Primitif sanat, kabile toplumlarının geometrik, saf ve dışavurumcu anlatım şekilleri ile modern sanatın perspektif anlayışına, ilkelerine köklü bir devrim oluşturmuştur. İlkel sanatın ayırt edici niteliğinin, yapısındaki doğaüstü öğeler olduğu kabul edilmiştir. Bu sanatın doğaüstü taraflarını, anlaşılmazlıklar ve bilinmezlikler beslemiştir. Araştırmacılara göre, bu tarihlerde doğaüstü, din ve sanat arasında büyük uçurumlar bulunmamaktadır. Cansız cisimlerde bile ruhsal nitelikler aranmıştır. Tüm bunların ışığında sonsuzluğa yönelme, izah edilemeyen, anlatılamayan şeylerin anlatılabilmesi gibi nitelikler taşıyan bu sanatı, antropologlar prehistoryacılar ve sanat tarihçileri incelemişlerdir. Sanatın kaynağının ipuçları, prehistorik sanatın içerisinde bulunmaktadır. Tarihsel gelişimin ilk basamaklarında yaratılan bu eserlerin nasıl doğduğu ve hangi aşamalardan geçtiği sanat tarihine aydınlık getirmiştir.
Primitif sanat terimi, henüz tarımsal düzene geçilmemiş, yarı tarımsal ve göçebe toplayıcı özellikler gösteren toplumların sanatları ile tüm Afrika sanatları, Okyanusya ve Amerika yerlilerinin sanatları için kullanılmaktadır. Primitif sanat örnekleri, günümüzden 40.000 yıl öncesine tarihlenmiştir. Günümüz sanatçıları tarafından yeniden gündeme getirilmiş, bir kaçış noktası olmuştur.
Primitivizmin eğilimi, 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl sanatında yeniden belirmiştir.
İlkel sanata geri dönüşün sebepleri, sanattaki sosyolojik değişimlerle de ele alınmıştır. Sanat antropolojisinin sanatın kökenlerine dair incelemeleri de modern sanatın primitif sanatla daha kolay ilişki kurmasını sağlamıştır. Rönesans döneminde sanat türünün heykel olması da dikkat çekicidir.
Modern sanat, heykele yönelik bu eğilimin sonucu olmamıştır. Kübistlerin Afrika sanatına olan ilgisi ile eş zamanlı olarak Arap ve İran arabesklerine de bir ilgi oluşmuştur. Rönesansçılar, primitif biçimleri kullanmamışlardır.
Bu, tamamen bir itiraz süreci olmuştur. Doğaüstü unsurların, dogmanın, sembolizmin, Yunanların akılcı bir sisteme yerleştirdiği süreçte, Rönesans sanatçıları primitivizmi reddetmişlerdir. İlkeller, onların gözünde mantık dışlılığın zirvesi olarak, zihinsel yaşamı gölgeleyen dogmanın temeli olarak görülmüşlerdir. Bu bağlamda primitiflerin yaratımları, Rönesans sanatçıları için kendi akılları tarafından insan düşüncesinden itilerek sonsuza dek yasaklanmış olan kötülükleri, akıl dışılıkları temsil etmiştir. Psikoloji ve psikiyatri, son yıllarda mantık dünyasını incelemiş ve primitiflerin özelliklerini barındıran çeşitli zihinsel güçleri ortaya çıkarmıştır.
Çocukluk kabuslarının, korkuların hiçbir zaman yok edilemediği ve birçok insan eylemini yönlendirdikleri ortaya çıkmıştır. İnsan kimliğinin arkasında gerçek güçleri olduğu ortaya çıkmış, mantığın da bu karanlık güçlere itaati karşısında, düzen ve bilinç illüzyonu yaratan bir uzlaşım olduğu kanısına varılmıştır. Bu bağlamda Afrika ya da Aztek medeniyetlerinin dehşet verici görsellerinin yaratmış olduğu, Babillerin putperestliğinin sembolize ettiği korkuların gerçeklik dünyasına yeniden getirilmiş olması, önem kazanmıştır. Tüm bunlar, insan eylemlerinin temel kaynağı olarak görülmüştür. Modern sanatçı, yaşadığı çağın içerisinde en esas ifadeleri ararken, nesnellik merceği altında primitif heykelle kaynaşmış olarak ortaya çıkmıştır. Modern nesnel /öznel ikilisinin nesnel yanında, kübist ve soyutçu sanatçılar, bu değerlerin tezahürlerinden etkilenmişlerdir.
Modernistler, yeniden keşfedilmiş olan temel duygu ve görünüş unsurlarına ait üretimlerini sanatlarında ifade etmişlerdir. Diğer bir deyişle, zihinsel dünya ile duygu dünyası arasındaki aşılması zor karanlığa köprü kurmaya çalışmışlardır. Primitif sanat insanın uyku-uyanıklık durumundaki karanlık ve kötü güçlerden oluşmuş ortamın dehşetinin tezahürü ve insanın temel güvensizlik korkusunun sembolü olmaktadır. Günümüz sanatçıları ile primitif dönem insanlarının amaçlarının farklı olmasına rağmen, günümüz sanatçılarının sanatına yansıttığı, doğada aramış olduğu, büyü ve aura, ilkellerde gördüğümüz etkiye eşdeğer olmaktadır. Her ikisi de kendi inançları ve hedefleri doğrultusunda doğaya anlam katmıştır. Primitif sanat hayatın görkeminden ziyade insan yaşamının özünü temsil etmiştir.
