Ömer Erdem’in Evvel’inde Dilin Kaybettiği Dünya ve Dünyanın Kaybettiği Dil

Çağdaş Türk şiirinde bazı şairler, yazdıkları şiirlerden çok kurdukları poetik iklimle var olurlar. Ömer Erdem de bu şairlerden biridir. Onun şiiri, okuru gündelik dilin güvenli sınırlarından çıkarıp hafızanın, inancın, tarihin ve metafiziğin birbirine karıştığı bir ara bölgeye taşır. Evvel, bu anlamda yalnızca bir şiir kitabı değildir; modern insanın unuttuğu “ilk dil”in, “ilk ses”in ve “ilk yurt”un peşine düşen uzun bir ontolojik arayıştır. Bugün Türk şiirine bakıldığında iki belirgin eğilim göze çarpar. Bir tarafta konuşma dilinin yalınlığına yaslanan, şiiri gündelik deneyimin içine yerleştiren çizgi; diğer tarafta dili yeniden kurmaya çalışan, metafiziği ve kültürel hafızayı şiirin asli unsuru hâline getiren damar. Ömer Erdem, ikinci hattın en dikkat çekici isimlerinden biridir. Ancak tam da burada tartışılması gereken mesele başlar: Erdem’in şiiri gerçekten yeni bir metafizik alan mı açmaktadır, yoksa Türk şiirinde Sezai Karakoç’tan beri süregelen “yüksek söylem”in gecikmiş bir yankısı olarak mı okunmalıdır? Bu soru önemlidir. Çünkü Evvel, kolay okunan bir kitap değildir. Şair, anlamı açıklamak yerine gizlemeyi; sözü tamamlamak yerine yarım bırakmayı; imgeyi çözmek yerine çoğaltmayı tercih eder. Böylece şiir, anlatılan bir hakikat olmaktan çıkar, okurun içine düştüğü bir deneyime dönüşür. Heidegger’in “Dil, varlığın evidir.” önermesi burada güçlü bir karşılık bulur. Erdem için şiir, dünyayı anlatan değil, dünyayı yeniden kuran bir dildir. Nitekim kitabın merkezinde duran şu dizeler bunun poetik bildirisi gibidir: “şiir Allahın dilinden düşmeden evvel / … / biz ordaydık ve burayı bilmeden buraya düşmeden evvel” (s.12) Burada “evvel”, kronolojik bir geçmiş değildir. İbn Arabî’nin “ezel” anlayışını çağrıştıran metafizik bir başlangıçtır. İnsan, dünyaya düşmeden önceki hakikatini hatırlamaya çalışan bir varlıktır. Bu nedenle kitap boyunca görülen çocukluk, anne, su, kuş, gül, kar, yol ve şehir imgeleri yalnızca estetik nesneler değildir; unutulmuş varoluşun işaretleridir. Bu tavır, modern şiirin büyük kısmından belirgin biçimde ayrılır. İsmet Özel’in şiirinde tarih siyasallaşırken, Turgut Uyar’da bireyin parçalanmış bilinci öne çıkar; Cemal Süreya’da aşk beden üzerinden konuşur; Haydar Ergülen’de melankoli kentle birleşir. Ömer Erdem ise bunların hiçbirinde bütünüyle durmaz. Onun şiiri bedenden önce ruha, tarihten önce hafızaya, politikadan önce dile yönelir. Dolayısıyla şiirinde asıl özne insan değil, insanın kaybettiği varlıktır. Ancak tam da bu noktada eleştiri başlamalıdır. Çünkü Türk şiirinde metafiziğe yaslanan birçok şair, zaman zaman “yüksek söylem”in büyüsüne kapılarak şiirin somut dokusunu ihmal etmiştir. Evvel de bu tehlikeyi bütünüyle aşabilmiş değildir. Kitapta kimi şiirlerde imge öylesine yoğunlaşır ki anlam üretmek yerine kendi üzerine kapanır. Okur, şiirin içinde ilerlemek yerine imgelerin lâbirentinde dolaşmaya başlar. Paul Ricoeur’ün “sembol düşünmeye sevk eder” sözü burada tersinden işler; bazı dizelerde sembol düşünceyi açmak yerine onu geciktirir. Buna rağmen Evvel, son yirmi yıl Türk şiirinde kolayca geçiştirilemeyecek bir kitaptır. Çünkü Erdem, şiiri yalnızca estetik bir etkinlik olarak değil, ontolojik bir sorumluluk olarak görmektedir. “Şiir dilin şarabıdır!” (s.41) dizesi, yalnızca güzel bir metafor değildir; dilin insanı dönüştüren asli cevheri olduğuna dair poetik bir iddiadır. Nietzsche’nin Dionysosçu coşkusuyla tasavvufun ilahî sarhoşluğu bu tek cümlede beklenmedik biçimde birleşir. Bugün şiirde hızla yaygınlaşan gündelik konuşma estetiği düşünüldüğünde, Ömer Erdem’in şiiri neredeyse anakronik görünmektedir. Fakat belki de tam bu yüzden önemlidir. Çünkü çağın dili hafızasını kaybederken, Evvel hafızanın dilini yeniden kurmaya çalışan ender kitaplardan biridir. Bununla birlikte bu şiirin en büyük başarısı kadar en büyük açmazı da burada saklıdır: Okurunu sürekli yükselmeye çağırırken zaman zaman ona tutunacağı zemini geri çeker. Şiir, böylece hem büyüleyici hem yorucu, hem çağıran hem uzaklaştıran çift yönlü bir estetik deneyime dönüşür.

