On Beş Yaşın Pusulası
Bugünün dünyasında her şey çok hızlı. Bilgi ayak üstü tüketiliyor, duygular ekran kaydırmaları arasında kaybolup gidiyor. Oysa bizim kuşağımızın, özellikle de o 15-16 yaşlarımızın bambaşka bir ritmi vardı. O yaşlar, bir insanın sadece büyüdüğü değil, asıl kimliğini inşa ettiği, ruhunun derinliklerine o ilk tohumların serpildiği yıllardır.
Benim hikayem, pek çoğumuz gibi ilkokul ve ortaokul yıllarının koridorlarında başladı. Bilinçaltımın ilk tuğlaları, Ömer Seyfettin’in Kaşağı’sı ile vicdan azabını öğrenerek, Kemalettin Tuğcu’nun o dokunaklı dünyasında hayatın zorluklarını sezerek örüldü.
Ama asıl fırtına, lise çağlarında, o ilk gençliğin kapısında koptu.
Rus Bozkırlarından Gelen Bir Manifesto
Lise yılları… Elime Ivan Turgenyev’in Babalar ve Oğulları geçiyor. Bugün bile dönüp baktığımda Turgenyev’in ne kadar müthiş bir yazar olduğunu, o dönemin ruhunu nasıl süzdüğünü daha iyi anlıyorum. Kuşakların çatışmasını, eskiyle yeninin amansız kavgasını o kitaptan öğrendim. Hatta öyle ki, kitabın kahramanı Bazarov ile aramda sarsılmaz bir bağ kurmuştum; o yaşın heyecanıyla kendimi adeta bir Bazarov gibi hissediyor, dünyayı onun o tavizsiz ve sorgulayıcı gözleriyle anlamaya çalışıyordum. Bazarov un nihilist duruşu, sanki benim duruşum olmuştu.
Hemen ardından Ostrovski’nin Ve Çeliğe Su Verildi eseri girdi hayatıma. O yaşın heyecanıyla sol kültürü, devrimci kimliği, sarsılmaz bir iradenin bir insanı nasıl çeliğe su verir gibi sertleştirip olgunlaştırdığını o sayfalarda buldum.
Varoluşun ve Absürdün Fransızca Tınısı
Fransızca’nın o zarif ama mesafeli tınısıyla Albert Camus’nün Yabancı’sını okuduğumda, hayatın o absürt yanıyla tanıştım. Ardından Jean-Paul Sartre’ın o unutulmaz eseri Duvar / Le Mur geldi; seçimlerimizin ve özgürlüğümüzün o gerçek duvarıyla yüzleştim.
Hemen peşinden Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken kitabı…
O günler için ne kadar çarpıcı bir deneyimdi!
Beklemenin ve aslında insanın kendi varoluş çabasının o sahneleri, felsefi temellerimi atan en güçlü taşlardan biri oldu.
Ve elbette, zihnimi altüst eden o en sarsıcı duraklardan biri:
Franz Kafka. Onun Dönüşüm / Metamorfoz kitabını okuduğumda hissettiğim o yabancılaşma duygusunu unutamam.
Kahraman Gregor Samsa’nın bir sabah yatağında dev bir böcek olarak uyanması, sadece bir kurgu değil; sistemin, ailenin ve toplumun bireyi nasıl bir nesneye dönüştürebileceğinin en çarpıcı metaforuydu.
o çaresizliği, aslında modern insanın kendi içindeki o derin yalnızlığının ve sıkışmışlığının lise yıllarımda ruhuma düşen ilk gölgesiydi.
Bu Toprakların Sesi ve Ruhu: İnce Memed’den Kuyucaklı Yusuf’a
Türk edebiyatıyla kurduğum bağ ise bambaşka bir derinlikteydi.
Evimizin baş köşesinden, dedemden bana kalan bir miras: Yaşar Kemal’in İnce Memed’inin o ilk baskısı… Lise bir öğrencisiyken o kitabı elime aldığımda hissettiğim o doku, adaletsizliğe başkaldırmanın o destansı dili ruhuma kazındı.
Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti eseriyle de, o dönemin Türkiye’sini, sokağın nabzını ve değişen toplumsal yapıyı bir kadının keskin gözlemiyle keşfetmiştim .
Bu yolculuğun en sarsıcı duraklarından biri de hiç şüphesiz Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’uydu. Yusuf’un o dik duruşu, taşranın o dar ve boğucu ahlakına karşı verdiği sessiz savaş, bir gencin adalet duygusunu ömür boyu şekillendirecek kadar güçlüydü. O kitapta sadece bir aşk hikayesi değil, toplumsal bir vicdanın ilk kıvılcımlarını da bulmuştum.
Şimdi dönüp bugünün gençlerine bakıyorum. Belki çok şey okuyorlar ama hissetmek için zamanları var mı, emin değilim. Bizim o yaşlarda okuduğumuz bu kitaplar bize sadece bilgi vermedi; bize bir bakış açısı, bir vicdan ve bir entelektüel kimlik kazandırdı.
15 – 16 yaşında elinize aldığınız o “doğru” kitaplar, gelecekte kim olacağınızın sessiz bir manifestosu, karakterinizin gizli mimarlarıdır …


Bir Cevap Bırakın