Koray Feyiz ile Günümüz Şiiri ve Sorunları Üzerine Bir Söyleşi

Söyleşi boyunca şiir bir etik sessizlik alanı olarak belirdi. Çünkü Koray Feyiz’in dilinde şiir, anlamın değil yankının; anlatının değil tanıklığın alanıdır. Şiir, hem bugünün hızına karşı bir direniş hem de insanın kendi eksikliğini sevmeyi öğrenme biçimidir.

Şiir, bir düşünme biçimi olmaktan çıkıp bir görünme biçimi oldu. Beğeni sayısı üzerinden ölçülen bir duygulanım ekonomisi var artık. Ama bu dönüşümü sadece eleştiremeyiz; aynı zamanda anlamamız gerekiyor.

Sevgili Koray Feyiz, şiir senin için uzun zamandır bir uğraş değil, neredeyse bir varlık biçimi. Şiirlerinde benliğin parçalanışı, kimliğin çok sesliliği ve dilin kırılması hep merkezde. Söyleşiye şu soruyla başlamak istiyorum: Sence günümüz dünyasında şiir hâlâ bir gereklilik mi, yoksa özlemli bir direniş biçimi mi?

Şiir hiçbir zaman “gereklilik” olmadı aslında; o, gereksizliğin en yüksek biçimidir. Çünkü şiir, insanın kendi fazlasıdır. Dilin işe yaramadığı, mantığın yetmediği, duygunun taşkınlaştığı yerde doğar. O yüzden şiir her zaman gereksiz bir varlık biçimidir ama tam da bu yüzden değerlidir. Günümüzdeyse şiir, kapitalist dünyanın hızına karşı bir direnç noktası olabiliyor. Hız çağında yavaşlık, tüketim çağında duruluk, imaj çağında sessizlik. Bu anlamda nostaljik değil; aksine çağının içinde bir yavaşlama hareketi.

Yani şiir senin için bir tür “karşı-ritim” gibi?

Evet. Şiir, toplumsal zamanın nabzına ters atar. Gündelik konuşma bir hızla akar; reklamlarda, haberlerde, tweet’lerde sürekli bir hız baskısı vardır. Şiir ise o akışı keser, bir sessizlik bölgesi yaratır. Bence şiirin bugünkü önemi, tam da o sessizliktir. Çünkü sessizlik, bugünün en kıt kaynağı.

Şiirle sessizlik arasında kurduğun bu ilişki ilginç. Oysa birçok şair tam tersine, şiiri bir bağırma biçimi olarak görüyor – protest bir ses, bir politik dışavurum. Senin şiirlerinde de politik damar hissediliyor ama sessizlikle iç içe. Bu bir çelişki mi?

Aslında değil. Sessizlik de politiktir. Hangi seslerin duyulmadığına bakarsan, sessizlik en politik mekândır. Benim şiirimdeki sessizlik, bastırılmışın dili gibi. Konuşamadığı için değil, susturulmuş olduğu için sessiz. O yüzden şiirde sessizlikle çığlık aynı yere çıkıyor.

Bu yaklaşım bana biraz Sylvia Plath’ı, biraz Ingeborg Bachmann’ı hatırlatıyor. İkisi de sessizliğin içinde yankılanan kadın sesleriyle yazıyorlardı. Senin şiirinde de kırılganlık ve güç arasında tuhaf bir gerilim var. Şiirlerinde sık sık “ayna” ve “kadın” imgeleri iç içe geçiyor. Bu temalar arasında nasıl bir ilişki kuruyorsun?

Ayna benim için hem dilin hem kimliğin metaforu. Kadın figürü ise aynanın karşısındaki özne değil; aynanın içindeki varlık. Kadın, hem yansıyan hem kırılan. Çünkü toplum, kadını hep bir yansıtma yüzeyi olarak kurdu: erkeğin arzusu, toplumun ideali, ulusun sembolü. Ama ben o yüzeyin çatlamasıyla ilgileniyorum. Aynanın kırıldığı anda görünen o “arada kalmışlık”, işte orası benim şiirimin doğduğu yer.

O zaman “ayna” aynı zamanda bir tür ontolojik araç gibi: kim olduğumuzu anlamak için değil, kim olmadığımızı görmek için…

Çok doğru. Ben aynaya bakınca kendimi değil, kırık görüntülerimi görüyorum. Şiir de o kırık görüntülerin toplamı. Benim için şiir, bir kendilik beyanı değil; bir kendilik kaybı deneyimidir.

Günümüz şiirinde özellikle sosyal medya ve dijital çağda bu tür derinlikli bir içe dönüş neredeyse imkânsız hâle geldi gibi. Şiir artık paylaşılan bir imaj, bir “alıntı estetiği” formuna dönüştü. Sen bu dönüşümü nasıl görüyorsun?

