Hasretimiz bilinmeden, gizli gizli görünmeden, rüyalarda buluşuruz, bu şarkıyla kavuşuruz…
Bu şarkıyla yokluğunu çektiği şeye rüyalarda kavuşma ihtimalini söylüyordu Zeki Müren. Aslında bununla rüyanın ne olduğuna dair ipucu da veriyordu. İçinde olunmayan bir dünyaya açılma işlevi vardı rüyanın. Gerçeklikte mümkün olmayan bir buluşmanın imkânlarını mümkün kılıyordu. Shakespeare de Hamlet’inde başka bir imkânı aralıyordu rüyayla. Buna meşhur “To be, or not to be” tiradında rastlanır. Ölümün ardından ne olabileceğini düşünmeye başlayan Hamlet ölümü uykuya benzetir: “Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız bitebilir bütün acıları yüreğin, çektiği bütün kahırlar insanoğlunun. Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü! Çünkü o ölüm uykularında, sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından, ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.”[1] Uykuda görülebilecek rüyalarla ölümün belirsizliği derinleşir. Ölümden sonra ne olduğunun bilinmemesi, uykuda görülecek rüyaların bilinmemesine benzerdir adeta. Burada rüya gerçekliğin sınırlarının ötesinde neyin mümkün olabileceğine ilişkin bir belirsizlik haline gelir. Zaten rüya da böyle bir yerde görülür. Nitekim Zeki Müren’de gerçeklikte mümkün olmayan bir buluşmayı mümkün kılarken, Shakespeare’de gerçekliğin ötesindeki bilinmeyeni taşıyana dönüşendir.
O halde rüya tam olarak nedir? Aslında bu soruyu cevaplamak sorulduğu kadar basit değildir. Çünkü neredeyse verilebilecek her cevap beraberinde başka bir soruyu getirir: Neden rüya görülür? Rüya görmek nasıldır? Rüyaların yöneldiği şey nedir? Rüyaların anlamı nedir? Herkes rüya görür mü? Yine de en genel anlamıyla rüya uyku sırasında yaşanan bir deneyim olarak tanımlanabilir. Bazen hatırlanır, bazen uyanıldığında geride belli belirsiz bir iz bırakır, bazen yaşananları gerçeklikle olan ikileminde bırakır. Rüyada hiç tanışılmayan insanlarla karşılaşılabilir, ölmüş biriyle konuşulabilir, daha önce hiç gidilmemiş yerlere gidilebilir, gerçekleşmesi mümkün olmayan olaylar yaşanabilir. Zaman algısı da bozulabilir. Geçmişin ve geleceğin iç içe geçtiği, mümkün olanla imkânsız olanın aynı sahnede bulunduğu bir an yaşanabilir. Bu bakımdan rüyanın gerçekliğin sınırlarının geçici olarak aşıldığı bir alana açıldığını söylemek mümkündür. Çünkü gündelik hayatın içinde verili olan bir dünya vardır. Mekanların sınırı, insanların tanınırlığı, deneyimlerin yaşanmışlığı söz konusudur. Rüyalarda ise bu verilmişlik bozulur ya da aşılır. Rüyanın gerçeklikten farkı da burada kendini gösterir. Çünkü gerçekliğin tamamlanmış gibi görünen yapısına bir mesafe çizer. Fakat burada rüyayı gerçekliğin dışında, gerçeklikten tamamen bağımsız bir şey olarak düşünmek de doğru olmaz. Bunun aksine rüya gerçekliğin tamamlanmadığı yerde açılan bir alandır ve orada başlar.
Peki günümüzde gerçekliğin tamamlanmadığı bir yer olduğunu düşünmek mümkün müdür? Bu soru bir problemi görünür kılar aslında. Bunun için de çocukluğa bakmak yeterlidir. Çocukken görülen rüyaların başka türlü bir heyecanı vardır. Rüyadan hayranlıkla uyanılır ve görülen şey bir an önce anlatılmak istenir. Çocuklukta görülen rüyalar bu soruyu daha görünür hale getirir. Çocukluk rüyalarında uçmak, hiç bilinmeyen yerlere gitmek, canavarlarla savaşmak, imkânsız olaylarla karşılaşmak şaşırtıcı değildir. Çünkü çocuk için dünya bütünüyle verilmiş değildir. Bilinmeyenlerin dünyasıdır burası. Çocuğun dünyası bilinmeyenlerle doludur, bu bilinmeyenlerle çevrilidir. Bilinmeyenin varlığı ise çocuk için her zaman başka ihtimalleri çağırır. Hayal edilir ve bazı imkânsızlar mümkün hale getirilebilir. Çocuğun dünyasında gerçekliğin belirlenmiş sınırları yoktur ve zihni kendine bir dünya inşa etmeye hazırdır. Bugün de durum böyle midir? Bir çocuğun gerçekliğin sınırlarının yokluğunda dünyasını inşa etmesinden hala söz edilebilir mi?
