Rimbaud Müslüman mıydı?

Suriyeli şair Adonis, meşhur konferansında[1] Arthur Rimbaud’nun 11. yüzyıldan başlayarak Arap şiiriyle mümkün poetik yakınlıklarına dikkat çeker ve bir Arap şairi olarak da anılması gerektiğini söyler. Rimbaud’nun İslami yazın geleneği içerisinde de yer aldığını, yer alabileceğini ima eder. Elbet bu bir çıkarsamadır: kültürel havzalar arasında bir restleşme, modernlik addedilen kopmanın ulus ve medeniyetler aşırı sürekliliğine vurgu. Rimbaud’nun da İslam sözlü geleneğine atıflar yaptığı, Aden’den ailesine gönderdiği mektuplarda vaki.[2]

Ancak Batı-dışı medeniyetler için önemli olanın Rimbaud’yu kendine mal etmek olması, İslam havzasında yer alan Türkçe, Arapça, Farsça ve Kürtçe gibi dillerde yazarın cemiyet/ özdeşlik kurma merakında olduğu açık. “Rimbaud ‘biz’dendir” ünlüyor Adonis, öyleyse. Ancak Şair’in kat ettiği yolculuğun bir benzeri, kat edilmiyor. New York döneminde Adonis, tersinden bir biçemde[3] bunu arzu etmiş olsa bile, yaptığı şey aslında kendine uygulanan Oryantalizmi geri kat etmek. Perspektif, merkezden kaysa da, bir mantık olarak orada duruyor.

Dolayısıyla Batı’dan bakıldığında görüldüğü biçimiyle İslam coğrafyasındaki Türk, Acem, Arap, Ermeni, Kürt, Laz, Rum… bir şair, bir Katolik olarak Türkçe, Kürtçe, Arap dillerinde yahut da Farsça yazabilir mi? İşte onu Rimbaudlaştıracak işlem budur: Aziz Francis’in, Giardano Bruno’nun izleklerini takip ederek geri, Bedrettin ve Vahdet-i Vücud, yani varlıkta birlik[4] diyen Hallac-ı Mansur’a dönebilir. Dahası, sürrealistlerin ihtişamlı formülü olan Marx+Rimbaud, Marx. Rimbaud ile takas edilecek şekilde yeniden yorumlanabilir: Yeni bir sentez oluşturmak üzere, lineer bir hatta birbirini tamamlayan bir şair ve bir filozoftan ziyade, şiirin felsefede sınandığı, felsefenin şiirde serimlendiği açık uçlu, tamamlanmayan, kutuplu, elektrikli ve politik de bir ilişki.

Bitirme tezi olan “Yahya Kemal Rimbaud’yu okudu mu?” metninde Hasan Bülent Kahraman, doğru yere ateş ederek yanlış hedefi vurmayı başarıyor. Dönemin Fransız edebiyatıyla, aşırılıklarıyla Yahya Kemal arasında rabıta kurmak, Mallarme, Rimbaud, Verlaine ve ardılları sembolistler olarak gruplandıktan sonra, modernleştirici jestin biçimci tekrara düştüğü yönündeki bildirmeyi (Deleuze) de akılda tutarsak, kolay. Şöyle de denir, Mallarme Fransızcayı Latincenin hantallığından kurtardı[5]. Benzeri bir işlemi Türkçe’de gerçekleştiren Yahya Kemal’den biçimcisini bulmak sanırım zordur. O zarif bir biçimin, söyleyişin müptelasıdır. Müsekkini olan imanı, musikide şanı beliren ulu ziyayı narlı bir kadehte ışıldarken bulmuş, azar azar içmiştir.

Öyleyse Ece Ayhan söyleyişi dışlamakta haklıydı, ama gerekenden fazla ısrarcı. Benjamin’in tabiriyle eğer 20. Yüzyılın sanatı sürrealistlerin Marx+Rimbaud formülünü izlemekteyse eğer, yazılı, metinsel, kurgusal olan öncelikli olmalıydı, efsunlu deyiş dışarıda kalmalıydı. Ama ne pahasına? Küçük İskender’in şiir derslerinde Orhan Veli’de sonlandırdığı, okunan şiir, kendi tabiriyle meydan şiiri hilafına. Nazım’ı da Veli gibi bir “eksik avangart” yapan, bu sefer devletli, “evkafta memur” olması değil ama bir başka nizamı arayışı, Ayhan’ın tabiriyle “program farkı”. Marx’tan geçmesi, ancak Rimbaud’yu ıskalaması.