Çok net bir şekilde tüketim estetiğine dönüşüyor. Şiir, bir düşünme biçimi olmaktan çıkıp bir görünme biçimi oldu. Beğeni sayısı üzerinden ölçülen bir duygulanım ekonomisi var artık. Ama bu dönüşümü sadece eleştiremeyiz; aynı zamanda anlamamız gerekiyor. Çünkü bu çağın insanı, kendi duygusunu bile dijital bir yüzeyde deneyimliyor. O yüzden ben bazen bu “alıntı şiir” estetiğini bir çağın belirtisi olarak değil, bir çağın dili olarak da görüyorum. Belki de dijital kırılma, yeni bir şiir formuna zemin hazırlıyor.

Yani şiir yine dönüşüyor ama yok olmuyor?

Evet. Şiir asla ölmez; sadece kılıf değiştirir. Bir zamanlar dergilerdeydi, şimdi ekranlarda. Ama özünde hep aynı soruyla yaşar: “Ben kimim, bu dil kimin?” Bu soru bitmedikçe şiir de bitmez.

Günümüz şairlerinin çoğu biçimsel deneyler yapıyor görsel şiir, kesitli metinler, çok dilli denemeler… Senin şiirlerinde de çok seslilik ve dil kırılmaları belirgin. Bu biçimsel parçalanma bir estetik tercih mi yoksa zorunluluk mu?

Hem tercih hem zorunluluk. Çünkü çağın kendisi parçalanmış durumda. Bütün bir dilde konuşmak artık mümkün değil. Her cümle, bir kırığın iziyle başlıyor. O yüzden ben çok sesli bir yapıyı bilinçli olarak kullanıyorum. Her şiirimde birden fazla özne, birden fazla bakış var. Bazen birbirine karşıt, bazen birbirini boğan sesler… Bu çok seslilik, bugünün insanının iç dünyasını daha dürüst yansıtıyor.

Peki bu kadar parçalanmış bir dünyada şiir hâlâ birleştirici olabilir mi? Yoksa şiir de o parçalanmanın parçası mı artık?

Bence şiir hiçbir zaman birleştirici olmadı; o, her zaman bir tür kırık aynadır. Ama kırıklar da ışığı çoğaltır. Şiir insanı birleştirmez, çoğaltır. Aynı anda hem yaralar hem iyileştirir. Bu yüzden şiir, politikadan farklı bir direniş biçimidir: parçalanmayı reddetmek yerine, onu tanımak ve dillendirmek…

Şiirin politik bir eylem olabileceğini söylüyorsun ama ideolojik değil. Günümüzdeki birçok toplumsalcı şiir, aslında ideolojik sloganlara sıkışıyor. Sence şiir nasıl politik olabilir ama sloganik olmadan?

Politik şiir, slogandan çok daha derin bir şeydir. O, bir farkındalık yaratma biçimidir. Mesela bir kadının kendi sesiyle konuşması, zaten politik bir eylemdir. Yahut bir işçinin kendi yalnızlığını dile getirmesi… Bunlar slogan değildir ama politiktir. Ben şiiri, doğrudan politik içeriğe değil, politik bilinç düzeyine taşımanın peşindeyim. Şiir eylem değildir ama eylemin bilincidir.

Bu, şiirin etik yönünü de gündeme getiriyor. Şiir yazarken bir etik sorumluluk hissediyor musun?

Çok güçlü biçimde hissediyorum. Çünkü her kelime bir tercih, her tercih bir sorumluluk. Bir kelimeyi seçmek, başka bir kelimeyi susturmak demek. Bu yüzden şiir etik bir eylemdir. Şair, kendi dilinin failidir. Yazarken sadece “ne söylediğini” değil, “ne susturduğunu” da bilmelidir.

Bu sözlerin bana Edmond Jabès’in şu cümlesini hatırlattı: “Her şiir, Tanrı’nın suskunluğunu yeniden yazar.” Senin şiirinde de kutsal bir sessizlik, bir “boşluk etiği” var. Dindar anlamda değil ama varoluşsal olarak… Bu boşluk duygusu nereden geliyor?

Belki de dilden geliyor. Dilin kendisi eksiktir. Her kelime, bir şeyin yerini alır ama asla tam olarak onu karşılamaz. Şiir, bu eksikliğin bilincidir. Benim için “boşluk” hem şiirin mekânı hem anlamı. Çünkü ancak boşlukta yankı oluşur. Boşluk olmazsa ses de olmaz.

Şiirin geleceğini nasıl görüyorsun? Yani yapay zekâların şiir yazdığı, algoritmaların estetik ürettiği bir dünyada insan şairin rolü ne olacak sence?