 

“Evvel” ya da Kaybedilmiş Başlangıç: Dilin Hafızası, Varlığın Yarası

Evvel’in merkezinde bulunan kavram, kitabın adıyla aynı olan “evvel”dir. Fakat Ömer Erdem’in kullandığı “evvel”, takvimin başlangıcını gösteren zamansal bir belirteç değildir. Bu kelime, insanın dünyaya düşmeden önce ait olduğu metafizik menzilin adıdır. Kitabın en çarpıcı dizeleri bunu açıkça ortaya koyar: “şiir Allahın dilinden düşmeden evvel / … / biz ordaydık ve burayı bilmeden buraya düşmeden evvel” (s.12) Türk şiirinde bu kadar açık biçimde kozmogonik bir başlangıca dönen metin sayısı azdır. Burada Sezai Karakoç’un Mona Rosa’sındaki metafizik özlemden daha eski, Cahit Zarifoğlu’nun kırık iç sesinden daha kozmik bir çağrı vardır. Erdem, insanın dünyaya gelişini bir doğum değil, bir düşüş olarak kavrar. Bu yönüyle şiir, Tevrat’taki cennetten kovuluş anlatısıyla, Kur’an’daki “hubût” fikriyle ve İbn Arabî’nin “elest bezmi” düşüncesiyle aynı metafizik hattın üzerinde ilerler. Martin Heidegger’in “İnsan, dil konuştuğu için vardır; insan konuştuğu için değil.” sözü, Evvel’in poetikasını açıklamak bakımından şaşırtıcı ölçüde işlevseldir. Çünkü Ömer Erdem’in şiirlerinde konuşan özne değildir; konuşan dildir. Hatta daha ileri gidildiğinde, konuşan tarihin kendisidir. Şair çoğu zaman kelimeleri yönetmez; onların çağrışımlarının peşinden gider. Bu nedenle kitapta “ses” sözcüğünün sürekli yinelenmesi tesadüf değildir: “türkçe sesle uyur gibi sesle kavuşur gibi sesle koşar gibi…” (s.10) Burada “ses”, yalnızca fonetik bir unsur değildir. Ses, hafızadır. Medeniyettir. Kimliktir. Türkçedir. Bu bakımdan Ömer Erdem’in şiiri, Yahya Kemal’in tarih şuuru ile Tanpınar’ın zaman fikrini modern bir dil laboratuarına taşır. Ne var ki Erdem’in şiiri, Yahya Kemal kadar berrak değildir. Tanpınar kadar dengeli de değildir. O, anlamı açıklamak yerine çoğaltmayı seçer. Bu yüzden kimi şiirlerde imgeler birbirini beslemek yerine birbirini örter. Örneğin: “kırk uçlu kalemlerden sesle bileğiyle alnını silen / ustalardan sesle” (s.9) dizesi ilk okumada güçlü bir ritim kurmasına rağmen, şiirin bağlamı içinde açıklayıcı değil, kapatıcı bir işleve sahiptir. Burada ses, kalem, alın, ustalık aynı anda konuşmaya başlar; fakat bunların birbirleriyle ilişkisi şiir boyunca tam anlamıyla kurulmaz. Sonuçta okur, imgelerin büyüsüne kapılır ama onların taşıdığı düşünceye her zaman ulaşamaz. Tam bu noktada Maurice Blanchot’nun şiir üzerine söyledikleri hatırlanmalıdır. Blanchot’ya göre büyük şiir, anlamı gizlediği için değil; gizlediği anlamı hissettirdiği için büyüktür. Evvel’de ise bazı şiirlerde gizlilik, estetik gerilim olmaktan çıkarak kapalılığa dönüşmektedir. Bu, kitabın en önemli eleştiriye açık yönlerinden biridir. Ömer Erdem’in şiiri çoğu zaman “yüksek şiir” olmayı amaçlar. Fakat yüksek şiirin en büyük tehlikesi, söylemin kendi ihtişamına kapılmasıdır. Bunun örneklerinden biri şu dizedir: “ey çılgın bile olamayan bilge / var aklına yurt bul dil dök” (s.28) Bu sesleniş ilk