Primitiflerde gözlemlediğimiz biçim anlayışı, yorumlama gücü, yalınlığın hissettirmiş olduğu gerilim duygusu, günümüz sanatçılarını etkilemiştir. Günümüz sanatçılarının, ilkellerin biçim anlayışı, sadelik ve soyutlama yeteneği etkilemiştir. Günümüzde primitivizme olan bu ilgi, sanatçıların sosyal yaşamın baskılarından, kısırlaştırıcı düşüncelerinden, kurallarından uzaklaşmaları istemiyle, dünyaya saf ve yeni bir biçimde bakmak gereksiniminden kaynaklanmıştır. Günümüz sanatçısının bu tepkisi, çağdaş uygarlığa bir tepki olarak görülmüş, bilgisizliğe, saflığa, infantilizme (çocuğa özgü görüşe) yönelmişlerdir.
Apollinaire, sanatçıların, primitif toplulukların sanatlarına duydukları ilginin kaynağının, estetik olduğunu ifade etmiştir. Primitif sanat yapıtı, bir tapınma aracı ya da fonksiyonel bir nesne olsun, o kültürde yaşayan insanların algıladığı bir anlam içermiş ve simgesel olmuştur.
Primitiflerin biçim anlayışı yalınlık üzerine yoğunlaşmış, görsel olmaktan ziyade düşsel olmuştur. İlgi uyandırmayan ögeler kompozisyondan çıkarılmakta, abartı ve vurgu sık olarak kullanılmaktadır. Primitif dönem sanatında gerçekçilik aranmamaktadır.
Worringer, insanoğlunun doğa ile bütünleşme isteğine dayanarak soyut düşünceleri geliştirdiğini ifade etmiştir. Primitif dönem insanları, dış dünyanın çözemediği karmaşık yapıdan endişe ve korku duyarak, sessizlik ve huzura kavuşmak isteğinde olmuştur. Sanatta bulmuş oldukları huzur, maddi dünya zevklerinde değil, soyut anlamlar yükledikleri ölümsüzlüğe odaklanmıştır.
Worringer ‘e göre, insanoğlunun dış dünya fenomenleri ile ilişkisi ne kadar az olursa, soyut ve güçlü güzellik yaratma dürtüsü de o denli kuvvetli olmaktadır.
Worringer ‘e göre, insanlarının yaratımına yaratıma götüren iç tepi olan ‘kendiliğinden şey’ duygusu, günümüz sanatçısını da soyutlamaya götüren duygu olmuştur.
İnsan zekâsı ve gelişmesi, akılcı bilgi birikimi sonucu oluşan ‘bilme’ kavramından ötürü, günümüzde oluşan ‘kendiliğinden şey’ duygusu, bilinçli bir edinim olmuştur. Uygarlığın gelişimi ile insanoğlu, evren hakkında yeterli bilgiye sahiptir.
Worringer, ilkel toplulukların evren konusundaki bilgisizliklerinden dolayı soyut sanata yöneldiğini, uygar toplulukların daha farklı sebeplerle soyuta yöneldiklerini belirlemiştir. İlkellerde görülen bu soyutlama kapasitesi, içgüdüsel bir yaratma olarak karşımıza çıkmaktadır. Soyut biçimler, zihnin müdahalesi olmadan ortaya çıkmışlardır.
Günümüz sanatçılarının biçim özelliklerini etkileyen etkenler ise primitiflerin yalın çizgi ve saf geometrik düzen içerisindeki gelişimi, arkaik yapının sağlamlığı ve kararlı yapısı olmuştur. Güncel sanatçıların en büyük sorunlarından biri olan biçim kaygısını, iç dünyanın dış dünyaya karşı üstünlüğü şekillendirmektedir. Bu nedenle artık dünya, duyusal olarak bilinçle kavranan bir dünya olmaktadır. ‘Ben’ ile ifade edilen ve kavranan her şey, objeyi doğal görüntüsünden ne kadar uzaklaştırır, Theo Van Doesburg ‘a göre estetik deneme bu derece güçlü olmaktadır. Sanatın simge ile başlamış olduğu bilinmektedir.
İlkel insanda imge yaratma isteği, istem dışı toplum yaşamının bir parçasıdır. Tarihsel süreç içerisinde insanoğlunun 21. yüzyıldaki teknolojik gelişmeler karşısında hızla değişen dünya görüşü ile bir anlamda kendi kaosun da yaratmış olduğu gözlemlenmektedir.
Bu durumun bir yansıması olarak sanatın, bu kaosun içerisinden sıyrılmak, detaylarından kurtularak uzaklaşmak için sadeleşme yolunu seçtiği gözlemlenmektedir. Özellikle de sanat ve tasarım alanlarında gözlemlenen bu sadeleşme, varlıklarını dinsel ve büyüsel inançlar etrafında düzenleyen ilkellerin yaptıkları üretimlerin analiz edilmesi, çağdaş sanatın biçimlenmesine önemli ölçüde katkıda bulunmuştur.

