaklaştığında, masa onu tek bir organizma gibi kükreyerek uzaklaştırıyor. Ancak onlar, Baküsvari, coşkulu gürültülerini de alıp, DJ’in bir arkadaşının arkadaşının arkadaşı olduğu asırlık bir bara gittiklerinde rahat bir nefes alıyor garson.

Melisa barda et yiyerek veganlık yeminini bozuyor ve çığlık atarak Kerem’i suçluyor. Sabahın dördünde Kerem, Mardin’deki sergiyer dahil olacağına söz vererek onu sakinleştiriyor. Egosu kendiliğinden düzeliyor. Bir köşede oturmuş, eski deri ceketimin üstüne konan tek gözlü güvercini izliyorum. Kerem beni çoktan unuttu, sadece anahtarlar onda olduğu için kalıyorum.

Türkan, Kerem’e siyasi domatesleri soruyor.

“Neydi o? Hiç açıklamadın.”

“Yazdığım kısa öykünün adı,” diye bağırıyor Kerem.

“Peki siyasi domates nedir?”

Boş boş bakıyor. Gerçekten bu kadar aptal olabilir mi?

“Siyasi topraklarda yetiştirilen bir domates.”

“Normal domatesten farkı nedir?”

“Şu lanet hikayeyi okursan öğrenirsin,” diye homurdandı Kerem.. Kelimeleri ona tükürürcesine söylerken ona yaklaştım.

Kendileri için ayrılmış bir masaya oturuyorlar. Sık sık gittikleri gece kulübünde, dünyadan bezmiş Kolombiyalı gençlerin koruması altında, Atlantik Okyanusu’nu aşan beyaz tozu çekiyorlar. Küvette vurulup karnı deşilen hamile bir Balkan kadını tarafından taşınıyor bu beyaz toz. Kadının cesedi kimliği belirsiz kalıyor ve ailesi kayboluşunun yasını tutuyor. Tozu çekiyorlar ve coşkulu bir kendini beğenmişlikle, hükümeti ve yolsuzluğu, inkârı ve soykırımı reddetmesini yerden yere vuruyorlar. Kerem dünyasını kurup hayallerini gerçekleştirirken, ben ceketinin cebinde anahtarları arıyorum. Toz bitince dağılıyorlar. Kerem’in evine geri dönüyorum.

Kerem, gece kulübünün önünde yere yığılıyor, başını bir çöp konteynerine yaslıyor. Siyasi domateslerinin hikâyesini yazacağını ve bunun devrim niteliğinde, muhteşem bir hikaye olacağını söyleyerek uykuya dalıyor. Terzinin yetiştirdiği ve gece kulübünden dönerken topladığım domatesler. Kerem çöp konteynerinin yanında uyurken dilimlediğim domatesler. Güneş doğarken ve Kerem rüya görürken yediğim domatesler. Mardinli terzinin yetiştirdiği siyasi domatesler.

 

Çeviren: Ahmet Ergenç

 

 

 

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.