bakışta Nietzsche’nin Zerdüşt’ünü çağrıştırır. Bilgeye yönelen ironik bir hitap vardır. Ancak Nietzsche’nin dili düşünceyi keskinleştirirken, Erdem’in dili çoğu zaman düşünceyi şiirselleştirir. Bu ikisi aynı şey değildir. Nietzsche’nin aforizmaları okuyucuyu sarsar. Ömer Erdem’in imgeleri ise önce büyüler. Bu nedenle Erdem’in şiirindeki felsefi yoğunluk bazen ontolojik bir derinlikten çok retorik bir yükseklik izlenimi bırakmaktadır. Bu tespit önemlidir. Çünkü son otuz yıl Türk şiirinde metafiziğin yeniden görünür hâle gelmesiyle birlikte birçok şair “zor şiir”in kendiliğinden “büyük şiir” olduğuna inandı. Oysa kapalılık, derinlik değildir. Ömer Erdem çoğu zaman bu tuzağı aşar; fakat her zaman değil! Bunun karşısında kitabın en güçlü tarafı ise “hafıza”yı şiirin asli malzemesi hâline getirebilmesidir. Anne, çocukluk, baba, mezar, yol, su, kuş, gül, şehir… Bunlar Evvel’de dekor değildir. Varlığın izleridir. Örneğin: “kaç mezar var çocuk bir bilsen içimde…” (s.17) yalnızca kişisel bir yas şiiri değildir. Bu dizeler, Levinas’ın “başkasının ölümü insanın kendi varlığındaki en büyük yaradır” düşüncesini hatırlatır. Şair, mezarı dışarıda değil içeride kurmaktadır. İnsan artık geçmişini hatırlayan değil; geçmişi tarafından taşınan bir varlıktır. Benzer biçimde: “Bir köprü ayazında veda edasıyla öptü beni annem / Öpülen bir yalnızlık oldum böylece…” (s.185) dizeleri son dönem Türk şiirinin en başarılı anne imgelerinden biridir. Burada sentimentalizm yoktur. Ağıt yoktur. Gösterişli metafor da yoktur. Tek bir öpücük, bütün hayatın ontolojik yalnızlığına dönüşmektedir. İşte Ömer Erdem’in gerçek gücü burada ortaya çıkar. Şair, en büyük şiirlerini sembollerin çoğaldığı yerlerde değil; hayatın en sade anlarını metafizik bir ışıkla aydınlattığı dizelerde yazar. Bu yüzden Kayıp Kardeş, Kırık Kapı, Aşk Dili, Göç Dili ve Evvel kitabın poetik zirveleridir. Burada Sezai Karakoç ile önemli bir ayrım belirir. Karakoç, şiirini diriliş fikrine yaslar. Ömer Erdem ise dirilişten önceki sessizliği araştırır. Karakoç’un şiirinde hakikat görünür. Ömer Erdem’in şiirinde hakikat aranır. İsmet Özel’in şiirinde öfke vardır. Ömer Erdem’de hüzün. Turgut Uyar’da şehir insanı parçalar. Ömer Erdem’de insan, kendi metafizik hafızasının içinde çözülür. İşte bu nedenle Ömer Erdem’i yalnızca “İslâmî duyarlıklı şiir” başlığı altında değerlendirmek eksik kalacaktır. Onun şiiri, inanç kadar ontolojiyle; tasavvuf kadar dil felsefesiyle; medeniyet kadar hafızayla ilgilidir. Ancak bu şiirin en büyük riski de tam burada başlar. Sürekli metafizik yükseklik arayan bir dil, zaman zaman toprağa değmeyi unutabilir. Evvel’de bazı şiirler okurun zihninde uzun süre kalırken, bazıları yalnızca etkileyici söz kümeleri olarak geçip gider. Büyük şiir ile büyük söylem arasındaki ince çizgi, kitabın her sayfasında yeniden sınanır. Bu gerilim, Evvel’i hem çağdaş Türk şiirinin en önemli kitaplarından biri yapar hem de en çok tartışılması gereken eserlerden biri hâline getirir.

