“Ortalık mis gibi hayat koktu.”
Edebiyattan beklentinin son derecede düşük seyrettiği yıllar yaşıyoruz. Estetik beklenti, insani beklenti, siyasal beklenti, yazınsal beklenti epey zamandır gerilere çekilmiş hatta özellikle itilmiş durumda. Nedenlerini daha önce çok yerde çok defa tartıştığımız için uzun uzun tekrara gerek yok. 12 Eylül yüzeyselleşmesi edebiyatı oyun, süs, bilmece-bulmaca seviyesine indirdiği için on yıllar boyu bu acı gerçekle yaşamaya çalıştık.
Her kuşak değişiminde bu tip duygu ve durumlar normal olarak yaşanır mı yoksa bu “yüzeyselleşme” iddia ve/veya saptaması özel bir gerçekliğin dile getirilmesi mi? Ciddi anlamda okumaya 1980’lerin ortalarında, yazmaya ise 1990’larda başlamış biri olarak aradan geçen yaklaşık kırk yılda iki -belki üç- kuşak değişimine tanık oldum. Edebiyattan beklentilerin bu kadar sulandırıldığı, post-trust denilerek yazılan hemen her şeyin söz oyunlarına indirgendiği, esasında trajik bir şey olan edebiyatın eğlenceli bir şey olduğunun ısrarla dayatıldığı bir çağa tanıklık etmedim. Yeni yayın roman, öykü ve şiir kitaplarının çok azında “insan”ı bulabiliyorum, bulabiliyoruz ve ancak insanla, hayatla dopdolu klasikleri tekrar tekrar okuyarak teselli buluyorum, buluyoruz. Bununla birlikte yeninin takibi konusunda da ısrarcıyım çünkü ilerisi için ne çıkacaksa yine bugün yazılanlar sıkı bir elekten geçtikten sonra çıkacak ve zaman zaman da olsa yenilerde de beklentileri karşılayan bir çerçevenin çizildiği örneklere rastlamak umut verici.
Vecdi Çıracıoğlu’nun Maviden-Deniz Güzeldir adlı öykü kitabı tam da bu duygu ve düşünceler içerisindeyken geldi. Çıracıoğlu’nun daha önce yazdıklarını (Gladyatör: Metin Kurt, Cimri Kirpi, Sarıkasnak: Denize Dair Hikâyât…) da büyük ölçüde okumuş biri olarak nasıl bir edebiyatla karşılaşacağımı tahmin ediyordum. Öyle de oldu. İyi ki de öyle oldu…
Neden mi? Her şeyden önce Vecdi Çıracıoğlu edebiyatı, öyküyü kelime oyunlarından ibaret görmeyen hatta oraya yakın durmayan, bu tip sululuklara ciddi mesafe koyan, “Ortalık mis gibi hayat koktu.” diyen bir yazar. İnsanla dolu bir yazma alışkanlığı var ve insana dair ne varsa onu kanlı canlı anlatma arzusu olan bir kaleme sahip. Sait Faik ve Halikarnas Balıkçısı ile aynı soydan. Başka yazarları değil de bu ikisini söylememin nedeni, Çıracıoğlu’nun da bir deniz insanı, deniz öykücüsü olması. Maviden-Deniz Güzeldir’de özellikle Sait Faik’e gönderilmiş epeyce ince, derin ve açık selam var: “Bir arkadaşım var. Adı Sait. Sarı Sait derler. Ada’da annesiyle oturur. Yazıcıdır kendisi, yazıcıların yalnızı! Hikâye yazar anlayacağın.” (s. 68, “Şair”) Üstelik bu aktarmayı bir şairin, öykü kişisi olarak kurguladığı Orhan Veli’nin dilinden yapması, öyküye “pergel gibi uzun bacaklarını açarak yürüyen” şairi bir kıyı insanı olarak sokması da cabası! Biri şair biri hikâyeci diğeri öykücü üç edebiyat insanı bir sayfada buluşur, denizden, balıklardan, rüzgâr çeşitlerinden konuşur öyküde. O kadar doğal bir dille ve içtenlikle konuşurlar ki sonunda yalın ama bir o kadar da derinlikli bir öykü olur konuşulanlar.