Günümüzde durum biraz farklı bir hal almıştır. Çünkü bu sınırsızlık alanı giderek daralmaktadır. Artık hiç gidilmemiş bir yer görülmeden görüntüsüne ulaşılabilmekte, hiç tanınmayan insanların yaşamları izlenebilmekte, henüz sahip olunmayan nesnelerin nasıl göründüğü ise bilinebilmektedir. Daha yaşanmadan bir deneyimin görüntüsüyle karşılaşmak olağan bir şey olmuştur. Görülmemiş olanın görüntüsü, yaşanmamış olanın bilgisiyle her an karşılaşmanın mümkünlüğüyle yaşanmaktadır. Bununla “eksik” olanın anlamı da değişmeye başlamıştır. Eksiklik görüntülerle doldurulmuştur. Oysaki eksiklik denildiğinde sadece bir şeyin yokluğu düşünülmemelidir. Burada “noksanlık” kavramının vurgulanması gerekir ki bu da sadece bir şeyden yoksun olmaya karşılık gelmez. Henüz sahip olunmayan, henüz görülmeyen, henüz yaşanmayan, henüz gerçekleşmeyenle mevcut olan arasındaki mesafedir. Hayal de bu mesafede ortaya çıkan değil midir?
Nitekim arzuda da benzer bir mesafeye ihtiyaç vardır. Arzu da henüz olmayanla mesafeden doğar. Arzu ve nesnesi arasındaki mesafe arzuya varlığını vermektedir. Aynı zamanda hayalin başladığı yerdir burası, zihin tarafında arzu nesnesi kurulur ve biçimlendirilir. Gerçekliğin başka türlü olabileceği düşüncesi de bu noktada açığa çıkar. Mevcut olanın zorunluluğunun kırıldığı ve ihtimallerin varlığının görünür olduğu yerdir bu mesafe. Arzunun varlığı mesafenin varlığıyla beslenmektedir bir yerde. Fakat bugün arzu ve nesnesi arasındaki ilişki de değişmiştir. Bugün her ne kadar arzu ve nesnesi arasındaki mesafeden söz edilebilse de mesafenin kendisine yönelik bir değişim bulunmaktadır. Bu değişim nesnenin kendisi ve görüntüsü arasındaki farkın ortadan kalkmasından kaynaklanır. Yani bir nesneye sahip olmadan önce görüntüsüne sahip olunabilmektedir. Nesnenin kendisinden önce görüntüsüyle karşılaşma söz konusudur. Nesne olmasa da her daim görüntüsü kendini dayatır. Mesela deneyim yoktur ama bir şekilde deneyimin görüntüsüyle karşılaşılır. Bir tür “görüntü sahipliği” ortaya çıkmıştır. Bu durum ise günümüzün önemli problemlerinden birinin tüketimden çok “erişilebilirlik” olabileceğini düşündürür. Çünkü tüketimi işler kılan bir yerde bu erişilebilirlik hali olmaktadır. Fakat bir görüntü ile imgenin aynı şeyler olmadığının farkına varmak gerekir. Görüntü verilmiş olanın bir göstergesidir, imge ise verilmemiş olanın zihinde kurulmasına yöneliktir. İkisi arasındaki mesafenin kapanması görülen şey üzerine hayal kurma ihtiyacını ortadan kaldırabilmektedir. Yani zihin gidilmemiş bir yerin görüntüsüne ulaştığında o yere ilişkin bir kurgulamaya gerek duymayabilir. Ya da hiç tanınmayan birinin ekran üzerinden takip edilen hayatına yönelik sorular sormaz, boşlukları tamamlamaya ihtiyaç duymaz veya olası ihtimalleri düşünmez. Ve problem de burada kendini göstermeye başlar. Öyle ki görüntüler çoğalmıştır, daha çok şey görülmeye başlanmıştır ama hayal etmenin gerekliliği ve isteği günden güne azalmıştır. Çünkü hayal etmek için gerekli olan mesafe daralmış, boşluklar ortadan kalkmıştır. Oysaki bir şeyin nasıl olduğuna yönelik bilmeme hali, yani bilinmezlik o şeyin nasıllığının sorgulamasına gitmektir, o şeyi düşünmeye zorlanmaktır. Fakat görüntülerin çokluğunda ve erişilebilirliğinde zihnin bilinmeyenle ilişkisi kesilir. Bu durum günümüz dünyasının önemli değişimlerinden biridir. Bu eksik olanın ne olduğundan ziyade görüntünün ne verdiğinin merkezi olduğu bir değişimdir. Bilinmeyenin yerini görüntünün, mesafenin yerini erişimin aldığı bir dünyada arzu, eylemden önce verili bir görüntüyle karşılaşılmaktadır. Hatta neyin arzulanacağına bile bir noktada görüntüler müdahil olmaktadır. Neticede bilinmeyen olanın dahi görüntüsünün olduğu bugünün dünyasında mesafe bir ekranla yakınlaşabilmektedir.