 

Medeniyetin Enkazında Şiir: İstanbul, Semerkant ve Hafızanın Coğrafyası

Ömer Erdem’in Evvel’ini yalnızca metafizik ya da tasavvuf ekseninde okumak, kitabın önemli bir damarını gözden kaçırmak olur. Çünkü bu şiirin ikinci büyük ekseni coğrafyadır. Ancak Erdem’in şiirinde coğrafya, haritacının çizdiği sınırlar değildir; hafızanın kurduğu bir medeniyet atlasıdır. İstanbul, Üsküdar, Süleymaniye, Semerkant, Trakya, Amasra, Mihrabad… Bu mekânlar yalnızca birer yer adı değil, kültürel belleğin düğüm noktalarıdır. Şair, bu isimleri tarihsel dekor olarak kullanmaz; onları şiirin düşünce omurgasına dönüştürür.

Kitabın ilk sayfalarında geçen: “sen süleymaniyede bayram namazı sana / sen üç büyükler oğlu kol kanat sana” (s.6) dizeleri, ilk bakışta geleneksel bir medeniyet göndermesi gibi görünür. Oysa burada Süleymaniye, Yahya Kemal’in şiirindeki gibi Osmanlı ihtişamının simgesi değildir. Erdem’in Süleymaniye’si, artık kaybedilmiş bir ruhun yankı odasıdır. Bayram bile burada sevinçten çok hatırlamanın acısını taşır. Yahya Kemal, “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”nda toplumsal hafızayı diri tutan bir birlik duygusu kurar. Ömer Erdem ise aynı mekânda birlikten çok eksilmeyi hisseder. Bu fark, iki şair arasındaki temel poetik ayrımdır. Yahya Kemal geçmişe güvenerek konuşur; Erdem ise geçmişin kırık aynaları arasından bugünü anlamaya çalışır. Bu nedenle Evvel’de şehir, hiçbir zaman huzurlu bir sığınak değildir. Şehir, insanın kendi kaybıyla yüzleştiği metafizik bir aynadır. Bu durum en belirgin biçimde “Üsküdar” şiirinde görülür: “… demişti ki tanpınar / üsküdar uçarsa gider istanbul…” (s.79) Bu dize yalnızca Tanpınar’a bir selam değildir; aynı zamanda bir poetik hesaplaşmadır. Tanpınar’ın İstanbul’u, zamanın katmanlarını birlikte taşıyan estetik bir bütündür. Ömer Erdem’in İstanbul’u ise çözülmektedir. Çocuklar artık sokaklarda yürüyemez; şehir, kendi ruhunu kaybetmektedir. Böylece Tanpınar’ın “devam eden zaman” fikri, Erdem’de “kesintiye uğramış hafıza”ya dönüşür. Burada Walter Benjamin’in modern şehir üzerine düşünceleri devreye girer. Benjamin’e göre modernlik, hafızayı parçalayarak deneyimi yoksullaştırır. Erdem’in şehir şiirleri de tam bu yoksullaşmanın şiirsel kayıtlarıdır. Ancak Benjamin’in aksine Erdem, çözümü politik eleştiride değil, şiirin kurucu hafızasında arar. Bu tercih, kitabın en güçlü yanlarından biridir. Fakat aynı zamanda eleştiriye de açıktır. Çünkü şiir, zaman zaman medeniyet fikrini somut tarihsel gerçeklikten soyutlayarak idealize eder. Özlenen geçmiş, bazen gerçek bir tarih olmaktan çıkar; estetik bir ütopyaya dönüşür. Bu durum özellikle Semerkant şiirinde belirginleşir: “Ah Registan Semerkant kubbesi / Alınladım ve öptüm serinliğini” (s.138) Semerkant burada tarihsel bir şehir değil, İslâm medeniyetinin şiirsel vicdanıdır. Fakat şiirin bütününde bu vicdanın neden kaybedildiği, hangi tarihsel kırılmalarla bugüne gelindiği tartışılmaz. Şair, sorunu tarihten çok semboller aracılığıyla dile getirir. Bu estetik tercih, şiiri büyütür; fakat düşünceyi zaman zaman eksik bırakır. Tam da bu nedenle Ömer Erdem’i yalnızca “medeniyet şairi” olarak tanımlamak yetersizdir. O, aslında kaybedilmiş medeniyetin yasını tutan bir hafıza şairidir. Bu hafıza yalnızca şehirlerde değil, gündelik hayatın küçük ayrıntılarında da görünür. Örneğin: “trakyada bir kır kahvesinde / siyasi ve coğrafi ibareli harita / sığamıyordu sanki / kırmızı çizgilerine / insan da öyle değil mi / aşk diye giyse kendini” (s.82) Bu şiir, kitabın en başarılı metinlerinden biridir. Çünkü burada imge, düşünceyi örtmez; açar. Haritanın sınırlarına sığmayan coğrafya ile aşkın sınırlarına sığmayan insan aynı metafor içinde birleşir. Modern ulus-devletin çizdiği sınırlar ile insan ruhunun sınırsızlığı tek bir sahnede karşı karşıya gelir. Bu, hem politik hem felsefi hem de şiirsel bakımdan güçlü bir buluştur. Benzer biçimde: “… Herkes bir ip sarkıtmış dünyayı bekliyor” (s.191) dizesi, yalnızca kitabın değil, Ömer Erdem poetikasının da anahtarlarından biridir. İlk kitabının adı olan Dünyaya Sarkıtılan İpler ile kurduğu bu iç göndermede şair, insanın dünyaya tutunma çabasını metafizik bir bekleyiş olarak resmeder. Burada Beckett’in bekleyişiyle tasavvufun vuslat arzusu aynı şiirsel zeminde kesişir. Ancak Beckett’te bekleyiş anlamsızlığa açılırken, Erdem’de bekleyiş umutla örülüdür. Öte yandan, kitabın kimi şiirlerinde medeniyet göndermeleri art arda sıralanırken şiirin organik bütünlüğü zayıflar. Semerkant, Üsküdar, Şemsipaşa, Süleymaniye, Zülfikâr, Mihrabad, İnebahtı gibi isimler, bazen şiiri beslemek yerine kültürel referansların ağırlığını artırır. Okur, şiirin duygusundan çok göndermelerini çözmeye yönelir. Bu da metnin estetik akışını zaman zaman kesintiye uğratır. Burada T. S. Eliot ile önemli bir karşılaştırma yapılabilir. Eliot da Çorak Ülke’de tarih, mitoloji ve dinî referansları yoğun biçimde kullanır. Ancak Eliot’ın göndermeleri, modern insanın parçalanmış bilincini göstermek için işlevseldir. Ömer Erdem’de ise bazı kültürel göndermeler, şiirin düşünsel derinliğini artırmaktan çok kültürel atmosferini güçlendiren unsurlar olarak kalır. Bu nedenle Erdem’in şiiri yer yer Eliot kadar yoğun, fakat her zaman onun kadar yapısal değildir. Yine de bütün bu eleştiriler, Evvel’in çağdaş Türk şiirindeki önemini azaltmaz. Çünkü Ömer Erdem, şehirleri yalnızca mekân olarak değil, hafızanın yaşayan organizmaları olarak gören ender şairlerden biridir. Onun İstanbul’u da, Semerkant’ı da, Trakya’sı da aslında insanın kendi içine yaptığı yolculuğun duraklarıdır. Coğrafya, dış dünyanın değil, iç dünyanın haritasına dönüşür. Ve tam da bu nedenle Evvel, yalnızca bir şiir kitabı değil; modern insanın kaybettiği medeniyet duygusunun şiirsel arşividir.