Bu kısa yazınsal tanıklıktan sonra Maviden-Deniz Güzeldir’in biçem açısından en ilgi çeken yanına değinmek istiyorum. Çıracıoğlu’nun denize aşina, aşina ne demek düpedüz deniz uzmanı olduğu anlaşılıyor sayfalar ilerledikçe. “Sonuncusunu kırk beş yıl önce yaşadığımız corumlar.” (s. 3) diyor, “Apiko sepetler denize yeniden fundalandı.” (s. 52) diyor, “Kılıcın dişi yoktur. Ağzını açarak denizde gezer. Yemini kılıcını vurarak ikiye ayırır, sonra yer.” (s. 75) diye ekliyor. Denizi yakından tanımayan, denizle, deniz insanlarıyla ve balıklarla hemhal olmayan birinin içerik ve dil arasında böyle bir ortakbirliktelik yaratması beklenemez. Yaşam deneyimleri, yaşamdan gelen sahihlik, sadece öykülere içerik zenginliği sağlamıyor, dili de o yapıyor. Ben kitabı parça parça, öykü öykü değil de adeta bir roman okur gibi ara vermeden okudum ve kendimi, bir vakitler yedi yıl kadar Boğaz’ın Paşabahçe’sinde yaşamış biri olarak, denize ve deniz insanlarına hem içerik hem dil açısından tekrar çok yakın duyumsadım. Dil ve içerik, yazarda yaşam deneyimleriyle birleşip metinlere ayrı ve taze bir hayat katıyor, okuyanın deneyimlerini tekrar canlandırıyor, o deneyimlere sahip olmayanları da denize, hayata çağırıyor.
Bu noktada şunu söylemek lazım: Gündelik dil, hayatla birlikte akıp giden dil belirliyor Çıracıoğlu’nun öykülerinin biçemini. Bu gündelik dil ise ortalama Türkçe kadar deniz, kıyı insanlarının dili. Bu nedenle okura ilk bakışta alışıldık gelmeyen “çevela, corum, fundalamak, çakar, vresi” vd. gibi sözcükler o dünyanın ruhunu metne aktarmada önemli işlevler üstleniyor. Yapay bir öykü dili yok metinlerde. Yaşantı neyse dil o, dil neyse yaşantı da o. Buna, eleştiri jargonuyla, biçim-içerik örtüşmesi demek yanlış olmayacaktır. Yazar, denizin ve deniz insanlarının dünyasını resmederken, onların hikâyesini kimi zaman kendi diliyle kimi zaman da hikâye kahramanlarından birinin ifadeleriyle aktarıyor. Denizin ve denizcinin hikâyesi biter mi? Elbette bitmez. Kendini yinelese de yeni serüvenlere yelken açsa da denizci hep anlatır. Onu dinleyen yazar da o dünyayı bize anlatmadan duramaz. Anlatan ve aktaran olarak Çıracıoğlu bu dengeyi mükemmelen kurmuş, kendi deneyimleriyle tanıklık ettiği deneyimleri aynı sayfada canlılıkla yansıtmış.
Maviden-Deniz Güzeldir’de her bir öykünün odağında ya temel bir sorunsal ya da bir tip/karakter var. Tip veya karakterler bir insan (“Şair, Mavişim, Garip, Deli Tayyar”) olabildiği gibi bir hayvan da (“Kofana, Pavurya, Horoz, Sarıkanat”) olabiliyor. Hatta denebilir ki öykülerde hayvanlar insanlar kadar, kimi zaman daha fazla yer tutuyor. Bu galiba deniz öykücülüğünün yazıya geçmemiş ama üzerinde anlaşılmış bir geleneği… Sait Faik’te, Halikarnas Balıkçısı’nda da öyle değil midir? Çıracıoğlu bu geleneğe sadık kalarak sadece bir çizgiyi sürdürmüş olmuyor, söz konusu hayvanların diliyle konuşma, dünyaya onların gözü ve gönlüyle bakma olanağı yakalıyor. “Efendideniz Ege’den Marmara’ya gelmişlerdi. Kıyı yollu Delisu’ya giren lüfer sürüsü sabır dolu, kırgın deniz suyunun ısınmasını bekliyordu. Sonra kanaldan çıkacak ve yollarına devam edeceklerdi. Ortak yanları göçü hedeflemekti.” (s. 119) cümleleriyle başlayan ve “Sarıkanat bir an irkildi. Sırtı buz gibi oldu, yüzgeçleri diken gibi açıldı. Bu, kendini yukarıya çeken davetkâr sesten ötürüydü. Sesin geldiği yere ani bir refleksle dikildi.” (s. 125) diye devam eden “Sarıkanat” öyküsü bunun tipik örneklerinden biri. Yazar öykü boyunca sarıkanattan lüfere geçişin sabırlı, arayışlı, konup göçmeli serüvenini adeta bir insanın başından geçiyormuşçasına bir dille anlatır ve yer yer gençliği acemiliğinden gelen deneyimsizliğin yarattığı gerilim ve tehlikeyi adeta bir insanı anlatır gibi dillendiriyor.
Vecdi Çıracıoğlu’nun Maviden-Deniz Güzeldir’i bağırıp çağırmadan, medyanın yapay renklerine bulanmadan, reklama bulaşmadan da güçlü öyküler yazılabileceğini gösteren yeni yapıtlardan biri. İnsanla dolu, ruhla dolu, denizin irili ufaklı dalgaları ve sonsuzluğuyla dolu… İnsana dair çok şey söylüyor.


Bir Cevap Bırakın