İş İşten Geçmeden: Sartre’da Varoluşun Trajedisi

“Madde 140: Şayet birbiri için yaratılmış olan bir çift, idareye ait bir hata yüzünden, sağlıklarında karşılaşmamışlarsa, haksız yere mahrum edildikleri aşkı gerçekleştirmek ve müşterek hayatlarını yaşamak üzere, yeryüzüne dönmek isteğinde bulunabilirler ve bazı şartlar altında buna izin alabilirler.”[1]

Peki, insan gerçekten yaşamı kaçırabilir mi? Eğer kaçırılmış yaşam için ikinci bir fırsat verilseydi insan bu kez “istediği” gibi yaşayabilir miydi? Gündelik hayatın deneyimi içinde zaman zaman bu sorular yankılanır olur. İnsan kaçırılmış fırsatların ardından söylenen bir “keşke”de, zamanında alınmaya cesaret edilmemiş bir kararın ardında ya da geriye dönüp baktığında başka bir imkânı barındıran bir anda kendi yaşamıyla kurduğu ilişkinin kırılganlığıyla karşılaşır. Yaşamı kaçırmak onu sürekli ertelerken ondan yavaş yavaş uzaklaşmaktır bir nevi. Bu nedenle her “keşke”nin ardında varoluştaki dinmek bilmeyen yaşanmış olan ile yaşanabilecek olan arasındaki gerilim yatar. Yaşamın gerçekleşmiş olanların toplamından ibaret olmaması gerçekleşmeyen imkânları, ertelenmiş kararları ve yaşanmamış ihtimalleri gölgesinde barındırır. İnsan yaşamda geriye dönük baktığı her ihtimalde yaşanmış olanın geri döndürülemezliği ile yaşanabilecek olanın artık erişilemezliğindeki bu gölgenin altında bulur kendini. Böylece yaşamını anlamlandırma çabasında geçmişin geri döndürülemezliği ve geleceğin erişilemezliği arasında varoluşunu sınırlayan kendi sonluluğuyla yüzleşir. İnsan, yaşamının anlamını düşünmeye başladığında farkında olmaksızın yaşamının sonunu da düşünmeye başlar. Bu düşünce ise insanı daha başlangıçta varoluşunun belirleyici sınırı olan ölüm kavramıyla karşı karşıya getirir. İnsanın anlam arayışında yaşam ile ölüm arasındaki çizgi birleşir ve anlamın ölüm kavramıyla kurulan ilişkisi yaşamın kendisine dönen bir yansıma olur.

Felsefe tarihinde birçok düşünür insanın sonluluğunu yaşamı anlamlandırmanın temel koşullardan biri olarak ele almıştır. Bu nedenle yaşamın nihai sonu ya da tamamlayıcısı rolündeki ölüm yaşamın değerini, ciddiyetini ve ağırlığını belirginleştiren bir ufuk olarak düşünülmüştür. İnsan sonlu olduğunun bilinciyle sahip olduğu sonlu zamanda hem yaşamın anlamını kurmakta hem de yaşamın gerilimini canlı tutmaktadır. Bu ise varoluşun trajedisi olarak düşünülür. Ne var ki bu anlayış varoluşçu düşüncenin önemli isimlerinden Jean Paul Sartre (1905-1980) tarafından farklı bir vurguyla yeniden yorumlanmaktadır. Sartre’ın perspektifiyle trajedi insanın sonluluğundan henüz yaşarken yaşamını gerçekleştiremez oluşuna sirayet etmektedir. Böylece trajik olan insanın özgürlüğün sunduğu imkânlar içinde yaşamı durmaksızın ertelemesinde ve yaşamın anlamına yönelik sürekli bir arayış halinde olmasında ortaya çıkar. Yani asıl trajedi ölümün kaçınılmazlığını beklerken yaşamın kendisini yakalayamamakta gizlenmektedir. Bu durumda ise varoluşun gerilimi hem yaşamın anlamını bulma hem de özgürlüğün sorumluluğunu üstlenme noktasında doğrudan insana yüklenir. Nitekim Sartre’ın düşüncesinde bir öze sahip olarak dünyaya gelmeyen insan varoluşunu eylemleriyle ve seçimleriyle şekillendirmektedir.[2] Bu nedenle yaşam tamamlanmış bir hikâyenin karşısında sürekli yazılmakta olan bir metin olarak belirir ve insan da bu metnin kaçınılmaz yazarı olarak kendi hikâyesini tamamlamaya çalışır. Fakat bu metnin kalemini elinde tutmanın bedeli olarak özgürlüğün ağırlığı insanın omuzlarına yüklenir. İnsan her ne kadar bu ağırlıktan kendini kurtarmayı istese de özgürlüğün ertelenmesinin bedeli olarak yaşamın kendisini kaybetmektedir. Böylece ölüm henüz gelmeden yaşam yavaş yavaş tüketilmiş olur.