Aşkın Yarığı, Ölümün Gölgesi: Ömer Erdem Şiirinde Yalnızlığın Metafiziği

Ömer Erdem’in Evvel kitabının asıl yoğunluk merkezi, aşk, ölüm ve yalnızlık üçgeninde ortaya çıkar. Şairin şiir dünyasında aşk, klasik anlamda bir kavuşma arzusu değildir; daha çok insanın kendi eksikliğini fark ettiği ontolojik bir yaradır. Ölüm ise hayatın karşıtı değil, hayatın içindeki gizli bir hakikattir. Yalnızlık da bireysel bir psikolojik durum olmaktan çıkarak insanın varoluşsal kaderine dönüşür. Bu bakımdan Evvel, Türk şiirinin büyük aşk ve ölüm damarlarıyla güçlü bir ilişki kurar. Ancak Ömer Erdem’in şiirindeki aşk, Fuzûlî’nin yakıcı aşkından, Yunus Emre’nin ilahî teslimiyetinden, Cemal Süreya’nın bedensel ve dünyevî aşkından farklı bir hatta ilerler. Onun şiirinde aşk, insanı tamamlayan değil, insanın tamamlanamayacağını gösteren bir deneyimdir. Şu dizeler bu anlayışın temel örneklerinden biridir: “şiir diye göründü bir kadın” (s.36) Bu kısa dize, Ömer Erdem poetikasının önemli anahtarlarından biridir. Burada kadın, yalnızca sevilen kişi değildir. Kadın, şiirin kendisine dönüşür. Şair, aşk nesnesi ile estetik nesne arasındaki sınırı kaldırır. Sevgili artık dışarıdaki bir varlık olmaktan çıkar, dilin içinde yeniden doğar. Bu yönüyle Erdem’in şiiri, Fuzûlî’nin aşk anlayışına yaklaşır. Fuzûlî’de aşk, insanı yakan ve dönüştüren bir ateştir: “Aşk imiş her ne var âlemde / İlim bir kîl ü kâl imiş ancak.” Fakat Fuzûlî’nin aşkı sonunda ilahî hakikate ulaşan bir yolculuktur. Acı, vuslatın hazırlığıdır. Ömer Erdem’de ise vuslat sürekli ertelenir. Aşk, insanı hakikate götüren bir köprü olmaktan çok, hakikatin ulaşılamazlığını gösteren bir mesafedir. Bu nedenle onun şiirinde “mesafe” önemli bir kavramdır. Şair, ilk kitabının adından itibaren dünyaya tutunmaya çalışan insanın sürekli bir uzaklık deneyimi yaşadığını anlatır. Aşk da bu uzaklığın en yoğun biçimidir. “… aşk her inkardan güzeldir unutma / Aşk insanın insanda bulduğu yalnızlık değildir, asla…” (s.199) Bu dizelerde aşkın yalnızlığı aşan bir deneyim olduğu savunulur. Ancak hemen ardından gelen çağrı: “… Korkma bırak ruhunu suskunluğundaki suya” (s.199) aşkı yeniden içsel bir yalnızlığa döndürür. Burada Kierkegaard’ın varoluş düşüncesiyle güçlü bir bağlantı kurulabilir. Kierkegaard’a göre insan, kendi benliğini ancak kaygı ve yalnızlık deneyimi içinde fark eder. İnsan, kalabalık içinde değil, kendi içindeki uçurumla karşılaştığında kendisi olur. Ömer Erdem’in şiirindeki yalnızlık da benzer biçimde bir eksiklik değil, varlığın kendini duyurduğu alandır. Ancak Kierkegaard’ın bireyi Tanrı karşısında tek başına duran bir varlıkken, Erdem’in insanı hafıza ve gelenek tarafından kuşatılmıştır. Onun yalnızlığı modern Batı bireyciliğinin yalnızlığı değildir. Daha çok kaybedilmiş bir bütünlüğün ardından gelen yalnızlıktır. Bu noktada Levinas’ın düşüncesi önem kazanır. Levinas’a göre insan, başkasının yüzüyle karşılaştığında etik bir sorumlulukla karşılaşır. Öteki, insanın kendisini aşmasını sağlar. Ömer Erdem’in şiirinde de sevgili, anne, baba, çocuk ve kayıp kardeş figürleri insanın kendinden çıkış yollarıdır. Özellikle “Kayıp Kardeş” şiiri bu bakımdan kitabın zirve noktalarından biridir: “Bir köprü ayazında veda edasıyla öptü beni annem / Öpülen bir yalnızlık oldum böylece / Unutkan bir yaprak gibi / Ağzım yelde kağıttan bir gemiye bindim / Bekar rüyalarına benzer günlerim / Sallanıp durdu hayal ağaçlarında” (s.185) Bu dizeler, yalnızca