Bugün bir insanı zihinde kurmaya, onu tasarlamaya ve düşlemeye gerek yoktur. Onun varlık kazanması düşlere ihtiyaç duymaz. Kimin düşlediği, kimin düşlendiği, neyin gerçek, neyin hayal olduğunun ayırt edilemediği de önemli değildir:[2] Düşleyenin düşünde, düşlenen uyandı.[3] Hayalin gerçekle olan ilişkisini, gerçekliğin oluşumundaki payını düşünme zorunluluğu yoktur, çünkü bugün “olmayan”ın imgesini kurmaya gerek kalmadan, onun görüntüsüne zaten ulaşılabilmektedir. Çünkü bugün, olmayanın görüntüsü hazır bir şekilde sunulmaktadır. Her şeyin bilindiği ve görüldüğü bir ekranın karşısında durulmaktadır. Bugünün dünyası görüntülenmiş bir gerçeklik dünyasıdır. Gelgelelim görmek gerçekliğin tamamlanması, eksikliğin bilinmesi, yaşanmayanın deneyimlenmesi değildir. Aksine tüm bunlardaki ihtimallerin, imkânların yok olmasıdır. Hayal kurmaya, arzulamaya yönelik mesafenin daralmasıdır.
İşte rüyaların kaybının başladığı yer de burasıdır. Çünkü mesafenin azaldığı gerçekliğin görüntülerle tamamlandığı yerde rüyanın gerçeklikle ilişkisi de değişmiştir. Bugün rüyalarda görülmemiş olanın hayali, yaşanmamış olanın tasarısı, henüz gerçekleşmemiş olanın mümkünlüğü neredeyse görülmemektedir. Ne gerçeklikte mümkün olmayan bir buluşma mümkün kılınır ne de gerçekliğin ötesinde bir bilinmeyene ulaşılır. “Anca rüyanda görürsün” demenin büyüsü bile bozulmuştur bugün. Mümkün olmayan bir şeyin görünür olabilmesi için rüyalara ihtiyaç yoktur, zira bütün mesele bir görüntüye ulaşabilmektedir. O yüzden rüyaların bilinmeyen bir dünya kurmak ve gerçekliğin sınırlarını aşmak yerine gündelik hayattan arta kalanların devamına dönüştüğünü düşünmek mümkündür. Görülen mekanlar, çevredeki insanlar, gündüz arzuları, ekrandaki yüzler hepsi birer görüntüden ibarettir. Bu durum ise rüyaya ilişkin sorulara “Günümüz dünyasında rüyalara yer kalmadı mı?” şeklinde bir yenisini eklemektedir. Ve elbette bu sorunun beraberinde getirdiği bir soru daha vardır:
Bir yerde rüya görmeyi bıraktık ve bunu fark eden olmadı mı?
[1] William Shakespeare, Hamlet, Çev. Sabahattin Eyüboğlu, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017, s. 72.
[2] Bkz. Jorge Luis Borges, “Döngüsel Yıkıntılar”, Ficciones/Hayaller ve Hikayeler, çev. Tomris Uyar, Fatih Özgüven, İstanbul: İletişim Yayınları, 2017, s. 79-85.
[3] Jorge Luis Borges, “Döngüsel Yıkıntılar”, s. 83.


Bir Cevap Bırakın