Tam olarak bu noktada özgürlüğün ağırlığı soyut bir kavram olmanın ötesinde deneyim olarak açığa çıkar. İnsanın varoluşunun sorumluluğunu üstlendiğinde özgürlüğün ağırlığıyla yüzleşmeye başladığı düşünülür. Sartre’ın edebi metinleri bu yüzleşmeyi sahneye taşıyan alanlardır. Karakterlerin her seçimi, her erteleyişi ve her kaçışıyla özgürlüğün bu ağırlaştırıcı ama aynı zamanda yaratıcı yapısı somutlaşır. Bulantı’da özgürlüğün ağırlığını omuzlarında hisseden bir insanın dramatik portresi sunulur. Roquentin’in deneyimleriyle varoluşun çıplaklığı ile insanın kendi yaşamını kurma sorumluluğu arasındaki gerilim görünür kılınır. Nesnelerin varlığının ağırlığı karşısında varoluşunun parçalanmasına tanıklık eden Roquentin’in trajedisine bakıldığında Bulantı’nın insanın varoluşla karşılaşmasının yarattığı sarsıntıyı konu edindiği görülür. Roquentin gündelik nesnelerin ve olayların ardında hiçbir zorunlu anlam bulunmadığını fark ettiğinde derin bir varoluş sıkıntısıyla karşı karşıya gelir. Bir anda alışılmış düzenini yitiren dünyada nesnelerin varlığıyla yüzleşen Roquentin, varoluşun çıplaklığıyla karşılaşır. Roquentin’in psikolojik bir durum olarak yaşadığı bulantı aynı zamanda insanın varoluşunun anlamını kendisinin kurmak zorunda olduğunu fark ettiği ürpertici anlara karşılık gelmektedir. İnsanın varoluşunun anlamını kendisinin kurmak zorunda olduğu bu farkındalık anları insan özgürlüğünün başlangıcını oluşturur. Çünkü dünyada önceden verilmiş bir anlamın yokluğunda yaşamın anlamını yaratma sorumluluğu bireyin seçimlerine bırakılır. Oysa bu özgürlük insanın taşıyabileceğinden ağır bir yüktür. Sartre’ın karakterleri de bu ağırlığın altında ezilmemek için ya kendilerini kurtarmaya ya da ondan kaçmaya çalışır. Bu kaçış yaşamı bir nevi sürekli ertelenen kararların gölgesinde bırakır. Fakat insan ne kadar kaçarsa kaçsın özgürlükten uzaklaştıkça bu gölgede kendi hikâyesinin pasif katılımcısı haline gelir.

“Hiçbir şey değişmedi, ama yine de her şey başka bir biçimde var olup gidiyor. Anlatamıyorum. Bulantıya benziyor bu, ama aynı zamanda onun tam tersi. Sonunda başımdan bir serüven geçiyor, kendimi sorguya çekince, kendimin kendim olmaklığının ve burada bulunmaklığımın başımdan geçtiğini görüyorum. Geceyi yarıp geçen ben’im. Bir roman kahramanı gibi mutluyum.”[3]

Bu kaçışın izlerine Duvar adlı eserde yer alan hikâyelerde de rastlanır. Bu hikâyelerdeki karakterler çoğu zaman ölümün ya da insanı kendi varoluşuyla yüz yüze bırakan sınır durumlarının eşiğinde bulunurlar. Özellikle eserle aynı adı taşıyan hikâyede idam edilmek üzere bekleyen bir mahkûmun son saatlerinin anlatımı üzerinden bu durum görünür olmaktadır. İnsanın ölüme bu denli yaklaştığı bir anda bütün yaşamı acı bir ironiyle geriye doğru açılır: “Bir an hayatımı yargılamaya kalktım. Kendi kendime “güzel bir hayattı” demek isterdim. Ama bir yargıya varamıyordu insan, bu bir taslaktı.”[4] Buradaki ironi insanın yaşamı boyunca kaçmaya çalıştığı özgürlüğün ölümün kıyısında dahi karşısına çıkmasıdır. Böylece asıl trajedinin ölüm kavramını es geçerek insanın yaşarken özgürlüğünü ve yaşamın anlamını fark edememiş olmasında konumlandığı görülür. Bu varoluşsal gerilimin Kirli Eller adlı politik oyun metninde de devam ettiği görülür. Oyunda sahneye taşınan insanın sahip olduğu ideoloji ile sorumluluk arasındaki çatışma, karakterlerin her ne kadar politik mücadele içinde yer alsalar da yaptıkları seçimlerin sorumluluğuyla yüzleşmekten kaçamayacakları gerçeğiyle vurgulanır. Sartre burada insanın ister ideolojik ister başka şekillerde olsun herhangi bir belirlenimin arkasına saklanarak özgürlüğünden kaçamayacağını göstermektedir. Çünkü insan hangi koşullar içinde olursa olsun yaptığı eylemin sorumluluğunu taşımakla yükümlüdür. Nitekim gerçekleştirilen her eylem insanın varoluşsal kararlarının bir uzantısı olarak açığa çıkmaktadır.