anne sevgisini anlatmaz. İnsan varoluşunun ilk kopuş anını anlatır. Anne öpücüğü burada koruyucu bir başlangıç değil, aynı zamanda yalnızlığın başlangıcıdır. Çünkü insan, sevildiği anda kaybetmeye başlar. Bu paradoks, şiirin temel gerilimidir. Maurice Blanchot’nun ölüm ve yazı ilişkisi üzerine düşünceleri de burada önem kazanır. Blanchot’ya göre yazmak, kaybolan şeyi yeniden ele geçirmek değil; kaybın kendisiyle ilişki kurmaktır. Ömer Erdem’in şiiri de sürekli kayıpların çevresinde dolaşır. Baba kaybolur, kardeş kaybolur, çocukluk kaybolur, şehir kaybolur, hatta dil bile kaybolma tehdidi altındadır. Bu nedenle ölüm, Evvel’de bir son değildir. Bir hafıza biçimidir. Şair: “tabutta yatan acep görüyor mudur bizi” (s.25) diye sorarken aslında ölümden çok bakış meselesini sorgular. Ölen kişi bizi görebilir mi? Yoksa asıl körleşen yaşayanlar mıdır? Bu soru, Nietzsche’nin ölüm karşısındaki tavrıyla karşılaştırıldığında ilginç bir fark ortaya çıkarır. Nietzsche, insanı kendi değerlerini yaratmaya çağırır. Ölümü aşmanın yolu, hayatı bütün ağırlığıyla kabul etmektir. Ömer Erdem ise ölümü aşmaya çalışmaz; onu hayatın derinliklerine yerleştirir. Nietzsche’nin trajik insanı “evet” der. Ömer Erdem’in insanı ise “hatırlar”. Bu iki tavır arasındaki fark, modern Batı düşüncesi ile tasavvufî hafıza arasındaki farktır. Cemal Süreya ile karşılaştırıldığında ise başka bir ayrım ortaya çıkar. Cemal Süreya’da aşk, bedenin ve arzunun özgürleşmesidir. Kadın, şiirde canlı, tensel ve dünyevî bir varlık olarak belirir. Ömer Erdem’de ise kadın çoğu zaman metafizik bir kapıdır. Aşk bedenden ruha doğru yükselir. Bu nedenle onun şiiri, İkinci Yeni’nin imge anlayışına yakın görünse de İkinci Yeni’nin dünyevî ironisinden ayrılır. Turgut Uyar’da şehir insanı yalnızlaştırırken, Ömer Erdem’de insan zaten varoluşsal olarak yalnızdır. Burada önemli bir tartışma noktası ortaya çıkar: Ömer Erdem çağdaş Türk şiirinde gerçekten özgün bir yerde midir, yoksa Karakoç sonrası metafizik şiirin devamcısı mıdır? Bu soruya tek yönlü cevap vermek mümkün değildir. Evet, Erdem’in şiiri Sezai Karakoç’un açtığı metafizik damardan beslenir. Tasavvufî imgeler, medeniyet göndermeleri, aşk ve ölüm ilişkisi bakımından bu miras açıktır. Ancak Erdem’in farkı, diriliş fikrinden çok kayıp fikrine odaklanmasıdır. Karakoç yeniden doğuşu arar. Erdem ise ilk kaybın izlerini sürer. Karakoç’ta umut geleceğe bakar. Erdem’de umut geçmişin derinliklerinde aranır. Bu nedenle Ömer Erdem’i yalnızca “Karakoç sonrası şair” olarak değerlendirmek eksik kalır. O, çağdaş Türk şiirinde hafızanın ve metafizik kırılmanın şairlerinden biridir. Bununla birlikte eleştirinin görevi, yalnızca şairin güçlü taraflarını göstermek değildir. Evvel’in bazı bölümlerinde aşk, ölüm ve yalnızlık imgeleri o kadar yoğunlaşır ki şiir kendi duygusal atmosferi içinde boğulma tehlikesi yaşar. Sürekli hüzün, sürekli kayıp ve sürekli metafizik arayış, zaman zaman şiirin nefes alanını daraltır. Büyük şiir yalnızca derinlik değil, aynı zamanda ritim ve dengedir. Ömer Erdem çoğu yerde bu dengeyi kurar. Fakat bazı şiirlerde karanlık, ışığın önüne geçer. Yine de Evvel, çağdaş Türk şiirinin önemli bir sorusunu yeniden gündeme getirir: İnsan modern dünyada yalnızca bugünün içinde mi yaşar, yoksa kaybettiği başlangıcın gölgesini de taşır mı? Ömer Erdem’in cevabı açıktır: İnsan, biraz da kaybettiği şeylerden yapılmıştır. Ve şiir, o kayıp parçaları yeniden çağırma çabasıdır.