Onu 19. yüzyıl ile 21. Yüzyıl arasında, aynen Türkiye gibi bir çarmıha geren ve muhayyel bir sosyalist Türkiye’de mıhlayan, buydu: 20. Yüzyılda Rimbaud’dan geçmeden avangart olmak, onu lirizm ve romantizm içeriminde kılıyor. Keza İkinci Yeni’yi de romantizm ve lirizm içeriminden uzak olma gayesi, bu negatif işlem, ses ile yazı arasında, belki Uyar hariç[6] bir uzlaşmazlığa iterek üst-belirliyor. İkinci paylaşım kavgasının yarattığı travmadır, bunu savaş sonrası şiirde mecbur bırakan.

Hatta modern Türk şiirine o yıllarda bereketli bir serpilme tahtası sunan da, bir anlamda, Avrupa’nın bu yarasından çok uzakta olunduğuna dair sessizce ortaklaşılmış zan olsa gerek.

 

Zoraki Modern

Dolayısıyla Nazım’da, bu Polonyalı ölümüne delikanlıda Mayakovski’den çok Yesenin, fütürizmden çok romantizm[7], kakışımdan çok müzikalite, pratik akıldan çok duygu/tin, gündelik bir neşe ve yaşama sevincinden çok yer yer kasvetli ancak her halükarda derinine bir coşum bulmamız bundan. Birinci Savaş akabinde, imparatorluklar çökende Polonya’da tek parça kurulan yeni yetme cumhuriyetten ötürü de Bolşeviklere müteşekkirdi, sanıyorum. İstanbul’u, payitahtın eski gözde semtini, Cumhuriyet ilan edilende yeni bir merkez, yurt, vatan telakki etti. Ersoy kadar sevmedi -çoğu- Müslüman halklarını, değiştirmek istemese belki ilişmezdi de. Türkülerini insanlarından çok sevmiş olması, bundan.

Ama ne çıkar, kamunun ümidini kurduğu şeyde bir ortaklık buldu Nazım. Kaygısız, “girdi saflarına”. Şiirinde, Yaşar Kemal’in tabiriyle mahpusta Şair olmaklığa terfisi gerçekleşmezden evvel bu halkın, kendi tabiriyle “alnındaki leke”, soykırım utancı, şiddet sertifikası görünür. Bu leke, aynı zamanda genç Cumhuriyet’in doğum izi. Yine de, hemdeyişlikte buluşma gayreti, hoş karşılanmakta. Kavgada mertlik, saygı uyandırmakta. Ama adalet duygusunda nakıslık, Mustafa Kemal’in gazeteci Ali Kemal’i katledenlere karşı duyduğu esefe benzer, bir bulantı yaratıyor.

Velhasıl dinden geçmeden bir sekülerlik poetik açıdan heybetsiz, dünyevileştirmeden dinde öz, sadede gelmeli, insaniyetsiz, zevkten muaf. Erken Nazım’daki Mevlevilik izleri, ayakları üzerine dikilir sonraları: Kerem gibi, yana yana. Öyle ki Yahya Kemal/Nazım Hikmet zıtlığı, bir üçüncü merkezde buluşur: Marx’ta, din ve eleştirisi ile başlayarak. Rimbaud’yu hatırlamalı elbet, ancak Blake’i unutmadan: “Bütün dinler birdir”.

Gerçi, ‘iki’ye bölünemeyen hiçbir şey yok. Veysel’in çelişkisi de buydu: “İkilikten gelir bela”, öte yandan “harekete kimse mani olamaz”.

Evet, gemi kalkıyor artık, sarhoş ya da ayık.

 

[1] Gnosis, Simurg Art Yayınları, 2024

[2] Yüreğinin Sesinden Başka Şey Dinleme, Kırmızı Kedi Yayınları

[3]Deleuze’ün de altını çizdiği üzere Rimbaud estetik açıdan Aristoteles’in Poetika’sına bağlıydı (Kant Üzerine Dört Ders, Kabalcı Yayınları).

[4]Tek bir şeyi unutmadan: bu Varlık değildir. Heidegger’in Tanrı ile Varlık takası söz konusu bile olamaz. Zaman açısından döngüsel, kısaca “klasik”tir. Kant, uzakta bir kasabada belirecek.

[5] Badiou, Alain; The Age of the Poets (Şairler Çağı). Türkçe’de henüz çevirisi bulunmuyor.

[6]“Şiirimizin en kızıl saçlı levendi” (Yücel). Ayhan gibi atonal müzik tutkunu olmasa bile, en kakışımlısı.

[7]Ritsos: “Nazım fütürist değildi.” (Sözcükler dergisi, 2023)

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.