İlginç bir soru. Şunu düşünüyorum: Şiir sadece üretim değil, deneyimdir. Yapay zekâ şiir üretebilir ama acı çekemez. Dolayısıyla şiirle arasındaki fark, teknik değil, varoluşsaldır. Fakat bu, yapay zekânın şiire katkı sunamayacağı anlamına gelmez. Belki, şiirin “ölçü”sünü değil ama “ölüm”ünü yeniden anlamamıza yardım edebilir.

İlginç bir ifade: “ölümün ölçüsü.” Şiirin ölümle ilişkisini biraz açar mısın?

Şiir ölümle yazılır, yaşamla okunur. Yazarken hep bir kaybın içindesindir: kelimeye sığmayan şeyin kaybı. Her mısra bir mezar taşı gibidir. Ama okur onu yaşatır, tekrar anlam yükler. Şiirin güzelliği de burada hem “ölü” hem “diri”, hem “suskun” hem “yankılı.”

Peki şiir senin için hâlâ kişisel bir sağaltım mı, yoksa evrensel bir anlatım biçimi mi?

Hiçbiri tam olarak değil. Şiir benim için bir “tanıklık” biçimi. Hem kendime hem zamana tanıklık. Ama bu tanıklık narsistik bir iç dökme değil; aksine, kendini aşma çabası. Çünkü şiir, “ben”den başlar ama orada kalmaz. Eğer bir şiir sadece şairin acısını anlatıyorsa, o şiir eksiktir. Gerçek şiir, bir acının kamusallaşmasıdır.

Günümüz okuru genellikle “anlam” arayışıyla okuyor şiiri. Oysa senin şiirlerinde anlam çoğu zaman erteleniyor, dağılıyor, hatta reddediliyor. Bu, bilinçli bir tavır mı?

Evet. Çünkü anlam, şiirin düşmanıdır. Şiir açıklanmak için değil, hissedilmek için vardır. Açıklamaya çalıştığın anda şiiri öldürürsün. Benim için şiir, anlamın sınırında kurulan bir müzik. Bir kelimeyi anlamadığında bile o kelimenin titreşimini hissediyorsan, şiir oradadır.

Bu müzikalite meselesi çok önemli. Senin şiirlerinde ritim hem biçimsel hem duygusal düzeyde çok belirgin. Yazarken müzikle bir ilişki kuruyor musun?

Kesinlikle. Ben şiiri önce duyarım, sonra yazarım. Bazen kelimeler gelmeden önce ritim gelir. Sanki bir iç dalga gibi. O ritim kelimeleri çağırır. Müzik, şiirin ilk atasıdır. Hatta bence her iyi şiir, sessiz bir şarkıdır.

Şiirin geleceğiyle ilgili son bir soru: Sence bir gün yapay zekâ da “iyi şiir” yazabilir mi?

Belki evet. Çünkü “iyi şiir” tanımı değişebilir. Yapay zekâ, insanın bilmediği bir duygusallık biçimi yaratabilir. Ama o şiir insanın değil, çağın şiiri olur. Bizim şiirimiz insanın yarasıyla, ölümlülüğüyle ilgilidir. Yapay zekânın şiiri ise belki süreklilikle, veriyle, tekrarın estetiğiyle ilgilenecektir. İkisi de şiir olur ama farklı ontolojilere ait şiirler.

Belki de gelecekte şair, “insan” değil, bir “varlık türü” hâline gelir. Senin “çok sesli” şiir anlayışın buna zemin hazırlıyor sanki.

Evet, belki de şair artık tek bir özne değil, bir sistem, bir topluluk, bir ağ olacak. Ama bu beni korkutmuyor. Çünkü şiir zaten çok uzun zamandır tek bir ağızdan konuşmuyordu. Her şiir, içindeki başka sesleri de taşır. Belki gelecekte bu çok seslilik daha görünür hâle gelir.

Söyleşinin sonuna gelirken şunu sormak istiyorum: Eğer bugün genç bir şaire tek bir cümleyle yol gösterecek olsan, ne derdin?

Kendini yazma; kendinden geçen sesi yaz. Şiir, kendini anlatmak değil, kendini aşmaktır. Eğer bir dizede kaybolmuyorsan, orada şiir yoktur.

Çok güçlü bir kapanış bu. Son bir ekleme yapmak ister misin?

Belki sadece şunu: Şiir artık bir kurtuluş vaadi değil, bir hatırlama biçimi. Dünyanın bu kadar unuttuğu bir zamanda, şiir hâlâ hatırlıyor acıyı, sessizliği, insanı. O yüzden ben şiirin geleceğinden korkmuyorum. Korktuğum tek şey, insanların şiirle karşılaşacak kadar yavaşlamayı unutması.

 

 

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.