 

Ömer Erdem’in Çağdaş Türk Şiirindeki Yeri: Hafızanın Son Şairlerinden Biri mi, Yoksa Yeni Bir Başlangıcın Habercisi mi?

Çağdaş Türk şiirinin son kırk yıllık serüveni incelendiğinde, şiirin sürekli iki uç arasında hareket ettiği görülür. Bir tarafta gündelik hayatın kırılmalarını, bireysel deneyimi ve modern yabancılaşmayı merkeze alan şiir; diğer tarafta tarih, metafizik, dil ve medeniyet hafızasıyla ilişki kuran şiir vardır. Ömer Erdem, ikinci hattın günümüzdeki en belirgin temsilcilerinden biri olarak ortaya çıkar. Ancak onu yalnızca “gelenekçi” ya da “metafizik duyarlıklı” bir şair olarak tanımlamak, şiirinin asıl gerilimini görmezden gelmek olur. Çünkü Ömer Erdem’in şiiri geçmişi kutsamakla yetinmez; geçmişin kaybından doğan yarayı da görünür kılar. Bu yönüyle onun şiiri, bir nostalji şiiri değildir. Nostalji, kaybedilmiş olanı romantikleştirir; Erdem ise kaybın acısını şiirin merkezine yerleştirir. Onun için geçmiş, dönülecek güvenli bir ev değil, insanın hâlâ içinde taşıdığı bir yaradır. Bu bakımdan Ömer Erdem’i çağdaş Türk şiirindeki bazı önemli isimlerle karşılaştırmak gerekir. Sezai Karakoç’ta şiir, medeniyetin yeniden dirilişi fikri üzerine kuruludur. Karakoç’un şiiri geleceğe dönük bir metafizik umut taşır. Ömer Erdem ise aynı metafizik damardan beslenmesine rağmen daha içe dönük bir çizgide ilerler. Onun şiiri yeniden kuruluşun değil, kuruluş öncesindeki kaybın şiiridir. Karakoç “diriliş” der. Ömer Erdem “evvel” der. Biri yeniden doğuşun imkânını ararken, diğeri insanın ilk kaybettiği şeyi hatırlamaya çalışır. Bu ayrım, Ömer Erdem’i taklitçi bir devamcı olmaktan çıkarır. Turgut Uyar ile karşılaştırıldığında ise daha farklı bir tablo ortaya çıkar. Turgut Uyar’ın şiirinde modern insan, şehir ve toplumsal dönüşümler karşısında parçalanır. “Dünyanın En Güzel Arabistanı”ndan itibaren bireyin sıkışmışlığı, modern hayatın ironisi ve yabancılaşma temel izleklerdir. Ömer Erdem’de ise parçalanma daha köklü bir noktadadır. İnsan yalnızca modern toplum içinde değil, varoluşun kendisi içinde eksiktir. Turgut Uyar’da insan dünyaya yabancılaşır. Ömer Erdem’de insan kendi başlangıcına yabancılaşır. Bu nedenle Erdem’in şiiri daha ontolojik bir zeminde hareket eder. Cemal Süreya ile kıyaslandığında ise aşk anlayışı bakımından belirgin bir ayrım görülür. Cemal Süreya’da aşk, hayatı çoğaltan, bedeni ve arzuyu özgürleştiren bir enerjidir. Ömer Erdem’de aşk, insanı kendi sınırlarıyla karşılaştıran metafizik bir deneyimdir. Sevgili, yalnızca sevilen kişi değil; insanın kendisini aşma ihtimalidir. Bu nedenle Erdem’in aşk şiiri, modern erotik şiirden çok klasik aşk geleneğine yaklaşır. Fuzûlî’nin ateşi ve Yunus Emre’nin teslimiyetiyle akrabadır; fakat onları doğrudan tekrar etmez. Çünkü modern insanın kırılmış bilincini de içinde taşır. İsmet Özel ile karşılaştırıldığında ise önemli bir fark daha ortaya çıkar. İsmet Özel’in şiiri, insanı tarih ve toplum karşısında sorumluluk almaya çağıran sert bir sestir. Ömer Erdem’in sesi ise daha içsel, daha kırılgan ve daha sessizdir. Özel’in şiirinde mücadele vardır; Erdem’in şiirinde arayış. Bu açıdan bakıldığında Ömer Erdem, çağdaş Türk şiirinde “yüksek sesli” şairlerden ayrılarak “derin sesli” bir şair olarak konumlanır. Ancak bu derinliğin bazı riskleri vardır. Ömer Erdem’in şiirindeki en büyük güç, aynı zamanda en büyük zaafına dönüşebilir. Yoğun metafizik atmosfer, zaman zaman şiirin somut dünyayla bağını zayıflatır. Şairin kullandığı tarihî, dinî ve kültürel göndermeler güçlü bir çağrışım alanı oluşturur; fakat kimi zaman şiirin kendi iç hareketinden daha baskın hâle gelir. Bir şiirin içinde Süleymaniye, Semerkant, İnebahtı, Zülfikâr, Tanpınar, aşk, ölüm, tasavvuf ve tarih aynı anda konuştuğunda büyük bir kültürel zenginlik oluşabilir; fakat aynı zamanda şiirin nefes alması da zorlaşabilir. Bu nedenle Ömer Erdem’in şiiri, okuyucudan yalnızca duyarlılık değil, kültürel bir hazırlık da ister. Bu durum onu bazı okurlar için zorlaştırır. Fakat büyük şiirin her zaman kolay şiir olmadığı da unutulmamalıdır. Bugünün hızlı tüketilen şiir ortamında, anlamı hemen teslim etmeyen, okuru yavaşlamaya zorlayan bir şiir tavrı başlı başına önemlidir. Ömer Erdem, şiirin yalnızca bireysel duyguların aktarımı olmadığını; dilin, tarihin ve varlığın ortak hafızası olduğunu savunan bir şairdir. Bu yönüyle Evvel, günümüz Türk şiirinde önemli bir eşik kitabıdır. Çünkü kitap şu soruyu yeniden gündeme getirir: Şiir yalnızca yaşadığımız zamanı mı anlatmalıdır, yoksa kaybettiğimiz zamanların da sesini taşımalı mıdır? Ömer Erdem’in cevabı açıktır: Şiir, insanın unuttuğu şeylerin hafızasıdır.