Jean Dubuffet’in duvar resimleri günümüz sanatçılarının primitif eğimlerini gösteren önemli örneklerindendir. Heykellerinde detaylarından kaçan Brancusi de ilkel sanattan oldukça etkilenmiştir. Brancusi‘nin sade, cilalanmış, pürüzsüz yüzeyleri, sessizlik ve dinginlik yaymaktadır. Sanatçının çalışmalarında kullandığı aşırı stilizasyon ve nesnelerin tanınabilirlik özelliklerini kaybetmeleri eski uygarlıkların sanat yaklaşımlarına bağlanmaktadır.

İlkel toplum sanatında bir şeyi doğrudan göstermek yerine onu sezinletmeye dayandırılmış olan özellikler, modern sanatta da görülmektedir. Brancusi, özellikle ağaçtan yaptığı heykellerinde, ilkel sanatla direk bağlantı kurmuştur. Heykeltıraş Louis Bougeois’in çalışmalarındaki ilk formlar, tanrıça simgelerinin metamorfozunu yansıtmaktadır. Bu formlar tarih öncesi dönemlerle bağlantı kurmamıza yarayan simgesel formlar olmuştur. Bourgeois için, sanatın ağırlıklı olarak psikolojik bir işlevi bulunmaktadır.

Eserlerinde ilkel sanatın etkilerini yansıtan sanatçılardan biri de Picasso’dur. Picasso, sanatın modernleşme döneminde geometrik şekillerin ardındaki güçlü, imgesel anlatımıyla önemli katkılarda bulunmuştur. Picasso, 1907 yılından itibaren ilkel sanatı temel kaynakları arasına yerleştirmiştir. Avignonlu Kızlar resminde, Afrika masklarından yararlanmış, daha sonra çalıştığı heykellerinde de primitif sanatın dinamiklerini kullanmıştır. Paul Klee, çocuksu imgeleri çalışmalarına atmıştır. Joan Miro’nun, ilkel sanattan etkilenmesinin nedenlerinden biri de çocukluğun hayal gücüne önem vermiş olmasındandır.

Henry Moore’un saflaşma, yalınlaşma eğilimi, “Uzanan Figür” (1951) ve “Yaslanmış Şekil” (1938) adlı heykellerinde açıkça görülmektedir. Henry Matisse, heykele ilkel sanatın prensipleri ile yaklaşmış, ilkel kültürlerin görme biçimlerini kendi yaşadığı yüzyılın kotasında eriterek yeni bir gerçeklikle heykele yeni bir soluk getirmiştir. Sürrealistler, farklı bağlantılarla ilkel sanatlardan etkilenmiş akımlardan biri olmuştur. İnsana düşleri ile ulaşma gayretinde olan bu akım, ilkel sanatın varlığını önemli bulmuştur. Konularını gerçek dışı, alışılmadık kaynaklardan, fantastik konulardan seçen sürrealistler, Orta çağdaki büyü ve mezhep konularının yanı sıra Afrika, Okyanusya ve Amerika yerlilerinin sanatlarından da oldukça etkilenmişlerdir. Sürrealistler, kendilerini sembolizmle ifade etmişlerdir. Rüyalar ve diğer kalıtsal bilinçaltı depolarını keşfetmişlerdir.
Anish Kapoor’un granit, mermer alçı ve pigment kullanarak yapmış olduğu heykellerinde de ilkel sanatın özellikleri görülmektedir.

Sonuç olarak, ilkel toplumların sadelik, yalınlık, biçimsel özelliklerinden günümüz sanatçılarının etkilenmesi, günümüz sanatını şekillendiren önemli etkenlerden biri olmuştur. Modern insanın dünyasını etkilemiş, sanatın gelişmesinde rol oynamıştır. Sanatın kaynağı, primitif toplumlardan ortaya çıkmıştır.


Bir Cevap Bırakın