Neredeyse kitabını Marmara Denizi’nin ortasında ilerleyen Adalar vapurda okumaya başladım, Kabataş geride kalmış, Kınalıada’yı geçmiştik. Büyükada İskelesi’ne vardığımda kitabı çantama koyacak kadar değil, kaldığım yerden devam etmek isteyecek kadar merak ediyordum. Adanın ara sokaklarından birindeki küçük bir kafeye oturdum. Kahvemi söyledim, kitabı yeniden açtım. Son sayfayı da, o kafedeki demir sandalyede çevirdim. Karşımda Büyükada’nın dinginliği, elimde ise Erdost Akbaba’nın ilk romanı vardı.
İlk romanlar, yazarın sesini aradığı metinlerdir. Kimi zaman fazlasını anlatma telaşı taşırlar, kimi zaman da okura mesafeli dururlar. “Neredeyse” ise daha ilk sayfalarda kendi ritmini bulan bir roman izlenimi veriyor.
Romanın baş kahramanı Onur, İzmir’de polis bir babanın oğlu olarak büyüyen, ardından Harp Okulu’na girmesiyle çocukluğunu, mahallesini ve alıştığı hayatı geride bırakan genç bir adam… Daha okul yıllarında yaşadığı büyük kayıp ise onu yalnızca ailesiz bırakmıyor; hayata karşı da yapayalnız bir noktaya sürüklüyor.
Erdost Akbaba, romanda bu yalnızlığı abartılı cümlelerle anlatmıyor, Onur’un iç sesi, kararsızlıkları ve hayata yönelttiği sorular üzerinden kuruyor. Bu yüzden romanın duygusu okura direkt dayatılmıyor; yavaş yavaş hissediliyor. Hepimizin hayatının bir döneminde kendine sorduğu o tanıdık sorular dolaşıyor sayfalar boyunca: İnsan gerçekten kendi hayatını mı yaşar? Seçimlerimiz bize mi aittir, yoksa şartların toplamı mıdır?
Romanın dikkat çeken taraflarından biri de aile kavramına yaklaşımı. Kan bağı her zaman güven duygusunu beraberinde getirmiyor. Özellikle seçilemeyen akrabalık ilişkileri üzerinden kurulan anlatı, Onur’un yaşadığı yalnızlığı daha görünür hâle getiriyor. Bazen insanı ayakta tutan şey aynı soyadı değil, aynı duyguyu paylaşabildiği insanlar oluyor.

İlk bölümlerde psikolojik bir roman okuduğunuzu düşünürken, hikâyeye sonradan dâhil olan Vedat karakteri anlatının yönünü değiştiriyor. Bu noktadan sonra merak duygusu belirgin biçimde artıyor. Geçmiş ile bugün arasında kurulan bağlar, görünmeyen ilişkiler ve cevabı ertelenen sorular romanın temposunu yükseltiyor. Akbaba, okuru bu gizemin içine yavaşça çekmeyi başarıyor.
Ankara’dan İstanbul’a uzanan yolculukta Onur’un kurduğu ilişkiler de karakterin dönüşümünü besliyor. Aşk, bu romanda tek başına romantik bir unsur değil; yeniden güvenebilmenin, yeniden bağ kurabilmenin de bir karşılığı olarak yer buluyor.
Yaklaşık iki yüz sayfalık “Neredeyse”, diliyle yorucu olmayan, akıcı bir roman. Sayfalar ilerledikçe bir bölüm daha okumak istiyorsunuz. Bu akıcılığın arkasında ise olaylardan çok merak duygusu var. Roman, cevabı hemen vermek yerine okuru peşinden sürüklemeyi tercih ediyor.
İlk romanlarda sıkça karşılaşılan dağınıklık hissi bu kitapta belirgin değil. Aksine, son sayfaya gelindiğinde yazarın daha anlatacaklarının olduğu hissediliyor.
Final bölümü ise yeni bir hikâyenin kapısını aralıyor ve devam romanına güçlü bir zemin hazırlıyor.

Kitabın son sayfasını çevirdikten sonra onu çantama koymadım.
Bitirdiğim kafenin bir köşesinde, bir başka okurun keşfetmesi için bıraktım. Belki birkaç saat sonra biri eline alacak, belki günler sonra… Belki sadece arka kapağını okuyacak, belki de benim vapurda başladığım yolculuğu kaldığı yerden sürdürecek.
Kitapların en güzel tarafı biraz da bu değil mi? Yazarıyla başlayan yolculuk, hiç tanımadığı okurların ellerinde devam ediyor.
Erdost Akbaba, ilk romanıyla dikkat çekici bir başlangıç yapmış. “Neredeyse”, yalnızlık, kayıp, aidiyet ve kader üzerine düşünürken okurunu bir yandan da merak duygusuyla diri tutmayı başarıyor. Büyükada vapurunda başlayıp adanın sakinliğinde tamamlanan bu okuma, bende tek bir duygu bıraktı: o da serinin ikinci kitabını şimdiden merak ediyor olmam!


Bir Cevap Bırakın