 

Sonuç

Ömer Erdem’in Evvel kitabı, çağdaş Türk şiirinde kolay sınıflandırılamayacak eserlerden biridir. Kitap, bir yandan Sezai Karakoç, Yahya Kemal ve Tanpınar gibi büyük hafıza şairleriyle ilişki kurarken, diğer yandan modern insanın yalnızlığına, parçalanmışlığına ve varoluşsal kaygılarına açılır. Bu nedenle Evvel, geçmişe dönük bir şiir kitabı değildir. Geçmiş aracılığıyla bugünü sorgulayan bir kitaptır. Şairin en büyük başarısı, metafiziği soyut bir düşünce olmaktan çıkarıp şiirsel bir deneyime dönüştürmesidir. Anne, baba, ölüm, şehir, aşk, su, kuş ve dil gibi unsurlar onun şiirinde yalnızca imge değil; insanın varoluş hikâyesinin parçalarıdır. Bununla birlikte kitabın bütününde zaman zaman aşırı yoğunluk problemi görülür. Bazı şiirlerde kültürel göndermeler ve metaforik katmanlar, şiirin doğal akışını zorlaştırır. Ömer Erdem’in şiiri bazen anlamı derinleştirmek yerine anlam çevresinde yoğun bir sis oluşturur. Fakat bu zaaflar, kitabın önemini ortadan kaldırmaz. Çünkü Evvel, çağdaş Türk şiirinde unutulmaya yüz tutmuş bir iddiayı yeniden gündeme getirir: Şiirin yalnızca bugünün dili değil, insanlığın eski ve derin hafızası olduğu iddiasını… Ömer Erdem, çağımızın gürültülü şiir ortamında sessiz fakat güçlü bir damar açar. Onun şiiri bağırmaz; çağırır. Açıklamaz; sezdirir. Sonuçlandırmaz; arayışta bırakır. Belki de Evvel’in asıl değeri burada yatmaktadır. Bu kitap bize şiirin yalnızca söylenenlerden değil, söylenmeden önceki sessizliklerden de oluştuğunu hatırlatır. Ve Ömer Erdem, çağdaş Türk şiirinde o sessizliğin en dikkat çekici temsilcilerinden biri olarak yerini alır.

 

Kaynakça

Erdem, Ömer. Evvel. İstanbul: Everest Yayınları. 2010

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.