“Meğerse iş işten geçmiş. İnsan bitmiş bir oyunu tekrarlayamıyor.”[5]

İş İşten Geçti adlı romanda ise bu düşünce açık biçimde görünür olmaktadır. Ölümden sonra kendilerine ikinci bir yaşam fırsatı verilen iki karakterin hikâyesinin anlatıldığı romanda problemin gerçek yüzü kendini gösterir. Asıl problemin zamanın sonlu olmasının aksine insanın yaşamı kurma biçiminde saklandığı açığa çıkar. Çünkü romandaki karakterlere verilen ikinci şans her ne kadar başlangıçta yaşamın telafisi gibi görünse de bu fırsat başarısızlıkla sonuçlanır. Anlatıda dikkat çeken nokta insan yaşamının geri döndürülemez zamansallığıdır. Yaşamda her seçim yeni bir yönü açarken aynı anda sayısız ihtimali de kapatır. Yaşam bu açılan ve kapanan imkânlar arasında ilerlerken anlamı zamansallıkta bulandır. İnsan ise her seferinde özgürlüğün sorumluluğunu erteleme umuduyla yaşamı hep daha sonraya atandır.

Nihayetinde Sartre’ın edebi metinleriyle karşılaşma ertelemenin aslında yaşamın yavaşça yitirilmesi olduğu hatırlatmasıyla insanı rahatsız eder. Kaderin dışsal güçlerin aksine doğrudan insanın ellerinde olduğu gerçeğiyle yüzleşilir. Nitekim insan ne kaderin ne toplumun ne de tarihin bir ürünü olmayıp seçimleri toplamının ne bir eksik ne de bir fazlasıdır. Bu nedenle varoluşun trajedisi yaşamın sonluluğunun çok ötesinde, nasıl biçimlendirildiğinde saklanır. Sartre’ın edebi metinleri de insanın kendi yaşamını kaçırma ihtimalini gözler önüne seren birer sahnedir. Bu sahnede karşılaşılan karakterler özgürlükle yüzleşmenin eşiğinde duran, yaşamın içinde saklanan trajediyle yüz yüze gelen insanlardır. İnsan yaşamın anlamını kurma cesareti gösteremediği her durumda trajediyi başlatır. Sartre’ın sesi ise yankılanmaya devam eder: İnsan yaşamı ertelemeden yaşayabildiği ölçüde var olur.

 

Kaynakça

Jean Paul Sartre, Bulantı, çev. Selahattin Hilav, İstanbul: Can Sanat Yayınları, 2018.

Jean Paul Sartre, Duvar, çev. Eray Canberk, İstanbul: Can Sanat Yayınları, 2018.

Jean Paul Sartre, İş İşten Geçti, çev. Zübeyir Bensan, İstanbul: Varlık Yayınları, 2010.

Jean Paul Sartre, Varoluşçuluk, çev. Asım Bezirci, İstanbul: Say Yayınları, 1985.

[1] Jean Paul Sartre, İş İşten Geçti, çev. Zübeyir Bensan, İstanbul: Varlık Yayınları, 2010, s. 70.

[2] Jean Paul Sartre, Varoluşçuluk, çev. Asım Bezirci, İstanbul: Say Yayınları, 1985, s. 61-62.

[3] Jean Paul Sartre, Bulantı, çev. Selahattin Hilav, İstanbul: Can Sanat Yayınları, 2018, s. 88.

[4] Jean Paul Sartre, Duvar, çev. Eray Canberk, İstanbul: Can Sanat Yayınları, 2018, s. 28.

[5] Jean Paul Sartre, İş İşten Geçti, çev. Zübeyir Bensan, İstanbul: Varlık Yayınları, 2010, s. 141.

 

Resimler: Seren Özdoğan

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.